Kaydol
Sembole tıkla aradığın seni bulsun!
Ama öncesinde bize katılman gerekiyor.
HANIMELİ
Hanımeli şifalı bitkisi, sarmaşık ve çalı türlerinden bir bitkidir. 150’den fazla türü bulunmaktadır, bunların yarıdan fazlası Çin’de bir kısmı da Amerika’da ve ülkemizde de bulunurlar. Avrupa hanımelisi, Japon hanımelisi ve Beyaz hanımeli gibi türleri çok bilinenler arasındadır. Yaprakları karışıktır ve 10 santimetre civarında bir uzunluğa sahiptir. Genelde dökülen yaprakları vardır fakat bazı türlerinde kalıcı olabiliyorlar. Hanımeli bitkisinin çoğu türleri hoş ve güzel kokuludur. Yenebilen nektarlar üretebilirler, çan şeklinde çiçekleri vardır. Hanımeli bitkisi Faydaları • Nefes darlığını giderir • Bronşite iyi gelir • Öksürüğü keser • Böbrek şişliğini dindirir, nikris hastalığına iyi gelir. • Spazm önleyicidir. • Kuvvetli idrar söktürücüdür. Hanımeli Çayının Faydaları • Yaşlanmayı önler • Vücudu toksinlerden temizler • Kan damarlarının duvarları güçlendirir • Kalp-damar sistemin normal çalışmasına yardımcı olur • Damarları kötü kolesteroldan temizler • Ciltteki küçük kırışıklıkları açar • Vücuttaki metabolik süreçleri normalleştirir • Kan dolaşımını hızlandırır • Beyin damarlarının trombozu ve tıkanmasını önler • Kanı oksijenle zenginleştirir • Hafızayı kuvvetlendirir • Yağ birikintilerinden kurtarır • Metabolizmayı iyileştirir • Cildi nemlendirir • Yaşlılığa bağlı lekeleri yok eder Hanımeli çiçeği nasıl kullanılır? Hanımeli çiçeğinin yaprakları, kabukları ve çiçeği kullanılarak üç şekilde yapılır. Haşlaması, gargara yapılması ve çayı yapılması. Hanımeli çayı, nefes darlığı ve bronşite iyi gelecektir. Kısa yoldan iyileşmenizi sağlayacaktır. Kurutulmuş çiçekleri, kabuk ve yaprakları haşlanıp düzenli olarak içilirse mide hazımsızlığına, mide rahatsızlıklarına, böbrek şişmesine, öksürüğe iyi gelecektir. Hanımeli bitkisinin bazı türleri zehirli olduğundan bundan başka bilinen bir zararı yoktur. Doğal ve faydalı bir bitkidir. Hanımeli Çayı Nasıl Hazırlanır? Çayın tarifi oldukça basittir. Demlenmesi çok kolay olan hanımeli çiçeği çayı adeta bir şifa kaynağıdır. Bir tutam kurutulmuş hanımeli çiçeğinin üzerine 250 ml henüz kaynamış su koyun ve 20-25 dakika demlenmeye bırakın. Sonra süzün ve gün içinde 2 kısma bölüp yemekten yarım saat önce içilir. Hanımeli Çiçeği Çayının Zararları ve Yan Etkileri Bitkiye özel alerjisi olanlara, hamilelere e emziren annelere ve küçük çocuklara bu çay tavsiye edilmez. Hanımeli otunun zehirli türleri de vardır. Bu yüzden çay hazırlamak için malzemeyi aktarlardan almaya dikkat edin.
HAMAM OTU
İstenmeyen tüyler her bayanın başlıca derdidir. Özellikle yaz aylarının gelmesiyle birlikte denize, havuza, güneşlenmeye gitmek bayanlar için hep bir sorun teşkil eder. Kimi zaman tüyleriniz alınabilecek uzunlukta çıkmaz, fakat kısa bile olsalar gözle görüldükleri için onlardan kurtulmak istersiniz. Tüylerinizi alırken ağda, epilasyon aleti kullanıyorsanız, canınızın yanması da ayrı bir derttir. Jilet kullandığınız zaman ise tüyleriniz çok kısa sürede, kalın bir şekilde ve çoğalarak çıkar. Lazer epilasyona gitmek ise oldukça masraflıdır. İşte bu durumda tüylerden kurtulmak için doğal çareler aranır. Artık tüylerinizi azaltmak, onlardan kurtulmak, denize, havuza tüylerinizi düşünmeden gitmek hayal değildir. Hamam otu yağı kullanarak tüylerden kurtulmak mümkündür. Bu yağ sayesinde tüyleriniz zamanla azalacak ve istediğiniz kıyafeti istediğiniz zaman giyeceksiniz. HAMAM OTU YAĞI KULLANIMI Bu şifalı yağ çok eski zamanlardan beri istenmeyen tüylerden kurtulmak için kullanılan bir yöntemdir. Osmanlı döneminde de kullanıldığı için bu yağa günümüzde Hürrem Hamam Otu Yağı da denir. Hürrem hamam otu yağı eski dönemlerden beri tüylerden kurtulmaya yarayan bir bitki olduğu için, Osmanlı döneminde de kadınların tercih ettiği bir yöntemdi. Tunus, Cezayir, Fas gibi ülkelerdeki kadınlar da tüylerinden kurtulmak için bu etkili yağı tercih ederlerdi. Kullanımıyla tüyler zamanla zayıflamaya, kıl kökleri ise incelmeye başlar. Ayrıca hamam otu yağı bitkisel olduğu için cildinize zarar vermez, cildinizin pürüzsüz kalmasına yardımcı olur. Pratik ve kolay bir yöntem olan bu otun yağını kullanma yöntemiyle cildiniz de beslenir. Bu etkili yağın bir diğer faydası ise bitkisel olması sebebiyle cildinizi tahriş etmemesi ve neredeyse tüm cilt tiplerinde kullanılabilecek olmasıdır. Sizde artık istenmeyen tüylerden bıktıysanız, hem canınızın acımasını istemiyor, hem de tüylerden kesin bir şekilde kurtulmak istiyorsanız bu etkili yağı tercih edin. Kullanımı çok pratik ve kolaydır. Evinizde istediğiniz şekilde fazla vaktinizi almadan uygulayabileceğiniz bu yağı düzenli kullanmanız çok önemlidir. Ağda, epilasyon aleti gibi yöntemlerle tüylerinizi aldıktan sonra istediğiniz bölgeye masaj yaparak uygulayın. 5-7 dk. kadar bekledikten sonra uyguladığınız bölgeyi yıkayarak temizleyin. 5 gün arka arkaya hamam otu yağını aynı şekilde tüylerden kurtulmak istediğiniz bölgelerinize uygulayın. Aynı işleme tüylerinizi her alışınızdan sonra devam edin. Zamanla tüylerinizin inceldiğini ve azaldığını göreceksiniz. Bacaklara, koltuk altlarına, bikini bölgesi gibi bölgelere uygulanabilir. Günümüzde bu yağı satışa sunulmuş durumdadır. İstenildiği takdirde bu yağı sipariş ederek hazır şekilde kullanmak mümkündür. Fiyatlarının da ucuz olması sebebiyle çokça tercih edilen hazır yağ kutularına ulaşmak artık çok kolaydır. İstenmeyen tüylerden şikayet etmeyin, hamam otu yağı faydaları ile onlardan kurtulun ve daha sonra istediğiniz gibi giyinmenin, plaja, denize istediğiniz zaman gitmenin keyfini çıkarın..
Greyfurt
Greyfurt turunçgiller ailesinden bir meyvedir. Yüksek vitamin içeriği sayesinde hem güç verir, hemde hastalıklara karşı dayanıklılık sağlar. Hazımsızlığı gidererek kabızlığa iyi gelmesi, çeşitli kanser türlerine karşı koruma sağlaması ve bağışıklık sistemini güçlendirmesi greyfurtun faydaları arasındadır. İçeriğindeki C vitamini sayesinde soğuk algınlığı ve grip gibi hastalıklara karşı koruma sağlar. GREYFURTUN FAYDALARI NELERDİR? • İyi bir likopen ve potasyum kaynağıdır. • Kalsiyum bulundurması sebebiyle kemiklere, dişlere güç verir. • Ayrıca tırnaklar ve saçları da korur. Tırnakların kolay kırılmasını engeller. • Kolesterolü dengelemeye yardım eder. • Kan damarlarının esnekliğini arttırır. Kanı temizler. • Kalp sağlığını korur, kalbe dosttur. • Karaciğeri temizler ve idrar söktürür. • İştahsızlık için yemeklerden önce yenebilir. • Gut hastalığına şifa sağlar. • Romatizma gibi kemik hastalıklarına karşı faydalıdır. Egzama ve benzeri cilt hastalıklarına, yaralara da şifa verir. Mide rahatsızlıklarına iyi gelmesi de greyfurt faydaları arasındadır. Ayrıca cildinizi güzelleştirir ve pürüzsüzlük sağlar. Diyabet yani şeker hastalığına da iyi gelir. Vücutta açılan yaraların kolaylıkla iyileşmesine yardım eder. Sindirim sistemini rahatlatıcı özelliği de vardır. Yüksek oranda lif içermesi sebebiyle kabızlığı önler. Hazımsızlığı gidererek bağırsakların düzenli çalışmasına yardım eder. Bunun sonucunda kabızlığı giderici etkisi de vardır. Varislere iyi gelir. Yorgunluğu azaltır. Ayrıca greyfurtun suyunu sıkarak greyfurt suyu elde edebilirsiniz. Yapılan araştırmalara göre bu meyveyi tüketen kişilerde tüketmeyenlere oranla daha az astım hastalığı görülmüştür. Strese iyi gelerek depresyonu azaltır. Greyfurt suyu uykusuzluğa iyi gelerek, rahat bir uyku sağlar. Uykusuzluk için faydalıdır. Şayet tadını ekşi buluyorsanız, meyve suyu şeklinde tüketebilir yada yemeklerinize de ilave edebilirsiniz. Kabuklarından greyfurt marmelatı yada greyfurt reçeli yapıp tüketmeniz de daha kolaydır. KANSERE KARŞI GREYFURT! Kansere karşı da faydalı bir meyvedir. Kadınların başlıca hastalıklarından biri olan meme kanserine karşı da fayda sağladığı düşünülmektedir. Yapılan araştırmalara göre greyfurtun erkeklerin prostat kanserine yakalanma riskini % 82 oranında azalttığı ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda kolon kanserine yakalanma riskini de azaltır. GREYFURT İLE SİGARAYI BIRAKABİLİRSİNİZ! Greyfurt sigaraya karşı oldukça faydalı bir meyvedir. Sigara içen kişiler düzenli greyfurt tüketerek bu alışkanlığın vücuda yaptığı zararları bir parça da olsa azaltabilir. Bu şifalı meyve sigara içme isteğini azaltır. Bu sayede sigara içenlerin sigarayı bırakması daha kolay olacaktır. Ayrıca bu meyve sayesinde vücutta biriken nikotin kolay bir şekilde atılabilir. Sigaranın zararları yazımızı okumanızı tavsiye ederiz. GREYFURTUN ZARARLARI NELERDİR? KİMLER KULLANMAMALIDIR? Çeşitli hastalıklara karşı ilaç kullanan kişiler bu şifalı meyveyi dikkatli tüketmelidir. Çünkü meyvenin içindeki maddeler ilaç ile etkileşime geçip vücudunuza zarar verebilir. Eğer ilaç kullanıyorsanız bu meyveyi tüketmeden önce doktorunuza danışmanızda yarar vardır. Özellikle kolesterol, yüksek tansiyon, kalp ve antidepresan ilaçları kullanıyorsanız bu meyveyi yemeden önce doktorunuza danışmalısınız. Epilepsi yani sara hastalığı olan ve bu hastalıkla ilgili ilaç kullanan kişiler ile mide ilaçları ve iktidarsızlığa karşı ilaç kullanan kişiler doktorlarına danışmadan bu meyveyi tüketmemelidir.
GÖZÜK OTU
Diğer İsimleri : Gözotu, Euphrasia officinalis Botanik Bilgi : Sıracagiller familyasındandır. Meralarda ve çimenliklerde, ormanların seyrek yerlerinde ve fundalıklarda yetişir.5-20 cm. boylanabilirler. Çiçekleri alt ve üst yaprakları olmak üzere ikiye ayrılır.Yaprakları karşılıklı bir sonraki ile çapraz, yumurta şeklinde ve kenarları derin dişli ve de koyu yeşil renktedir. Yaz ortasından sonbaharın sonuna kadar çok sayıda açan mor ya da sarı lekeli beyaz küçük çiçekleri vardır. Bitki, döktüğü tohumlarıyla çoğalır. Toplama Şekli : Göz otu Haziran’dan Ekim sonuna kadar yerden 5cm yukarıdan kesilerek toplanır, demeti yapılır, güneşli ve havalı bir yerde kurutulur. Çayının Faydaları Gözlerdeki batma hissini ve ışığa karşı aşırı duyarlılığı yok eder. Gözlerdeki akut ve kronik yangıları, göz yorulması ve benzeri rahatsızlıkları iyileştirir. Saman nezlesi, soğuk algınlığı, öksürük ve boğaz ağrılarına iyi gelir. Sinüzite karşı etkili olur. Kullanım Şekli : 1 tatlı kaşığı kurumuş ot karışımı üzerine 1 bardak kaynar su dökülerek 5-10 dakika demlendirilip çay hazırlanır. Bu çay günde üç kez birer bardak alınır. Gözlere dıştan kompres uygulamanın faydaları Konjoktivitis (gözkapaklarının iç yüzeyi iltihabı) ve blefarit’te (gözkapaklarının kenar bölümleri iltihabı) iyileştirici etkisi vardır. Kullanım Şekli : 1 tatlı kaşığı kurumuş gözlükotu karışımı yarım litre suya konulup 10 dakika süreyle kaynatılarak ağır ağır soğutulur. Böylece hazırlanmış olan dekoksiyona pamuk batırılır, suyu hafifçe sıkılıp gözün üzerine konulur. Pamuk dekoksiyonla ıslatılarak 15 dak uygulanır. Günde aynı işlem bir kaç yapılmalıdır. Lapasının Faydaları Gözlükotu ciltteki yaraların iyileştirilmesinde de etkili olur. Kullanım Şekli : Bitkinin tazeyken ezmek suretiyle lapası çıkartılır yaraların üzerine konur.
Gelincik Çiçeği
Diğer İsimleri : Aşotu, Angülü, Gelingülü, Gelinotu, Papaver rhoeas, Papaveraceae Botanik Bilgi : Gelincikgiller familyasındandır. Mayıs-Ağustos ayları arasında, kırmızı renkli çiçekler açan, 20-30 cm boyunda bir veya bazen çok senelik otsu ve beyaz sütlü bir bitkidir. Bilinen Bileşimi : Potasyum nitrat, mecociannin, müsilaj, rhoeadin, narkotolin, protopin, kodein, berberin, haşhaş ve readin asidi, reagenin, az miktarda morfin, zamk, şeker. FAYDALARI 1) Balgam söktürücü: Gelincik çiçeği, ıhlamur ile beraber sütle kaynatılıp balla tatlandırılarak içilir. 2) Karın ağrısı: Gelincik çiçeği, selvi kozalağıyla beraber kaynatılıp balla tatlandırılarak içilmeye devam edilir. 3) Kan Tükürme: Gelincik çiçeği, at kuyruğu ile birlikte kaynatılıp içilmeye devam edilmelidir. 4) Burun Kanaması: Yaprağı dövülüp kanayan yere konulursa, kanamayı durdurur. 5) Bronşit, nezle, öksürük: Gelincik çiçekleri, kekik, çörek otu ve misvakla kaynatılıp balla tatlandırılarak içilmeye devam edilir. 6) Yanık: Gelincik otu çiçekleri, su ve zeytinyağında su uçana kadar kaynatılıp balla tatlandırılarak yanıklara sürülür. 7) Nefes darlığı, boğmaca: Gelincik çiçekleri, sinir otuyla beraber kaynatıp balla tatlandırılarak günde 1 su bardağı içilmeye devam edilir. 8) Başağrısı: Gelincik çiçeği sirkeyle kaynatılıp baş yıkanır veya başa sürülür. 9) Gözün beyazı: Gelincik çiçeği ve yaprağı kaynatılıp balla tatlandırılarak göz pansuman edilir. 10) Yara-bere: Gelincik yaprağı ve çiçeği lapa yapılıp yara ve bereye bağlanır. 11) Saç boyası: Gelincik ve cevizin yeşil kabuğu kaynatılıp suyu ile kına karılır, bu kına saçlara yakılırsa siyah kına olur. Saçlar siyaha boyanır. 12) Gece uykusu: Gece uyku uyumayan çocuklara gelincik çiçeği sütle kaynatılıp balla tatlandırılarak 1-2 fincan içirilir, öksürük, balgam, hırlama, başağrısı, karın ağrıları da gider. Kullanım Şekli : Kurumuş taçyapraklarından 1-2 tatlı kaşığı alınıp dört bardak kaynar su içinde 10-15 dakika demlendirilerek infüzyon hazırlanır. Bu infüzyondan günde üç kez birer bardak içilebilir.
Fındık
Ülkemizde Karadeniz bölgesindeki hemen hemen her ilde yetişebilen fındık, ülkemizden birçok ülkeye ihraç ediliyor. Latince adı corylus avellana bu şifalı bitki, keklere, pastalara ve tatlılara da ilave edilir. Harika tadıyla keklere ve pastalara enfes bir tat katar. Peki bu lezzetli meyvenin şifaları nelerdir? FINDIK FAYDALARI Yüksek oranda omega 3 yağ asidi içerir. Kan basıncını dengelemeye yardımcı olur. Kalp ile dost bir meyvedir. Kalp hastalıklarına yakalanma riskini azaltması da faydaları arasındadır. Kemik ve eklemlere fayda sağlar, eklem ağrılarını, romatizmayı azaltır. Yüksek miktarda lif içeriği vardır. Kan şekerini kontrol etmeye yardım eder. Yani diyabet diğer adıyla şeker hastalığına yakalanma riskini azaltır. Bağırsakları yumuşatarak kolay dışkılamayı sağlar. Hazımsızlığı önler, bağırsak hareketlerini düzenler. Kansere yakalanma riskini azaltır. Yemeklerde de ayçiçek yağı, zeytinyağı gibi yağlar yerine fındık yağı da kullanabilirsiniz. Cinsel gücü arttırmaya yardımcı olur. İktidarsızlık sorununa da çözüm sağlamaya yardım eder. Bunun için her gün bir avuç tüketilmelidir. Fındık doymamış yağ asitleri ve protein açısından zengindir. Potasyum içeriği yüksektir. İçerdiği potasyum sayesinde sinir sistemini korur. Hücrelerin yenilenmesine yardım eder. Yaşlanmaya ve cildin erken kırışmasına karşı da etki eder. Yaşlanmaktan korkuyorsanız yada erken yaşlanmak istemiyorsanız, bu şifalı meyveyi tüketmelisiniz. Bu sayede cildinizin erken yaşlarda kırışmasına mani olabilirsiniz. Artrit rahatsızlığına karşı da koruma sağlar. Katarakta karşı koruma sağlaması da fındık faydaları arasındadır. Enerji verir. FINDIK ZARARLARI NELERDİR? Fazla miktarda tüketirseniz kilo alabilirsiniz. Eğer zayıf kalmak, zayıflamak yada kilo almamak istiyorsanız çok fazla miktarda fındık tüketmemelisiniz.
Fesleğen
Fesleğen ile yapılan yemekler harika kokar, enfes güzel tat ve şifa verir. Fesleğenin güzel kokusunun yanında fesleğen faydaları ile de dikkatleri çeken bitkilerden biridir. Birçok ülke mutfağında özellikle sos olarak oldukça yüksek miktarda kullanılır. Fesleğenin faydaları arasında kalbi koruması, yaşlanmayı önlemesi, strese iyi gelmesi sayılabilir. FESLEĞENİN FAYDALARI NELERDİR? Özellikle makarnalarda sos olarak kullanılan fesleğen, çay ve yağ olarak da kullanılıyor. İşte fesleğenin faydalarından bazıları: Latince adı ocimum basilicum olan fesleğen öncelikle sindirim sistemini ve sinir sistemini olumlu etkiler; şişkinlik, mide krampı, kolikler ve sindirim problemleri kullanım alanıdır. Mide bulantısını yatıştırması da fesleğenin faydaları arasındadır. Bağırsak parazitlerini öldürebilir. DNA’nın yapısını ve hücreleri korur. Bağışıklık sistemine katkı sağlayan beyaz kan hücrelerinin yapısını korumaya yardım eder. Yaşlanma karşıtıdır, yaşlılığın etkilerini azaltır. Kalbi korur. Kalp ile dost bir bitkidir. Antibakteriyel özelliği vardır. Yatıştırıcı etkisi sayesinde, sinirlilik, depresyon, gerginlik, stres ve uykusuzluk durumlarında yardımcı olur. Strese iyi gelir. Reyhan adıyla da anılan fesleğenin faydaları arasında balgam söktürücü etkisi de vardır. Ağızda çıkan yaralar veya pamukçuk bu bitkinin ağız banyosu yoluyla tedavi edilebilir. Ayrıca migren, baş ağrıları, epilepsi ve boğmaca rahatsızlıklarına karşı da kullanılabilir. Arı, akrep sokması, böcek ve sinek ısırıkları durumlarında ağrıyı dindirmek için 1 tatlı kaşığı bitki, 2 bardak suyla 10 dk. kaynatılır. Soğuması beklenerek arı sokan yere sürülür. Bağırsak gazları, hazmı kolaylaştırıcı ve iştah açıcı etkileri için 20 gr. kuru fesleğen, 1 lt. suda kaynatılır ve günde 2 kez birer bardak içilir. Öksürük için de kullanılabilecek şifalı bitkilerden biridir. Öksürüğe karşı bu şifalı bitkinin tohumu 30 gr. olarak 1 lt. suda kaynatılıp günde 3 bardak içilir. MİGRENE İYİ GELMESİ FESLEĞENİN FAYDALARI ARASINDADIR! Migren tedavisi için 2 su bardağı kaynar su içerisine birer tatlı kaşığı hafif ezilmiş defne, melisa otu ve fesleğen koyularak 15 dakika demlenir. Ilık olarak yudumlayarak yavaş yavaş içilir. Şeker hastalığı olmayanlar bir kaşık bal ile tatlandırılabilir. Günde 2-3 bardak içilebilir. Düzenli olarak en az 1 ay devam edilmelidir. KANSERE KARŞI KORUMA SAĞLAR! Yapılan çalışmalara göre fesleğenin birçok kanser türünü önleyici etkisi olduğu belirtilmiştir. Yüksek antioksidan içeriği ile hücreleri hücre hasarına karşı korur. Bunun sonucunda cilt kanseri, meme kanseri, ağız kanseri gibi birçok kanser türüne karşı koruma sağladığı belirtilmiştir. FESLEĞENİN ZARARLARI NELERDİR? Fesleğenin faydaları kadar zararları da olabilir. Çok yüksek oranda ve çok sık kullanılması vücutta olumsuz etkiler yaratır, kanseri tetikleyebilir, bu yüzden fazla tüketilmemelidir. Ayrıca hamile ve emziren kadınların kullanması da sakıncalı olabilir. Kan şekerini düşürücü etkisi vardır. Olası bir ameliyattan 2 hafta önce kullanımı bırakılmalıdır. Çünkü kanamayı arttırıcı etkisi vardır. Tansiyonu düşük olan kişilerin kullanması sakıncalı olabilir. Çünkü fesleğenin de tansiyon düşürücü etkisi vardır. Bu nedenle bu kişilerin fesleğen kullanmaması tavsiye edilir.
Erik
Erik vitamin içeriği bakımından zengin olmasının yanı sıra birçok hastalığa karşı da koruma sağlar. Kolesterolü dengelemesi, kemik erimesine karşı koruması ve kalbi güçlendirmesi erik faydaları arasındadır. Mayhoş tadı nedeniyle bazı kişiler tarafından özellikle yeşil erik tercih edilirken, bazı kişiler tarafından daha tatlı olan kırmızı erik tercih edilir. ERİĞİN FAYDALARI NELERDİR? • C vitamini ve çeşitli antioksidan maddeler içerir. • Mayhoş tadıyla birçok kişinin severek tükettiği bu şifalı meyve, stresi ve vücut yorgunluğunu giderir. İçeriğindeki B6 vitamini sayesinde ruhsal duruma iyi gelir. • İyi bir lif kaynağıdır. Bu sayede sindirim sistemini rahatlatır. Kabızlık sorununa iyi gelerek hazmı kolaylaştırır. • Obeziteye karşı koruma sağlar. • İdrar yolu enfeksiyonuna iyi gelmesi, idrar söktürmeye fayda sağlaması da erik faydaları arasındadır. • Aynı zamanda böbrekler içinde çok yararlıdır. • Adet (regl) dönemlerinde düzensizlik yaşayan bayanların da tüketmesi gereken bir meyvedir. • Ayrıca menopoz dönemindeki bayanlar için de büyük fayda sağlar. • Karaciğer hastalıklarına da iyi gelir. Ateş düşürücü etkiye de sahiptir. Romatizma, eklem ağrıları gibi kemikleri ağrıyan kişilerin de tüketmesinde büyük fayda vardır. İçeriğindeki C vitamini sayesinde bağışıklık sistemini güçlendirir. Enfeksiyonlara karşı vücut direncini arttırır. Kalbi güçlendirir. Kalp sağlığını korur. Kolesterolü dengeler. C vitamini açısından zengin olması sebebiyle cilt yapısını korur. Güzel bir cilt sağlar. Kırışıklıkları azaltır. Hamilelik döneminde de belirli miktarda tüketilebilecek faydalı bir meyvedir. Kemiklerin ve dokuların gelişimini destekler. Bu dönemde kabızlığı önlemeye yardımcı olur. Kan şekerini dengelemesi sebebiyle şeker hastalıklarına karşı koruma sağlar. Boğaz ağrıları, öksürük gibi hastalıklara iyi gelmesi de erik faydaları arasındadır. ERİK ZARARLARI VEYA YAN ETKİLERİ NELERDİR? Tuz ile beraber yemeyi hemen hemen herkes çok sever. Fakat özellikle yüksek tansiyon hastalarının fazla tuz tüketmesi oldukça sakıncalıdır. Bu yüzden yüksek tansiyon hastalarının eriği tuzla birlikte tüketmemesi tavsiye edilir.
ENGİNAR
Enginar, Akdeniz bölgesinde bolca yetişen ve kış aylarında sık sık tüketilen, sağlık için faydaları olan bir sebzedir. Kemikleri güçlendirmesi, kolesterolü dengelemesi, beyne yararlı olması enginarın faydaları arasındadır. Tüyleri olan bitkinin, içteki etli kısmı ile yaprakları tüketilir. Kalorisinin düşük olması ve yüksek lif içeriği nedeniyle kilo vermeye yardım eden, diyet listelerinde yer alan bir bitkidir. ENGİNARIN FAYDALARI NELERDİR? A, B ve C vitaminleri içerir. Ayrıca potasyum, kalsiyum, fosfor, demir, iyot gibi çok çeşitli mineralleri de yapısında bulundurur. Kolesterolü düzenler. Karaciğere büyük faydası vardır. Bu şifalı bitkinin yaprakları kan şekerini düzenler, diyabet yani şeker hastaları mutlaka tüketmelidir. İdrar söktürücüdür. Düzenli tüketimiyle vücudunuzu toksinlerden arındırabilirsiniz. Stresi engellemesi de faydaları arasındadır. Bu şifalı bitki sayesinde parlak ve capcanlı saçlara kavuşabilirsiniz. Ayrıca tırnakların kırılmasını ve zarar görmesini de engeller. Ciltteki hücreleri yeniler. Mide ağrılarına fayda sağlar. İçerdiği vitaminler sayesinde kalbe iyi gelir. Kalp için şifa kaynağıdır. Sinir sisteminin düzenlenmesine de yardım eder. Böbrekler için şifa kaynağıdır. Özellikle prostat kanserine ve meme kanserine karşı koruma sağlaması da enginarın faydaları arasındadır. Beyni korur. ENGİNARIN ZARARLARI NELERDİR? İdrar söktürücü özelliği vardır. Bu nedenle idrar yolu enfeksiyonu olan kişiler ile ishal olan kişilerin bu dönemde tüketmesi önerilmez. Hamile ve emziren kadınlar tüketmeden önce mutlaka doktora başvurmalıdır. Fazla miktarda tüketilirse, şişkinlik, gaz ve ishal gibi durumlara sebep olabilir. Karaciğer ve safra kesesi rahatsızlıkları olan kişiler tüketmemelidir.
ELMA
Birçok meyve taze tüketimiyle, kuru tüketimiyle, çay yapımı, tatlı yapımı, kekler, turtalar gibi yiyecekler ile vücudumuza birçok fayda sağlar. Çeşitli şekillerde değerlendirildiği için de sıkılmadan, herkesin sevdiği farklı şekillerde hazırlanabilir. Elma da bu şifalı ve çok farklı şekillerde tüketilebilen yiyeceklerden biridir. Birçok bölgede yetiştirilmesi ve kolaylıkla elde edilmesi sebebiyle de çokça tercih edilir. ELMANIN FAYDALARI NELERDİR? Bu şifalı ve lezzetli bitki çok çeşitli türlere sahip olmakla birlikte asıl olarak yeşil ve kırmızı şeklinde çeşitlere ayrılır. Kırmızı olanlar yeşil olanlara oranla daha tatlıdır, yeşil olanlar ise daha mayhoş, ekşi bir tada sahiptir. Bazı türlerinin ise bir tarafı kırmızı, diğer tarafı ise yeşil olanlar, sarı meyve görünümüne sahiptir. Hele ki bazıları kütür kütür, sulu sulu olur ve yemeye doyamazsınız. İçeriğinde bulunan antioksidanlar ve fenolik bileşikler, akciğer, pankreas ve prostat kanseri riskini azaltır. Yapılan araştırmalara göre elma yemek pankreas kanserine yakalanma oranını %23’e kadar azaltmıştır. Bu şifalı meyvenin suyunu içerek alzheimer ve parkinson gibi hastalıklara karşı korunmanın yanında beyin fonksiyonlarınızı da geliştirebilir, unutkanlığı önleyebilirsiniz. İçerdiği bol vitamin ve madeni maddeleri ile büyüme çağındaki çocukların ve kansızlığı yani anemiyi gidermesi de elma faydaları arasındadır. Kemik ve dişlerin normal gelişmesine yardım eder, dişlerin temizlenmesine ve güzel görünmesine katkı sağlar. Bu şifalı meyveyi tüketmekle dişleriniz kolaylıkla temizlenecek. Ayrıca muz da dişlerin temizlenmesine katkı sağlar. Ayrıca elmayı ısırdıktan sonra çiğnemeye başladığınızda tükürük üretimini uyarır, ağızdaki bakteri seviyesini düşürerek diş çürümelerini de azaltır. Kırmızı olan meyvesi, birçok faydası bulunması yanında kabuklarında bulunan zengin lif maddesi nedeniyle bağırsak kanserini önleyici etkiye sahiptir. Ayrıca bağırsak parazitlerine iyi gelerek kabızlık sorununu da önler. Yemeklerin kolay sindirilmesine yardım eder. Safra asitlerini emerek karaciğere, oniki parmak bağırsağına birçok faydalı etki sağlaması da elma faydaları arasındadır. Vücudu toksin maddelerden arındırmasıyla özellikle karaciğeri temizlemiş olur. Adeta bir detoks ürünü gibidir. Safra kesesi taşlarının oluşmasını önleyici özelliği de vardır. Kanda bulunan kolesterol miktarını düzenleyerek kalp ve damar tıkanıklıklarını önler böylece kalp krizine yakalanma riskini azaltır. Göz ve kulak ağrılarına karşı da kullanılır. Gözlerde katarakt oluşumunu önler. Bağışıklık sistemini güçlendirir. ELMA İLE UYGULANABİLECEK KÜRLER Adale romatizması tedavisi için 4 bardak suya, kabukları soyulmamış 3 elma doğranır. 15 dakika kaynatıldıktan sonra süzülür. Yemeklerden sonra birer çay bardağı içilir. Vücutta bulunan toksin maddelerden kurtulmak ve kanın temizlenmesi için her sabah 1 elma aç karnına yenilmelidir. Yanık tedavisi için 1 tane çürük elma, ezildikten sonra üzerine 1 kahve kaşığı tuz ekilir karıştırılır ve yanık cilde konur.
EKŞİ YONCA
Eksi Yonca ormanlarin tabanlarini, açik yesil yapraklari ve incecik beyaz çiçekleri ile bir hali gibi kaplar. Yoncalari yenilebilen, çiçekleri ise çay harmani için kullanilabilen bir bitkidir. Eksi Yonca kurutulmaz, yalnizca tazeyken kullanilir. Faydaları: Vücudu rahatlatir, ferahlik verir ve atesi düsürmeye yardimci olur. Mide eksimesi sikayetlerini azaltir. Sindirim bozukluguna iyi gelir. Idrar söktürücüdür. Agiz, bogaz ve deri iltihaplarinda faydalidir. Bagirsak kurtlarini dökmeye yardimci olur. Egzama ve çibanlara karsi faydalidir.Mide yanmasina, hafif karaciger ve sindirim bozukluklarina iyi gelir.(soguk olarak, günde 2 bardak bitki çayi içilir). Sarilik, böbrek iltihabi, egzemalar ve bagirsak kurtlarinda sifa saglar. ( sicak olarak, günde 2 bardak bitki çayi içilir) Kullanilisi: Taze olarak kullanilir. Taze yapraklar demlenerek çayi hazirlanir ya da sikilarak bitkinin öz suyu çikarilir. Çay : Bir tatli kasigi ince kiyilmis yaprak yarim litre sicak suda haslanir ve demlenmesi için 5-6 dak. bekletilir. Mide kanseri, habis dahili ve harici çibanlara bitkinin özsuyu önerilir.( Her saat basi 3-5 damla, suyla veya bitki çayi ile inceltilerek içilir.) Habis harici çibanlara, bitki özsuyu dogrudan sürülür. Parkinson hastaliginda fayda saglar (özsu, saat basinda 3-5 damla, civanperçemi çayina karistirilarak alinir.) Özsu : Tamamen yikanip temizlenen yapraklar sikilarak suyu çikartilir. UYARI : Eksi Yonca kurutulmaz, yalnizca tazeyken kullanilir.
EKİNEZYA
Birçok kişinin bilmediği yada adını duyup çok fazla tüketme alışkanlığı olmayan bir sürü bitki vardır. Bu bitkiler faydaları, sağlık için şifaları oldukça fazla olan bitkiler arasındadır. Örneğin ekinezya, brokoli, kakule, enginar, yer elması birçok kişi tarafından isimleri duyulmuş fakat çok fazla tüketilmeyen bitkiler arasındadır. Bu şifalı bitkiler sağlık açısından birçok yarar sağlar, hastalıkları önler, hastalıklara karşı önleyici etki yapar. EKİNEZYA FAYDALARI Avrupa’da ve diğer birçok ülkede çok eski zamanlardan beri kullanılan bir bitkidir. Grip, nezle, soğuk algınlığı ve balgam gibi rahatsızlıklar için yüzyıllardan beri bitkisel ilaç olarak kullanılır. Bağışıklık sistemini güçlendirir, mikroplara karşı savunma mekanizmasına güç verir. Günün yorgunluğu, stres herkesin derdidir. Karşılaşılan birçok olay ve birçok kişinin ardından günün stresi ve günün yorgunluğunu atmayı herkes ister. İşte stresten kurtulmayı sağlaması ekinezya faydaları arasındadır. Bronşit, boğaz ağrısı, farenjit ve apse gibi hastalıklara karşı koruma sağlar. Bakteri, virüs ve mantarlara karşı doğal bir antibiyotiktir. Diş ağrısı ve diş eti iltihabına yarar sağlar. Yüksek ateş ve burun tıkanıklığı, burun akıntısına karşı da fayda sağlar. Sinüzit ve bademcik iltihabından mı yakınıyorsunuz? Sürekli burun akıntısı ve burun tıkanıklığı mı çekiyorsunuz? O halde adresiniz yine bu şifalı bitki olmalıdır. Kemoterapi ve radyasyon tedavisi gören hastalar için de büyük fayda sağlar. Deri yaralarınız mı var? Cilt hastalıkları ve sedef, egzama gibi deri hastalıklarına iyi gelmesi de ekinezya faydaları arasındadır. Kızıldereliler de çok eski yıllarda bu şifalı bitkiyi hastalıklara karşı kullanıyordu. Çıban, uçuk, aft ve apse gibi rahatsızlıklara karşı da şifalıdır. Doğal bir antibiyotiktir. Beyaz kan hücrelerinin üretimini uyarır. Ayak mantarına karşı da kullanılır. Ayrıca vajinal enfeksiyonlara neden olan mantarlara karşı da faydalıdır. Dekoratif bir bitki olarak da kullanılır. Frengi ve difteri gibi hastalıkların tedavisinde de kullanılır. Ekinezya sıtmaya karşı da faydalıdır. EKİNEZYA ZARARLARI NELERDİR? Hamile yani gebe kadınlar bu bitkiyi kullanmamalıdır. Sürekli kullandığınız bir ilaç varsa ekinezya bitkisini doktorunuza danışmadan kullanmayın. İlaçlar ile etkileşime geçip alerjik reaksiyona neden olabilir. Günde belli ölçüde kullanılmalıdır, 10 günden fazla süreyle üst üste kullanılmamalıdır. Oto immün hastalığı olanlar kullanmamalıdır. Bebekler ve çocuklara da verilmemelidir.
EĞRELTİ OTU
Diğer İsimleri: Nepkrodium filixmas, Dryopteris filis mas, Fougere male, Filicis rhizoma Botanik Bilgi : Eğreltiotugiller familyasından, boyu 120 cm'ye kadar olan bir bitkidir. Yaprağının altında küçük kahverengi tanecikli sporlarıyla çoğalır. Çok çeşidi vardır. Kumlu yerlerde yetişir. Kökü kalındır. Dışı siyah içi beyazdır. Zehirlidir. Tavsiye edilen miktarı aşmamak gerekir. Hekimlikte; erkek eğreltiotu hulusası (Extractunrt filicis, Extractum de fougere male) kullanılır. Eğrelti Otunun Faydaları Uzmanlara göre hamile olanların ve kansızlık sorunu yaşayan kişilerin sorunları ne olursa olsun eğrelti otunu tüketmemeleri – kullanmamaları gerekir.  Eğreltiotunun en yaygın olarak bilinen faydası; bağırsak solucanlarını ve tenyalarını düşürmeye yardımcı olmasıdır. Bilhassa kancalı kurtlara ve tenyalara karşı etkilidir.  Memeli basur ve varis sorunlarında oldukça etkili sonuçlar verdiği bilinmektedir.  Kalp çarpıntısı sorunu yaşayan kişilerde, bu sorunun giderilmesine yardımcı olur.  Boğaz ağrılarına iyi gelip balgam söktürücüdür.  Cilt kanserine karşı kullanımı vardır. Bunla ilgili özellikle cilt kanseri için eğrelti otunun özü tavsiye edilir. Eğrelti otunun hasadı; kökü sökülerek Eylül ve Ekim aylarında gerçekleştirilmektedir. Üzerindeki eski kabuk ve artıklarından arındırılarak temizlenmektedir. Bitkinin kök kısmı; kuru havalarda ve güneşli ortamlarda kurutulmaktadır. Şayet tentürü yapılacaksa taze olarak kullanılmaktadır. NOT: Hamile olan kişilerin ve kansızlık sorunu yaşayan kişilerin eğrelti otu bitkisini kullanmaları önerilmez.
EBEGÜMECİ
Nisan ve temmuz ayları arasında, çoğunlukla parlak sarı, nâdir olarak beyaz renkli çiçekler açan bir veya çok senelik otsu bitkilerdir. Çiçekleri tek başlarına 5 veya daha çok parçalıdır. Taç yaprakları genellikle parlak sarı renktedir. Yapraklar elsi dilimli veya tam kenarlı şekildedir. Ebegümeci bitkisi kolaylıkla yol kenarlarında, tarlalarda, göl, su kenarlarında ve ormanlarda yetişebilen bir bitkidir. Ebegümeci yemeği de afiyetle tüketilen bir yemektir. Bu şifalı sebzenin yemeği ilkbahar aylarında bolca tercih edilir. Her yerde kolaylıkla bulunması sebebiyle bu şifalı sebzeye manavlarda, pazarlarda ve market raflarında kolaylıkla ulaşılabilir. İçeriğinde müsilaj, malvin, malvidin adlı anthocyan madde içerir. Ayrıca tanen, glikoz, C vitamini, kalsiyum, fosfor, protein taşımaktadır EBEGÜMECİNİN FAYDALARI Ebegümeci faydaları bilinmekle birlikte, ciltteki çıban ve yaraların ağrılarını dindirmek için kullanılır. Göğsü yumuşatır, balgam söktürür, nefes darlığına iyi gelir ve öksürüğü keser. Bu yüzden bu soğuk kış aylarında bolca tüketilmelidir. Mide ve bağırsakların düzenli çalışmasını sağlaması da faydaları arasındadır. Kabızlık gibi bağırsak sorunlarını giderir. Bağırsakları rahatlatır, kolay bir sindirim sağlar. Sindirim sistemini rahatlatır. Mide bulantısı ve kusmaları önler ve gastrit, ülser, mide ağrılarını dindirir. Ateş düşürücü etkisi vardır, bu şekilde vücuda rahatlık verir. Boğaz ve bademcik iltihaplarını giderir. Nezle, grip, öksürük, bronşit, nefes darlığı tedavisinde kullanılır. Ayrıca akciğer kanseri tedavisinde kullanılan bu şifalı bitki cildi kırışıklıklara karşı da korur. Bu şifası büyük bitkinin gargarası ağız yaraları, bademcik iltihabı, boğaz ağrıları, faranjit gibi rahatsızlıklar için çok faydalıdır. Burun kanamasının durdurulmasında kullanılması da faydaları arasındadır. Burun tıkanıklığına da fayda sağlar. Tıkanmış burnu açar. Vücuttaki akne, leke, sivilce gibi rahatsızlıklar için de çok faydalıdır. Egzama gibi cilt hastalıklarının da geçmesine fayda sağlar. Göz altında oluşan şişlikleri geçirmeye yardım eder. Diş etlerine iyi gelir.Alerji, ciltte alerjiler sonucu görülen kaşıntılarda bu şifalı bitkinin çayı çok büyük fayda sağlar.Bronşit, faranjit, boğaz ve bademcik iltihabı, öksürük tedavisi için 40 gr. bitki 1 lt. suda kaynatılarak 10 dk. kadar demlenir. Günde 5 kahve fincanı içilir.Çıbanların olgunlaşması tedavisi, sivilceler, akne tedavilerinde lapası veya kompresi için çok faydalıdır.Deri yaralanmaları, deri döküntüleri, kaşıntılar, deri yanıkları, deri alerjileri tedavileri için banyoları rahatsızlık görünen bölgeye uygulanmalıdır. ZARARLARI VEYA YAN ETKİLERİ Kısırlık sorunu olan yani hamile kalmakta güçlük çeken bayanların ebegümeci bitkisinden uzak durmaları tavsiye edilir. Hamile kadınlar da bu bitkiyi tüketmemelidir. EBEGÜMECİ ÇAYI NASIL HAZIRLANIR? Ebegümecinin yaprakları ve çiçekleri toplanarak kurutulur. Kaynayan suyun içine kurutulmuş yaprak ve çiçeklerden atılır. 10 dakika kadar demlenir. Demlendikten sonra çayın içindeki bitki parçaları süzülür ve ılındıktan sonra çay içilebilir.
DOMATES
Günlük hayatta domates çorbası, salçası, domates sosu ve turşusu gibi birçok şekilde tüketimi mümkündür. Ticari anlamda bu kadar önemli olan domatesin sağlık açısından da yeri ve önemi büyüktür. Birçok faydası sayesinde hastalıkların önlenmesine yardım eder. DOMATESİN FAYDALARI • İyi bir C vitamini kaynağıdır. Bir adet domates tüketerek günlük C vitamini ihtiyacınızın %40’ını karşılayabilirsiniz. Aynı zamanda bol miktarda A vitamini, demir ve potasyum içerir. Potasyum sinir sistemini, demir ise kan sağlığını korur. • Sivilce, akne ve siyah noktalar için kullanılabilir. Sivilce, akne ve siyah noktalar için domatesi ortadan kesip yüzünüze sürebileceğiniz gibi rendeleyebilir yahut 1 kaşık dolusu domates püresi de kullanabilirsiniz. Ardından 10-15 dk. bekleyip yüzünüzü suyla yıkayın. • Ayaklardaki nasırlar için etkilidir. Nasırlar için 1 adet domates ortadan kesilir. Ayakta bulunan nasırın üzerine, bu şifalı bitkinin çekirdekli kısmı gelecek şekilde yerleştirilir. Sargı bezi ile sarılır ve sabaha kadar o şekilde bekletilir. Sabah, yumuşamış olan ölü deri, canlı dokuyu zedelemeden dikkatlice alınır. Böylece ayaktaki nasırlı kısım temizlenmiş olur. Kansere karşı koruma sağlar. İçinde bulunan likopen maddesi kansere karşı savaşmada etkilidir. Özellikle prostat kanseri başta olmak üzere yutak, yemek borusu kanseri ve mide kanseri gibi kanser türlerine karşı da koruma sağlar. Aynı zamanda içeriğindeki A vitamini sayesinde sigaranın etkileri ile oluşan akciğer kanserine karşı da koruyucudur. Genç görünmesi sağlar. İçinde bulunan karoten maddesi yaşlanmayı geciktirici bir etkiye sahiptir. Bu sebzeyi yiyen kişilerde yaşlanmanın geciktiği görülmüştür. Yaşlandırmayı geciktirmesi de faydaları arasındadır. İdrar yolu enfeksiyonlarını önler. İçeriğinde yüksek oranda su bulundurması sebebiyle sık sık idrara çıkmayı sağlar. Bu şekilde toksin maddelerin, tuzun, fazla suyun vücuttan atılmasını sağlar. İdrar yolu enfeksiyonlarına iyi gelmesinin yanı sıra mesane kanserine yakalanma riskini de azaltır. Zararlı güneş ışınlarına karşı korur. Güneşin zararlı UV (ultraviyole) ışınlarına karşı koruma sağlar. Yaz aylarında yendiği zaman zararlı ışınlara karşı çok faydalıdır. Güneş ışınlarına alerjisi olan, güneş ışınlarından çabuk etkilenen insanların yaz aylarında tüketmesinde yarar vardır. DOMATESİN ZARARLARI NELERDİR? Böbrek rahatsızlığı olan kişilerin çok fazla tüketmesi tavsiye edilmez. Kum düşürenlerin de tüketmesi tavsiye edilmez. Aşırı tüketilmesi böbreklerde rahatsızlığa yol açabilir. Fazla miktarda domates tüketilirse baş ağrısı, mide bulantısı gibi yan etkileri görülebilir.
DİKENLİ İNCİR
O Adana’nın ‘Cennet meyvesi’, Ege ve Akdeniz bölgelerinin ise Mısır inciri.. Dikenli incir halk arasında birçok isimle anılmasının yanı sıra vücuda sağladığı faydalarıyla da dikkat çekiyor. Hint inciri, Frenk inciri, Mısır inciri, Babutsa, Kilis inciri, Pabuç inciri, Kaynanadili, Kürek Yemişi gibi yöresel isimlerle de anılan dikenli incirin tam bir şifa kaynağı olması sebebiyle bu yazımızda biz de sizlere dikenli incirden bahsetmek istedik. DİKENLİ İNCİR FAYDALARI Yetiştiği bölgelerdeki yöre halkları tarafından bolca tüketilmesinin yanında Dikenli incir (Frenk inciri) aynı zamanda iyi bir geçim kaynağıdır. Yetiştiği bölgelerdeki kişiler hint inciri toplayarak yaz mevsiminde yol kenarlarında, sahil şeritlerinde satmak suretiyle geçimlerini sağlarlar. Ayrıca bu şifalı meyve insanlara sadece geçim olanağı sağlamaz aynı zamanda tüketildiğinde vücuda büyük fayda da sağlar. İçerdiği vitaminler sayesinde iyi bir şifa kaynağı olan dikenli incir, öncelikle sindirim sistemimizi düzenler, bağırsaklarımıza iyi gelerek kabızlığı giderir. Stres, yorgunluk, bitkinlik hepimizin şikayet ettiği şeylerdir.. Dikenli incir sayesinde yorgunluğumuzu üstümüzden atarak zinde bir vücuda kavuşabiliriz. Özellikle yaz aylarının çok sıcak olması sebebiyle bitkinlik, yorgunluk hepimizin sorunudur. Dikenli incir tüketerek kendimizi çok daha zinde hissedebiliriz. Şeker hastalığının çaresi de dikenli incir.. Şeker hastalığından şikayet eden kişiler de Hint inciri tüketerek şifa bulabilirler. Kolesterolü de düşürmeye yarayan Dikenli incir, aynı zamanda cildimiz için de çok etkili bir bitkidir. Cildiniz tazelenmiş, kırışıklıklarının azalmış ve güzel görünmesini kim istemez ki? Hint inciri faydaları sayesinde kırışıklıklarımız azalabilir, cildimize taze bir görünüm kazandırabiliriz. Dikenli incirle hazırlanan kozmetik ürünleri sayesinde güzelliğimizin tadını çıkarabiliriz. Cilt bakımı yanında saç bakımı da sağlayan dikenli incir (hint inciri), tam bir güzellik kaynağıdır. Zayıflamak isteyen, kilolarıyla başı dertte olan kişilerin tercihi.. Dikenli incir (Frenk inciri) sayesinde fazla kilolarınızdan kurtulup sizde rahat bir nefes alabilirsiniz…
DERE OTU
Salatalarda farklı bir tat elde etmeyi herkes ister. İşte dereotu tam da farklı bir tat ve koku elde edebileceğimiz bir sebzedir. Salatalarınıza ayrı bir renk ve koku kattığı gibi özel günlerde misafirleriniz geleceği zaman yapacağınız salatalara da ilave edebilirsiniz. Taze olarak salatalarda tüketmenin yanı sıra dereotu yemeklere de eklenir ve pişirilebilir. Tüm bu farklı tadı, hoş kokusu dışında şifasıyla da sağlığınıza sağlık katacak bir bitkidir. Birçok hastalığın tedavisinde kullanılır. Taze ve kurutulmuş şekilde tüketebilirsiniz. Aromatik bir bitkidir. Birçok ülkede faydaları bilinmekte, ayrıca yemeklere tat katması sebebiyle de sıkça tercih edilmektedir. Peki faydaları vardır diye belirttiğimiz dereotu yararları nelerdir? DEREOTUNUN FAYDALARI NELERDİR? Öncelikle ağız kokusundan sıkıntı çekenler, nefesi kokanlar bu bitkiyi rahatlıkla kullanabilir ve bu dertlerinden kurtulabilirler. Ağız kokusu hiç kimsenin istemediği bir durumdur. Kişinin kendisini rahatsız etmekle birlikte çevresindeki insanlara da rahatsızlık verir. İşte nefes kokusunu geçirmesi dereotunun faydaları arasındadır. Yaraları temizleyerek iyileşmesini sağlar. Sindirim sistemini rahatlatır. Kolay bir sindirim sağlar. Buhar banyosu ile rahim ağrılarına çare bulunabilir. Ayrıca sarımsak ile birlikte kullanıldığında anti bakteriyel bir özelliğe sahiptir. Uykusuzluk problemi mi yaşıyorsunuz? Geceleri herkes uyurken siz uykunuz gelsin diye mi bekliyorsunuz? O halde koyunları saymak yerine bu şifalı sebzeyi tüketmeye çalışın. Uykusuzluk sorununu gidermesi dereotu yararları arasındadır. Hıçkırık için de etkilidir. Özellikle kadınlardaki adet döngüsünün sona ermesi sonucu menopoz döneminde büyük fayda sağlar. Çünkü bu şifalı sebze menopoz dönemi ve sonrasında kadınlarda sıkça görülen kemik erimesi rahatsızlığına etki eder. Emziren veya yeni doğum yapmış anneler de bu şifalı sebzeyi bolca tüketmelidir. Süt salgılanmasını arttırır ve yeni doğum yapmış annelerin bu konuda sıkıntı çekmesini engeller. Süt salgısını arttırması da dereotu faydaları arasındadır. Böbrek taşını düşürmeye yardımcı olur. Yumurtalıklardaki ağrıları hafifletir. Mide krampları, şiddetli mide ağrılarını geçirir. Diş ağrısına faydalıdır. Gaz giderici etkisi de vardır. Kozmetik sanayinde de kullanılır. Özellikle losyon yapımında tercih edilir. Elde edilen losyon kızarıklık ve göz iltihapları için kullanılabilir. Baş ağrısını rahatlatır. Kan basıncını azaltır. DEREOTU ZARARLARI Faydaları bu kadar bol olan dereotunun zararları da bulunmaktadır. Emziren ve doğum yapmış anneler kullanmalı fakat hamile anneler kullanmamalıdır. Ayrıca içerdiği bir madde nedeniyle nadiren bazı insanlarda alerjiye sebep olabilir.
DEFNE YAPRAĞI
Defne yaprağı hoş koku ve aroması ile birçok kişinin severek kullandığı bir bitkidir. Özellikle yemeklere harika bir tat ve aroma kazandırır. Et yemeklerinde, balık yemeklerinde birçok kişi tarafından tercih edilir. Ünlü lokantalar bu şifalı ve leziz bitkinin yaprağını bolca kullanırlar. DEFNE YAPRAĞININ FAYDALARI NELERDİR? Mutfakların vazgeçilmezi olan özellikle Akdeniz mutfaklarında sık sık kullanılan, yemeklere enfes bir tat katan defne yaprağı, son zamanlarda faydaları ile de adından söz ettiriyor. Yurt dışındaki ülkelerde de özellikle ünlü restoranların vazgeçilmez bitkilerinden biridir. İşte bu şifalı yaprağın faydalarından bazıları: Soğuk algınlığı, grip gibi kış hastalıklarının önlenmesine yardım eder. Balgam sökücü özelliği vardır. İdrar söktürücüdür. Astım gibi solunum hastalıklarına fayda sağlar. Yapılan bir araştırmaya göre, bu yaprağın yaraları kısa sürede iyileştirdiği, açık yaraların çabuk kapanmasını sağladığı sonucuna varıldı. Kolesterolü düşürür. Cildi gençleştirir. Genç bir görünüme sahip olmayı sağlar. Kırışıklıkları önler. Cildinizin genç kalmasını istiyorsanız yemeklerinizde bir parça defne yaprağı kullanmayı unutmayın. Kuru ciltler için de oldukça faydalıdır. Aknelere iyi gelir, geçmelerini sağlar. Artrit gibi kemik hastalıklarının iyileşmesine yardım eder. Mikroplara karşı savaşır. Bakteriyel enfeksiyonları engeller. Kulak ağrılarına iyi gelir. Egzama ve sedef hastalığı gibi el ve vücutta çıkan yaralar için de oldukça faydalı bir bitkidir. Romatizmaya iyi gelir. Mantari veya viral enfeksiyonlara fayda sağlar. Alzheimer hastalığı için de yararlıdır. Yapılan araştırmalar sonucunda parkinson rahatsızlığına da iyi geldiği ortaya çıkmıştır. Görme bozukluklarına iyi gelir. Sakinleştirici özelliği vardır. Ülser gibi mide hastalıklarına oldukça büyük fayda sağlar. Mideyi güçlendirir. Kalp damar sağlığını korur. Lösemi yani kan kanseri ve cilt kanseri gibi kanser türlerine fayda sağlar. Bel ağrılarını giderir. Migren ve baş ağrılarına da fayda sağlar. Kan şekerini düşürmeye yardım eder. Yüksek kan şekeri olup düşüremeyen kişiler defne yaprağı kullanabilir. Sindirim sistemini rahatlatır, gaz giderici özelliği vardır. Ateş düşürücüdür. Vücuttaki mikrop, bakteri ve mantarların üremesini, çoğalmasını engeller. Antibiyotik özelliği vardır. Terlemeyi sağlar. Bu şekilde ter yolu ile vücuttan mikroplar atılabilir. Bu da vücudu rahatlatır, terleme ile tuz ve su yolu ile vücuttaki mikroplardan kurtulmak mümkündür. Ayrıca terleme ile vücut ısısı da düşer. Vücuttaki hormonların ve enzimlerin salgılanmasını, aktivitesini düzenler. Diş ağrısına iyi gelir. Saçların sağlıklı bir şekilde uzamasını sağlar. Saçlarınızın uzamamasından yakınıyorsanız bu yaprağı kullanabilirsiniz. Saç dökülmesini önler. Regl dönemi düzensiz olan yada zamanı geldiğinde adet kanaması olmayan kadınlar da bu bitkiyi tüketmelidir. Adet kanamasını düzenler ve zamanında gelmesini sağlar. Zayıflamaya yardım eder. DEFNE YAPRAĞI ZARARLARI VE YAN ETİKLERİ NELERDİR? Yararları olduğu gibi bu bitkinin de yan etkileri veya bazı zararları bulunabilir. Hamile ve emziren bayanların kullanmaması gereken bir bitkidir. Merkezi sinir sistemine zarar verebilir. Şiddetli bir şekilde koklandığı zaman solunum sistemine zarar verebilir. Fazla kullanım alerjik reaksiyonlara sebep olabilir. Alerjisi olanlar kullanmamalıdır.
DALAK OTU
Diğer İsimleri : Mayasıl Otu, Bozca Otu, Kurtluca, Duvarsedefi, Dichapetalum Botanik Bilgi : Eğreltiotugillerdendir. Haziran-eylül aylari arasinda pembe veya beyazimsi renkli çiçekler açan, 10-30 cm boyunda, çok senelik, otsu bir bitki. Orman altlari ile kurak çayirlarda rastlanir. Gövdeleri yatik, gövdeden çikan dallar ise dik, alt kisimlari yuvarlak üst kisimlari ise dört köseli ve tüylüdür. Çiçekler yapraklarin tabaninda gruplar teskil ederler. Pembemsi renkteki çiçekler tüp seklindedir. Özellikleri : Kurak çayırlar ve sıcak yörelerde yetişen 10-30 cm boyunda şifalı bitkidir. Dalak otunun pembe beyaz çiçekleri, Haziran ile Eylül arasında açar ve güzel kokuya sahiptir. Bitkinin tadı acı olup, yaprağı kadifeye benzer yapıdadır. Dalak otu bitkisinin toprak üstü kısımları ve çiçekleri alternatif tıp ve hekimlikte kullanılır. Bilenen Birleşimi : Bitki uçucu yag, aci maddeler, tanen, glikozit ve saponinler tasir. Dalak otu neye iyi gelir, hangi hastalıkların tedavisinde kullanılır? Böbrek ve mesanede bulunan taşları eritmede faydalıdır. Dalak tıkanıklığı hastalığına iyi gelir. Vücuttaki şişliklere yararlıdır. DALAK OTUNUN FAYDALARI NELERDİR? Dalak otu vücudun kuvvetlenmesini sağlar, İştah açıcı özelliktedir, Hazmı kolaylaştırmaktadır, Ateş düşürücü özelliği vardır Nefes yollarının açılmasını sağlar, Öksürüğe karşı faydalıdır, Yaraların iyileşmesinde etkilidir, Mide hastalıklarına iyi gelmektedir, Karaciğer hastalıklarında kullanılmaktadır, İshali keser, Dizanteriyi gidermeye yardımcıdır, Gut ve romatizmal hastalıklarda fayda sağlar, İdrar söktürücüdür, Mesanedeki taşları düşürür, Adet kanamalarının azalmasına yardımcıdır. Dalak otunun faydaları içinde doğum sancılarına iyi geldiğini de belirtmek gerekir. Ayrıca güneş çarpması, diyabet, karın ağrısı ve soğuk algınlığı gibi problemlerde de etkilidir. Dalak otu hemoroid tedavisinde de faydalıdır. Dalak otu çayı içenlerde hemoroid’in etkilerinin azaldığı görülmüştür. En önemli faydalarından biri de madde bağımlısı olan kişilerin bu bağımlılıklarından kurtulmalarında da fayda sağlamasıdır. Madde bağımlısı olanların günde bir fincan dalak otu çayı içmeleri bu kötü alışnalıklarından kurtulmalarına yardımcı olmaktadır. DALAK OTU NASIL KULLANILIR? Dalak otu, çiçekleri ve dalları kurutularak sıcak suda demlenerek çay şeklinde tüketilmektedir. Çiçekli bir bitki olan dalak otu, çiçekleri açtığı dönemde toplanır, demet yapılarak havadar bir alanda kurutulur. Özellikle iştah açıcı, ateş düşürücü, yaraların iyileştirilmesi ve uyarıcı olarak kullanılmaktadır.
ÇUHA ÇİÇEĞİ
Bağışıklık sistemini güçlendiren ve metabolizmayı hızlandıran çuha çiçeği; vücuttaki bulunan fazla toksinlerin dışarı atılmasın da da etkilidir. Çuha çiçeğinin faydaları bunlarla sınırlı olmayıp aşağıdaki gibi sıralanabilir. Çuha Çiçeğinin Faydaları Nelerdir ? • Bağışıklık Sistemine Faydası : Çuha çiçeği içermiş olduğu mineral ve vitaminler sayesinde vücudun bağışıklığını her daim dengede tutmasına yardımcı olmaktadır. • Adet Düzensizliklerine Faydası : Çuha çiçeği bayanların özel günlerinde yaşamış olduğu baş, karın ve mide ağrılarını en aza indirerek, adet düzensizliği sorunlarını da ortadan kaldırmaktadır. • Menopoza Karşı Faydası : Menopoz semptomlarını azaltıcı etkisi olan çuha çiçeği düzenli kullanıldığı takdirde hanımların bu dönemlerini rahat geçirmesine yardımcı olmaktadır. • Cilt Hastalıklarına Karşı Faydası : Egzama ve sedef gibi cildi oldukça sıkıntıya sokmakta olan hastalıklar,düzenli çuha çiçeği kullanımı sayesinde derman bulabilir. • Aknelere Faydası : Özellikle de ergenlik sivilceleri için çinko ile alındığı takdirde % 100 faydalı etkiler göstermektedir. • Tırnak Sağlığına Faydası : Çuha çiçeğinin içerisindeki mineraller tırnak hastalıklarının giderilmesine yardımcı olmaktadır. • Şeker Hastalığına Faydası: Düzenli kullanıldığı takdirde çuha çiçeği diyabetin önüne geçebilmektedir. • MS Hastalığına Faydası: Özellikle de tıp dilinde tanımı ve tedavisi oldukça zor bir hastalık türü olarak bilinen MS hastalığında çuha çiçeğinin rolü oldukça önemlidir. Nitekim, vücudun kas oranını dengede tutulmasını sağlayan çuha çiçeği sayesinde pek çok MS hastası rahata kavuşmuştur. Çuha Çiçeğinin Diğer Faydaları 1. İdrar ve balgam söktürmeye oldukça iyi gelir. 2. Vücuda rahatlık vermektedir. 3. Sinirleri yatıştırmaktadır. 4. Rahat uyku sağlamaktadır. 5. Yarım baş ağrılarına birebir iyi gelmektedir. 6. Kireçlenme sonucunda oluşan eklem ağrılarının azalmasını sağlar. 7. Yorgunluğu gidererek kişiyi daha iyi hissettirir. 8. İştahsız kişiler çuha çayı tükettiğinde iştahları açılır. Çuha Çiçeği Nasıl Kullanılır? 1. Çuha çiçeği kökleri ve yaprakları kurutulduktan sonra suda kaynatılıp bitki çayı gibi tüketilebilir. 2. Yapraklarını haşlayıp salatalarda da gönül rahatlığıyla kullanabiliriz. Yaprakları kurutularak elde edilen bu haşlamanın sinirleri rahatlatıcı bir etkisi vardır ve böylece kişi rahatça bir uyku çekebilmektedir. 3. Ayrıca Çuha çiçeğinin köklerini haşlayarak tüketebilirsiniz. Haşlanarak tüketilen kökler böbrek taşlarının düşmesini ve idrarın sökülmesini sağlar. Çuha Çiçeğinin Zararları Faydalarının yanında, nadiren de olsa Çuha Çiçeğinin zararları da bulunmaktadır. • Çuha çiçeğinin hormon tedavisi esnasında kullanılması tavsiye edilmez. • Hamile bayanlarında doğuma kadar çuha çiçeğinden uzak durmaları yararlı olacaktır.
ÇÖVEN OTU
Karanfilgiller familyasında olan bu bitki ve bu bitkiye yakın türler İngilizcede ‘ Baby’s Breath ‘ olarak bilinir. Karanfilgiller ailesine mensup olan çöven otu‘nun kök ve dalları köpürdüğü için sabun otu, sabun çiçeği ve köpürgen gibi isimler verilmiştir. Ayrıca helva yapımında kullanıldığı için helvacı kökü olarak da bilinir. Çöğen olarak da bilinir. Gerçekten de bu bitkinin temizleyici özellikleri şaşkınlık vericidir. Kendisi doğal köpürme özelliği olan bitkisel sabun’dur. Esasen; bu otun köpürme özelliği içerisinde bulunan ‘ saponin ‘ adlı bir bitkiden kaynaklanmaktadır. Saponin maddesi bazı bitkilerde ve daha çok oranda sabun otunda ( çöğen otu – Saponaria) yüksek miktarda bulunur ve suda köpürme özelliği taşıyan yüksek molekül ağırlığına glikozittir. Çöven Otu Faydaları Nelerdir? Çöven otunun faydaları hakkında yazılanların pek çoğu geleneksel kaynaklı olup, bu sebeple pek çok kaynakta, tüketim şekli belirtilmemiştir. Bu sebeple kesin bir şey söylemek zordur ancak çöven otu çayı ile hazırlanan bitkisel çay’ın faydalı olabileceği sorunları belirttik Ateş düşürücü olup; ter, idrar ve balgam ve adet sökücüdür. Uyuz , egzama gibi cilt sorunları için kullanıldığı bilinmekle birlikte, rahatlatıcı, bronş açıcı bir bitki olarak kullanılmaktadır. Bunun yanı sıra www.dailymail.co.uk adlı sitede yer alan bir habere göre ise İngiliz Bilim adamlarının yaptığı araştırmada; çöven otu ile lösemi için bilinen ilaçlardan çok etkili bir ilaç yapılabileceği yönünde bilgi vardır. Çöven otu, belli oranda toksin içermektedir. Bu sebeple çay tüketiminde dikkat etmek gerekir. Doktor tavsiyesi ile kullanılmalıdır. Geleneksel kullanımda; 2 gram çöven otu çeyrek litre su ile bildiğimiz çay demleme usulü ile demlenir. Demleme süresi 5-10 dakika arasındadır. Bu çay günde iki defa sabah ve akşamları yarım fincan doktor önerisi ile içilebilir.
ÇÖREK OTU
Çörek otu modern tıbbın oldukça ilgisini çeken az sayıda bitkiden biridir. Hastalıklara etkisi üzerine yüzlerce deney yapılmıştır ve onlarcası da halen devam etmektedir. ÇÖREK OTUNUN FAYDALARI Çörek otu, oksidan ajanları temizleyen antioksidan sistemi harekete geçirme özelliğine de sahiptir. İnflamatuar (iltihabi) süreçlerin mediatörü (arabulucu) olan prostaglandinleri ve lökotrienleri baskılayarak antienflamatuar (iltihap önleyici) özellik göstermektedir. Bitkinin immunomodülatör (bağışıklık sistemini düzenleyici) özellikleri, T hücrelerini ve doğal katil hücrelerini artırarak immun cevaba (savunma sistemine) katkıda bulunma şeklindedir. Çeşitli kanser ve mikroorganizmalara karşı anti–kanser ve anti–mikrobiyal özellikler göstermektedir. Toksik ajanlara maruz kalmış kolon dokusunda DNA hasarını azaltmakta, karsinogfenezin yani sağlıklı hücrelerin kanser hücrelerine dönüşmeye başlamasını önlemektedir. Çörek otu diabetes mellitus (DM) da da (Şeker Hastalığı) önemli tedavi edici etkilere sahiptir. Glukoz tarafından indüklenen insülin salgısını artırmanın yanında, intestinal mukozadan glukoz emilimini azaltma yönünde etkisi de bulunmaktadır. Çörek Otunun İyileştirici Etkisine İlişkin Bazı Bilgiler Günümüzde modern tıbbın olanakları ne kadar genişlemiş olursa olsun geleneksel uygulamalar varlığını sürdürmektedir. Bir folklorik tıp uygulama bitkisi olarak çörek otunun insanda gözlemlenen bazı etkileri şöyledir: • Antikanserojen (Kanseri engelleyen, durduran, gerileten) • İmmunomodulator (Bağışıklık sistemini düzenleyici) • Antidiyabetik (Diyabeti tedavi edici) • Antihipertansif (Yüksek tansiyonu tedavi eden) • Antiallerjik (Alerjiyi önleyen) • Antiastmatik (Astıma karşı) • Antidiaretik (İshal kesici/önleyici) • Antienflamatuvar (İltihap önleyici) • Mide hastalıklarında tedavi edici • AİDS’i önleyici (HIV enfeksiyonunu kontrol altına alır) • Böbrek hastalıklarını tedavi edici • Kalp ve damarları koruyucu • Kolesterol düşürücü • Antiromatizmal (Romatizma tedavi edici/önleyici) • Antikoagülan (Kanın pıhtılaşmasını önleyici) • Antimikrobiyal (Mikrop aktivitelerini engelleyen) • Antimikotik (Mantar gelişmesini önleyen) • Antioksidan • Nöroprotektif (sinir sistemini koruyucu) Çörek Otu Nasıl Kullanılır Çörek otu tohumunu kahvaltı ve yemeklerden en az yarım saat önce bir şeker kaşığı çiğneyerek bir bardak su ile yutmalısınız. Tadı güzel olmadığından bu zor gelebilir o nedenle Ballı Çörek Otu Macunu tavsiye ederiz. Çörek Otu yağı kullanımı aynı şekilde kahvaltı ve yemeklerden en az yarım saat önce bir çay kaşığı kadarını bir bardak su ile yutmalısınız. ZARARLARI VEYA YAN ETKİLERİ Herhangi bir yan etkisi yoktur, fakat günde 1 çay kaşığından fazlası zarar sağlayabilir. Alerjisi olan kişilerin kullanmaması tavsiye edilir. Ayrıca hamilelik döneminde de çörek otu fazla miktarda tüketilmesi önerilmez fakat emzirme süresince tüketilmesi faydalıdır.
ÇÖRDÜK OTU
Çördükotu (Hyssopus officinalis); Anayurdu Avrupa’nın güneyi ile Akdeniz havzasından Orta Asya’ya uzanan geniş alanlardır. Yarı çalımsı ve kuvvetli kazık kökü bulunan çördük otu özellikle temelde çok dallanır ve100 cm kadar yüksekliğe varabilir. Saplar üzerinde yaprakları dökülmüş mat kahverengi kabuk bulunur. Esas yapraklar lanzet şeklinde,3.5 cm kadar uzunlukta,1 cm kadar genişliktedir. Ucu yuvarlak veya kısa sivridir. Kenarları tandır, az veya çok bükülmüştür, sağlam orta yeşillikte, tamamen parlak yaprakların her iki yüzünde yapraklar tipik kserofit formdadır. Yapraklar genellikle karşılıklı ve sapa oturmuş durumdadır. Ancak bazen sapları da bulunabilir. Çiçek, çalımsı bitkide seyrek başak şeklinde ve25 cm kadar uzunluktadır. Çiçekler başak üzerinde kümeler halindedir. 5 çanak yaprak boru şeklinde olup, sivri 5 uçla nihayetlenir. Aynı şekilde beş parçalı taç yaprağı ve bu taç yapraklar içinde 4 adet stameni bulunmaktadır. Taç yapraklar canlı viole-mavi nadir olarak da pembe veya beyazdır. Arı ve kelebeklerin pek sevdiği dudak biçimli çiçekleri çoğu kez mavimsi mor, bazen pembe ya da beyazçiçek demetleri oluşturarak, yaz ortasından eylüle kadar açar. Gözyaşı biçimli, yassı ve koyu kahverengi olan tohumları küçük olur. Bitki, tohumuyla çoğalır veya kökleri bölünerek ya da gövde kalemleri alınarak üretilir. Çördük otunun faydaları İdrarı söktürür.Bronşit, öksürük, boğaz ağrısı ve kronik nezlede etkilidir. Balgam söktürücüdür. Soğuk algınlığında terletici etkisiyle yararlıdır. Saman nezlesinde tahriş olmuş mukozayı iyileştirip rahat ettirir.Sindirim sistemini uyarıp sindirimi kolaylaştırır.Endişelilik, isteri ve hafif sara durumlarının atlatılmasına yardımcı olur. Çördük otu nasıl kullanılır Bir su bardağına 1 tatlı kaşığı kadar çördük otu koyulup üzerine kaynar su dökülüp bardağın ağzı kapatılır ve yaklaşık 10 dakika bekletildikten sonra süzülerek içilir,içerken bir kaç damlada limon damlatırsanız etkisi daha iyi olacaktır.
ÇINAR YAPRAĞI
Çınar ağacı ülkemizin birçok bölgesinde yetişebilen bir ağaçtır. Geniş gövdeli, geniş yaprakları olan bu ağaç, yıllardır özellikle mobilya yapımında kullanılır. Mobilya yapımında kullanılan bu ağacın yapraklarının son zamanlarda sağlık için oldukça faydalı olduğu ortaya çıkmıştır. ÇINAR AĞACI YAPRAĞININ FAYDALARI NELERDİR? • Çınar yaprağı öncelikle romatizma, kemik ağrıları ile bel ve boyun fıtıklarına iyi gelir. • Ciltte oluşan yanıklara fayda sağlar. Hücreleri yeniler. • Sedef hastalığı gibi cilt rahatsızlıklarına iyi gelmesi de çınar yaprağının faydaları arasındadır. • Sara hastalığı yani diğer adı ile epilepsi rahatsızlığına yararlıdır. • Dişleri ve diş etlerini korur. • Midesi bulanan kişiler de çınar yaprağını kullanabilir. Çınar yaprağı mide bulantısına iyi gelir. • Yaraların çabuk iyileşmesi için yararlı bir bitkidir. • Kadınlarda görülen vajinal akıntıları da önler. Kurutulmuş çınar yaprağının suyu içilirse vajinal akıntıları önleyebilir. • Eklemlerde kireçlenme olduğunda da yarar sağlayan bir bitkidir. • Vücuttan ödem atılmasına yardım ettiği için, çınar yaprağı faydaları ile vücudunuzdaki şişlikten de kurtulabilirsiniz. ÇINAR YAPRAĞI EKLEMLERDEKİ KİREÇLENMEYE İYİ GELİR! Eklem kireçlenmesi birçok kişiyi rahatsız eden bir hastalıktır. Eklem kireçlenmesi yüzünden dizler yada bel ağrır, yürümek ve merdiven çıkmak zorlaşır. Eklem kireçlenmesine karşı İbrahim Saraçoğlu oldukça faydalı bir kür geliştirmiştir. Kireçlenmelere karşı çınar yaprağı kürü tarif edildiği şekilde uygulanabilir. SAÇLARDAKİ KEPEK OLUŞUMUNU ENGELLER! Çınar ağacının yaprağı saçları besler, saçları canlandırır. Saçların dökülmesini önler. Saç derisinin kurumasını engeller. Saçlarda saç derisinin kurumasından dolayı oluşan kepeği engeller. Saçlarınızda kepek oluşumundan kurtulmak istiyorsanız bu şifalı yaprağın suyunu kullanabilirsiniz. ÇINAR YAPRAĞI KÜRÜ TARİFİ! Çınar yaprağı suyu nasıl hazırlanır sorusunun cevabı aslında oldukça basittir. Çınar yaprağı kürü hazırlamak için 2 adet çınar ağacı yaprağı kullanılır. Çınar yaprakları öncelikle iyice kurutulur. Nemli yaprak olmamalıdır. Kurutulan yapraklar öncelikle güzelce yıkanır ve küçük parçalara ayrılır. 2 bardak içme suyu kaynatılır. Ufalanmış, küçük parçalara ayrılmış çınar yaprakları kaynamış suya atılır ve 1 dakika daha kaynatılır. Çınar yaprakları atıldıktan sonra 1 dakikadan fazla kaynatılmamalıdır. Kaynadıktan sonra yapraklar süzülür ve kalan su ılındıktan sonra kullanıma hazır hale gelir. Kireçlenmelere karşı hazırlanan çınar yaprağı suyu akşam yemeklerinden önce aç karnına bir bardak ve gece yatmadan önce bir bardak içilir. 15 gün boyunca çınar yaprağı kürü uygulanmaya devam edilir. 15 günden sonra 3 gün ara verilir ve tekrar ikinci 15 gün daha kullanılır. Her gün yeniden çınar yaprağı kürü hazırlanarak taze olarak tüketilmelidir. HANGİ TÜR ÇINAR YAPRAĞI KULLANILMALIDIR? Ülkemizde çınar ağaçları çok olduğundan, kendi topladığınız çınar ağacı yapraklarını tercih edebilirsiniz. Fakat kuruyup yere düşen çınar yaprakları tercih edilmemelidir. Yere düşen yapraklarda mantar oluşma riski yüksektir. O yüzden ağaçtan olgunlaşmış çınar yapraklarını toplayıp kurutarak kullanmalısınız. Aynı zamanda toplanan çınar yaprakları 5 parça şeklinde girintili olmalıdır, bütün yaprak olmamalıdır.
ÇİLEK
Çilek herkes tarafından sevilerek yenmesinin yanında faydaları ile de sağlığı koruyan bir meyvedir. Yüksek oranda C vitamini içermesi ile hastalıklara karşı koruma sağlaması, kırışık oluşumunu engellemesi, aknelere karşı kullanılması çileğin faydaları arasındadır. Aynı zamanda dünya üzerinde birçok alanda kullanılır. Pasta yapımı, meyve suları ve reçel üretimi başlıca kullanıldığı sektörlerdir ÇİLEĞİN FAYDALARI NELERDİR? Göz sağlığını korur. İyi bir antioksidan kaynağı olması sebebiyle gözleri katarakta karşı korur. Gözlerin güneşin sert ışınlarından korunması için C vitaminine ihtiyaç vardır. Aynı zamanda C vitamini kornea ve retinanın güçlendirilmesinde de önemli bir rol oynar. Çilek de C vitamini içerdiği için göz sağlığı için faydalıdır. Kırışıklıklara karşı koruma sağlar. C vitamini cildin elastikiyetini ve yaşlanmaya karşı direncini arttırır. Yaş ilerledikçe cildin kolajen yapısı kaybolur. C vitamini kolajen yapının korunmasını sağlayarak daha genç görünmeye yardım eder. Bu nedenle genç görünmeyi sağlaması çileğin faydalarından biridir. Akneleri yok eder. Akneler ve sivilceler için birçok yöntem mevcuttur. Çilek de onlardan biridir. Bir kasenin içine 8 adet çileği doğrayın. Üzerine 1 yemek kaşığı süt ilave edin. Süt ile birlikte çilekleri ezin. Bu karışımı yüzünüze sürün. 10 dakika bu şekilde bekletin. Daha sonra yüzünüzü yıkayarak temizleyin. Aknelere karşı haftada bir kere bu uygulamayı yapabilirsiniz. Bağışıklık sistemini güçlendirir. İçeriğindeki C vitamini sayesinde bağışıklık sistemini enfeksiyonlara, hastalıklara karşı korur. Soğuk algınlığı ve öksürüğe karşı koruma sağlar. Ayrıca C vitamini vücudu toksin maddelere karşı korur, yabancı cisimlere karşı beyaz kan hücrelerini uyarır. Boyun tutulmasına iyi gelir. Boyun tutulması tedavisi için yarım kilogram çilek, iyice ezildikten sonra, temiz bir tülbente konup, boyuna sarılır. 6 saat sonra sargı açılıp, ılık suyla yıkanır. Boyun tutulmasına iyi gelmesi de faydaları arasındadır. İdrar söktürücü ve ishal giderici etkileri vardır. İştah açıcı, ishale karşı ve idrar söktürücü etkileri için 50 gr. kuru yaprak 1 lt. suda kaynatılır ve günde 3 bardak içilir. Kalp için faydalıdır. Yapılan bir araştırmaya göre kalp krizi geçirme riskini azaltır. İçeriğindeki antosiyaninler sayesinde düzenli tüketildiği takdirde, genç ve orta yaşlı kadınlarda kalp krizi geçirme oranını %32 azalttığı sonucuna varılmıştır. Gözlerin altındaki morlukları giderir. Bu etkisi için çilekleri dilimleyerek gözlerinizin altına koyun. 10 dakika bu şekilde bekleyin. Sonrasında yüzünüzü yıkayın. Bu uygulama göz altı morluklarının zamanla yok olmasına yardım eder. ÇİLEĞİN KALORİSİ VE BESİN DEĞERİ NEDİR? 1kase taze çilek; Yaklaşık olarak 50 kaloridir. 1 Gram protein içerir. 11.65 gram karbonhidrat içerir. 3.81 gram lif içerir 94.12 miligram c vitamini içerir. 23.24 miligram kalsiyum içerir. 16.60 miligram magnezyum içerir. 31.54 miligram fosfor içerir. 44.82 miligram potasyum içerir. ÇİLEK ÇAYI NASIL YAPILIR? Kök ve yaprakları iyi kurutulursa çay olarak faydalı olabilir. 300 gr. çilek yaprağı ve kökü bir gece ıslatılarak bekletilir. Ertesi gün 1 lt. suda 20 dk. kaynatılıp çilek çayı olarak içilebilir. ÇİLEĞİN ZARARLARI NELERDİR? Aşırı tüketimi cilt rahatsızlığı olan kişilerde alerjiye bağlı olarak kaşıntıya sebep olabilir. Çilek içeriğinde oksalat bulundurur. Vücutta oksalat seviyesi arttığında kristalleşme görülebilir. Bunun sonucunda da safra kesesi veya böbrekler etkilenir. Bu nedenle safra kesesi yada böbrek rahatsızlığı olan kişiler çilek tüketmekten kaçınmalıdır.
ÇIBAN OTU
Çıbanotu, kuru topraklarda daha çok fundalıkların, yol kenarlarının, ormanların içinde yetişen bir bitkidir. Dokunulduğunda kopan çok hassas yapraklara sahip olan bitkinin en dayanıklı olanı ormanlarda meşe ağaçlarının altında yetişenleridir. Mayıs ve Ağustos arası çiçeklenen çıbanotu, çiçeklerin olduğu sapları toplanarak kurutulur. Çiçekleri açık mavi, menekşe rengindedir. Halk arasında yavşan otu, Avrupa çayı olarak ta bilinmektedir. İçeriğinde acı maddeler, tanin, temel yağlar, glikozitler, C vitamini bulunmaktadır. Tentür ve çay elde edilmek suretiyle, dâhili ve harici kullanımı mümkündür. Romalılar tarafından çok eskiden de kullanılan çıbanotu, tüm hastalıkların ilacı olarak bilinmektedir. Faydaları : • Bu geleneksel bitki, kan temizleyici olarak çok aranır ve taze ısırgan otu yaprakları ile birlikte kullanıldığında, kronik egzamaları iyileştirir. • Rahatsız edici yaşlılık kaşıntılarında, çıbanotu hararetle önerilir. • Zayıf ve duyarlı kişiler, sindirimi de uyaran bitkiyi, hafif bir mide ilacı olarak rahatlıkla kullanabilirler. • Mide de sümüksel salgı birikimi ve bağırsak rahatsızlıkları da onunla tedavi edilebilir. • Şu konuyu önemle belirtmek isteriz ki, ruhsal sürmenajlardan kaynaklanan sinirlilik halleri tedavisinde bitki olağanüstü iyileştirici güçlere sahiptir. • Kereviz kökü ile karıştırılarak alındığında, sinir yorgunluklarını ve melankoliyi ortadan kaldırır. • Hatta, mesane kumu, romatizma ve gut ile ilgili organ ağrılarını da, çıbanotu büyük bir başarıyla tedavi edebilir. • Kuru bronşiyal nezlelerde de aynı biçimde gerçek mucizeler yaratır. • Göğüs hastalıklarına karşı kullanılan çay için yapılan bitki harmanı ise, ciğerotu, öksürükotu yaprakları, dar yapraklı sinirli ot ve çıbanotundan eşit oranda harmanlanarak hazırlanır. • Bu çay, bal ile veya haşlama suyunda eritilmiş nöbet şekeri ile tatlandırılabilir. • Çiçeklenme zamanında da, kronik deri hastalıklarında ve her şeyden önce egzamada önerilen, taze bitki özsuyu hazırlanabilir. • Bu sudan günde yarım tatlı kaşığı alınır. • Çıbanotunun, iltihaplı ve zor iyileşen yaraları iyileştirmedeki başarısı, eski bitki kitaplarında da önemle öne çıkarılır. • Onu, özellikle baldır kemiği üstündeki inatçı yaralar için de öneririm. • Yaralar, önce, bitkinin kaynama suyuyla iyice yıkanıp temizlenir. • Daha sonra, gece için, taze demlenmiş çaya batırılmış bir kompres yaranın üstüne uygulanır ve yara sıcak kalacak biçimde örtülüdür. • Romatizma ve gut hastası olanlar da, kendileri kolayca hazırlayabilecekleri, etkili çıbanotu tentürünü denemelidirler. • Bu tentür dıştan friksiyonlarla (ovarak sürme), içten ise günde 15 damla, biraz suyla inceltilerek kullanılır.
ÇAYIR OTU
Çayır Otu, Çayır otu, kırlarda, bağ ve bahçelerde kendiliğinden yetişen bir bitkidir. Çayır otu bitkisi, nane gibi kokan bir bitkidir. Çayır otu bitkisinin, gövdesi kullanılmaktadır. Çayır otu bitkisi, Aşuti, kişniş olarak da bilinmektedir. Çayır otu bitkisi, ülkemizin her bölgesinde yetişen yabani bir bitkidir. Çayır otu bitkisi, sıcaklığı ve sulak araziler sever. Çayır otu bitkisinin, üretimi daha çok Ege Bölgesinde yapılmaktadır. Çayır otu bitkisi, elli, altmış santimetre boyundadır. Çayır otu bitkisinin, yaprakları parçalıdır ve maydanoza benzemektedir. Çayır otunun, yaprakları ince ve naziktir. Çayır otu bitkisi, baharda pembe renkte çiçek açar. Çayır otu bitkisinin, meyveleri mercimek tanesi kadardır ve yuvarlaktır. Çayır otunun, meyvesinin içi boş ve krem rengindedir. Çayır otu bitkisinin, yaprağı ve tohumunun kendine has bir kokusu vardır. Çayır otu, yıllık bir bitkidir. Çayır otunun, bileşiminde kokulu ve uçucu yağlar bulunmaktadır. Çayır otunun, tohumu, dalları ve yaprağı kullanılabilmektedir. Çayır Otu Faydaları Midedeki gazi ve şişkinliği alır. Hazmı kolaylaştırır. Mide tembelliğini engeller. Bağırsak ağrısına ve gazına iyi gelir. Baş ağrısını geçirir. Cinsel gücü artırır. Sinirleri yatıştırır. Saç dökülmesini önler. Adet kanamalarını düzene koyar. Doğumu kolaylaştırır. Kansızlığa iyi gelir. Astım ve nefes darlığına iyi gelmektedir. Emziren annelerin sütünü çoğaltır. Ateşi düşürür. Kan şekerini düzenler. Yeni doğmuş bebeklerin gazlarına karşı da kullanılabilir. İdrarı söktürür. Hafıza zayıflıklarını iyi gelir. Evham, endişe ve unutkanlıklara iyi gelir. Kalbi kuvvetlendirir. El ve ayak titremeleri ne karşı faydalıdır. Tansiyonu düşürür. Çayır Otu Kullanılışı; Yaprakları taze olarak yenilebilir. Sapı ve yaprağı kaynatılarak suyu çay gibi içilebilir. Tohumları bir havanda dövülüp bala karıştırılarak yenebilir. Ayrıca parçalara ayrılarak yutulabilir. Çayır otu, çok faydalı bir bitkidir. Doğada kendiliğinden yetişen masrafsız bir doğal ilaçtır. Doğru bir şekilde kullanılırsa pek çok hastalığa derman olacaktır.
ÇAKAL ERİĞİ
Çakal Eriği (Prunus spinosa): Genellikle 3 – 4 metreye kadar boylanabilen, beyaz renkte çiçekler açan, bodur bir ağaçtır. Meyveleri iri çekirdekli ve ekşidir. İçerisinde organik asitler, pektin ve şekerler bulunur. Çiçekleri flavon ve glikozitler açısından zengindir. Meyveleri ve yaprakları ise bol miktarda tanen içerir. 1) İshal kesici: Çakal eriği, meyvesi kaynatılıp içilmeye devam edilir. İçinde tanen Olduğu için ishali çok çabuk keser. 2) Kabızlık: Çakal eriği çiçekleri kaynatılıp balla tatlandırılarak sıcak olarak içilir. 3) Toksin atıcı: Çakal eriği meyvesi ve yapraklan kaynatılıp tatlandırılarak içilirse vücudu terletip zehirli maddeleri dışarı attırır. 4) Anne sütünü artırıcı: Çakal eriği kaynatılıp balla tatlandırılarak içilmeye devam edilir. 5) Kan temizleyici: Çakal eriği çiçeği ve yapraklan kaynatılıp balla tatlandırılarak içilmeye devam edilir. 6) Anjin: Bademcik iltihabı: Yapraklan kaynatılıp balla tatlandırılarak gargara yapılır ve bu çaydan içilmeye devam edilir. 7) Kalp kuvvetlendirici: Çakal eriği meyvesi çiçekleriyle beraber kaynatılıp balla tatlandırılarak soğuk olarak içilmeye devam edilir 8) Mide yanması, gastrit: Çakal eriği marmelatı ve kaynatılıp balla tatlandırılarak şurubu mideye iyi gelir. 9) İştah açıcı: Çakal eriği meyvesi kaynatılıp balla tatlandırılıp yemeklerde içilir. 10) Kanlı basur: Çakal eriği kaynatılıp balla tatlandırılarak aç kanuna içilir. TAVSİYE: Çakal eriği, ekşi bir meyvedir. Dağ eriği olarak dâ bilinir . Limon ve sirke yerine yemekleri tatlandırmak için kullanılır. Meyve olgunlaşınca marmelatı yapılabilir: Midenin dostudur. Meyvesi kabız yaptığı halde çiçekleri kabızlığı önler. Çakal eriği aynı zamanda ergenlik sivilcelerinin merhemidir. YAN TESİRİ: Normal şartlarda herhangi bir yan tesiri yoktur.
ÇADIR UŞAĞI
Çadır Kuşağı bitkisi diğer bir adıyla Çadıruşağı olarak da bilinmektedir. Maydanozgiller familyasından gelen bu bitki çeşidi başta yağından ve özünden faydalanılmak üzere birçok kısmı kullanılmaktadır. Çadır Kuşağı bitkisi özünde bulunan özsuyu hekimlikte ve bitkisel şifa alanında kullanılmaktadır. Çadır Kuşağı bitkisi üzerine konan böceklerin bitkinin gövdesinde açtığı delikler sayesinde Çadır Kuşağı bitkisinin özsuyuna ulaşılabilmektedir. Ağaçlar da bulunan zamklar gibi yapışkan olan Çadıruşağı özsuyu yakı olarak da kullanılabilmektedir. İçeriğinde yüklü bir miktarda Oleorezin bulundurmaktadır. Çadır Kuşağı (Çadıruşağı) Faydaları • Kan ve lenf damarlarını genişleterek tıkanmalarını engeller. • Vücudumuzda meydana gelen hemen hemen her ağrıları verdiği ağrı kesici etkisi ile giderir. • Müzmin ve mikrobik hastalıklarda ve bu hastalıklarından meydana gelen rahatsızlıkların tedavisinde kullanılırlar. • Ağır baş ağrılarına, şiddetli öksürüklere, halsizliğe, gribe, vücudumuzda oluşan çeşitli yaralara karşı kullanılır. • Karaciğer hastalıklarına, Dalakta bulunan böbreklere ve mesene hastalıklarına iyi gelir. • İçeriği bakımından zengin olan özsuyu ise tıp alanında ilaçlar da ve tedavilerde kullanılmaktadır. Kullanılışı: Toz haline getirilip bala karıştırılarak yenir. Nohut büyüklüğünde yutulur. Yakısı harici ağrılara ve romatizmalara kullanılır. Tütsü olarak yakılır.Çadır Kuşağı bitkisi özsuyu lapa haline getirilerek vücudumuzun her bölgesine sürülerek kullanılabileceği gibi ayrıca kaynatılarak da tüketilebilmektedir. Çadır Kuşağı bu şekilde tüketilerek faydalarından yararlanılabilir ve hastalıklara bitkisel ve doğal çözüm olabilmektedir. çadıruşağı otu, çadır uşağı, cadir usagi otu, bitki çadırları parekende, çadıruşağı otu ingilizcesi, kurucadir usagi bitkisi, mesene bitkisi
CİVAN PERÇEMİ
Civanperçemi, tüylü, 20-90 cm yüksekliğinde, yaz aylarında beyaz renkli çiçekler açan, kurak toprakları seven bir ottur. Yaprakları uzun ve parçalıdır. Bitki çayırlarda, dar tarla yollarında, yol kıyılarında ve tahıl tarlalarının kenarlarında yetişir. Temmuz-Eylül döneminde, çiçeklerin iki karış kadar aşağısından kesilir, demetler halinde gölge ve havadar bir yere asılarak kurumaya bırakılır. İyice kuruyunca da hava almayan kaplarda saklanır. İçinde etken madde olarak sabit ve uçucu bir yağ, achillein adlı acı bir glikozit taşır. Uçucu yağda azulen, limonen, seskiteren, pinenler, berneol, cineol gibi maddeler vardır. CİVANPERÇEMİNİN FAYDALARI Hazımsızlığı giderir. Yani sindirim sistemini rahatlatarak sindirim sistemine fayda sağlar. Anemi yani kansızlığı giderir. Kanı temizler. Balgam söktürür, öksürüğü keser. Baş dönmesi, bulantı, burun kanaması gibi hastalıklarda da çok faydalıdır. Yüksek tansiyon yani hipertansiyon için oldukça faydalı bir bitkidir. Sinirleri ve vücudu kuvvetlendirir. Bağırsak ve mide gazlarını giderir. İshali keser, yaraları iyileştirir. Mide kanamaları, mide basıncı, mide yanmasına karşı çayı içilirse büyük fayda sağlar. Mide kanserine dahi iyi gelici özelliği vardır. Migren gibi oldukça şiddetli baş ağrılarına iyi gelir. Dolaşım sistemine fayda sağlar. Kan damarlarına iyi gelir. Strese, sıkıntıya ve depresyona iyi gelir. Sakinleştirici etkisi vardır. Sırt veya romatizma ağrılarında da etkilidir. Osteoporoz yani kemik erimesine iyi gelmesi de civanperçemi faydaları arasındadır. Böbreklerin düzenli çalışmasında, iştahsızlık giderici olarak karaciğer düzensizliklerinde, mide ve bağırsak kanalı iltihaplarını iyileştirmek de ve bağırsak bezesi çalışmalarında da faydası görülür. Safra kesesine de fayda sağlar. Özellikle çocuklarda görülen boğmaca ve kızamık rahatsızlıklarına karşı oldukça etkili bir bitkidir. Diyabet yani şeker hastalığına da fayda sağlar. Uykusuzluğa da iyi gelir. Rahat bir uykuya yardım eder. Diş ağrılarını da hafifletici özelliği vardır. Özellikle ilkbaharda polenlerin sebep olduğu göz yaşarması, göz kızarıklığı ve burun akıntısına fayda sağlar. Yumurtalık iltihabında, döl yatağı (rahim) akıntılarında, döl yatağı kaymasında bu şifalı bitkiden elde edilen oturma banyoları yararlı olur. Ayrıca günde 2 bardak civanperçemi çayını içmek de fayda sağlar. Miyomlarda yani kas yapılı urlarda ve kol, bacak iltihaplanmalarında da oturma banyoları alınabilir. EĞİR KÖKÜ VE CİVANPERÇEMİ İLE AKCİĞER KANSERİNE KARŞI SAVAŞ! Bu etkili bitkinin faydaları arasına, akciğer kanamalarına karşı olan faydası da eklenebilir ve bitki, eğir kökü ile birlikte kullanıldığında akciğer kanserini iyileştirebilir. Eğir kökü gün boyunca çiğnenir ve civanperçemi çayı, sabah ve akşam olmak üzere günde 2 bardak yudumlanarak yavaş yavaş içilir. BEL AĞRILARINA SON Civanperçemi şiddetli bel ağrılarına da iyi gelen bir bitkidir. Bel ağrıları için 1 litre su kaynatılır. Kaynamış suya 50 gram kadar civanperçemi konur ve 5-10 dakika kadar beklenir. Civanperçemi süzülerek kalan suyun soğutulur. Günde 2 bardak içilir. HEMOROİD (BASUR) TEDAVİSİNDE CİVANPERÇEMİ! Hemoroid yani basur tedavilerinde de etkili bir bitkidir. Hemoroid tedavisinde civanperçeminin taze yaprakların sıkılması ile elde edilen sıvı yaraların ve basurun üzerine günde 2-3 kez pansuman yapılır. Ayrıca hemoroid yani basur için bu bitkinin merhemi de kullanılabilir. İDRAR SÖKTÜRÜCÜ ETKİSİ İÇİN NASIL KULLANILMALIDIR? İdrar söktürücü, mide ve bağırsak gazlarını giderici ve grip tedavisinde 20 gr. bu şifalı bitkiden 1 lt. suda 20 dk. kaynatılır, yemeklerden sonra birer kahve fincanı içilir. Bahsedildiği gibi düzenli bir şekilde kullanılırsa birçok hastalığı önleyebilir ve şifa sağlar. GÜZEL BİR CİLDE SAHİP OLMAK İSTER MİSİNİZ? Güzel bir cilde sahip olmayı kim istemez ki? Cildimizi güzelleştirmek ve güzel görünmek için birçok yol deneriz. Cilt güzelliği için de bu şifalı bitkiyi kullanabilirsiniz. Cilde civanperçemi çayının düzenli olarak demlenip sürülmesiyle cilt güzelleşir. Aynı zamanda ciltteki kaşıntı ve kızarıklıklara da fayda sağlar. Kuru ciltleri nemlendirmek için de kullanılabilir. Egzama gibi cilt hastalıkları için de faydalıdır. KIŞ HASTALIKLARINA KARŞI DA ETKİLİ! Bu şifalı bitki soğuk algınlığında , boğaz ağrılarında ve grip tedavisinde de oldukça faydalı bir bitkidir. Kışın sık sık yakalanılan grip, nezle ve boğaz ağrısı gibi hastalıkların kolay iyileşmesine yardım eder. Balgam söktürücü özelliği vardır. Balgam ile birlikte gelen kuru öksürüğe de fayda sağlar. Sinüsleri rahatlatır. CİVANPERÇEMİ ADET (REGL) AĞRILARINI GEÇİRİR! Regl ağrılarına da iyi gelir. Özellikle adet döneminde çok karnı ağrıyan bayanlar mutlaka civanperçemi çayı hazırlayıp içmelidir. Bunun için 1 fincan su kaynatılır. Kaynadıktan sonra içine 1 yada 2 civanperçemi çiçeği atılır. 5-7 dakika demlenmesi için beklenir. Daha sonra çiçekler süzülerek civanperçemi çayı ılık olarak içilir. İsteğe göre bal ile tatlandırılabilir. Adet düzensizliği yada adetin aşırı kanamalı olması gibi durumlarda da fayda sağlar. Menopoz dönemindeki kadınlar da mutlaka civanperçemi kullanmalıdır. Bu şifalı bitki menopoz döneminde terleme, sıkıntı ve ateş basması gibi hallere de iyi gelir. CİVANPERÇEMİ ZARARLARI VE YAN ETKİLERİ NELERDİR? Gebelik boyunca kullanılmamalıdır. Bazı kişilerde alerjik tepkilere yol açabilir. Bu yüzden sürekli kullanmadan önce az miktar kullanıp deneme yapabilirsiniz. Ayrıca koroner yetmezliğinde de kullanılması sakıncalıdır.
CEVİZ
Cevizin faydaları birçok kişi tarafından bilinir. Fakat bilinmeyen faydaları da oldukça fazladır. Avrupa ve Asya’da çok fazla bilinen ve kullanılan bir meyvedir. Ceviz yağı, ceviz suyu da son zamanlar kullanılan ve faydalarının farkına varılan ceviz ürünleridir. Beyne fayda sağlaması, kolesterolü düşürücü etkisinin olması, uykusuzluğa iyi gelmesi ceviz faydaları arasındadır. CEVİZİN FAYDALARI NELERDİR? Yüksek miktarda omega3, omega 4 ve omega 6 içerir. Ayrıca yüksek oranda çinko ve potasyum da bulundurur. İyi bir lif kaynağıdır. Vücudun savunma mekanizmasını güçlendirir. Bağışıklık sistemini de güçlendirerek kolay hastalanmaktan korunmayı sağlar. Zindelik verir. Vücutta açılan yaraların daha çabuk, daha hızlı iyileşmesine yardım eder. Kemik ve dişlerin yapısının güçlenmesine yardım eder. Böbreklere fayda sağlar. Çocukların gelişimi için de oldukça faydalı bir meyvedir. Çocukların da mutlaka tüketmesi gereklidir. Kalp hastalıklarına yakalanma riskini büyük ölçüde engeller. Kalp ile dosttur. Kalp kaslarını güçlendirir ve kalp atışını düzenler. Özellikle Çin’de bu şifalı meyve bolca tüketilir ve sağlık açısından faydaları bilinir. Damarların tıkanmasını, damar tıkanıklığını engeller. E vitamini ve selenyum açısında oldukça zengin bir meyvedir. Önemli bir antioksidandır. Akciğer hastalıklarına karşı savunma mekanizmasını güçlendirmesi de ceviz faydaları arasındadır. Yüksek oranda B6 vitamini içerir. B6 vitamini sayesinde kırmızı kan hücrelerinin oluşumuna yardım eder. Herkesin bildiği gibi ceviz kabuğu kırıldıktan sonra içindeki şekli beyni andırır. Beyin şeklini andırması belkide tesadüf değildir. Bu şifalı bitki aslında beyne oldukça faydalıdır. Hafızayı güçlendirir, alzheimer hastalığına yakalanma riskini azaltır. Kolesterolü düşürmeye yardım eder. Dolaşım ve sinir sistemine fayda sağlar. Yüksek miktarda manganez içerir. Manganez kalsiyum ve demir mineralleri ile birlikte kemik erimesini engeller. Osteoporozu engellemesi de cevizin faydaları arasındadır. Konsantrasyon eksikliğini engeller, konsantrasyonun artmasına yardım eder. Depresyona iyi gelir. Fiziksel yorgunluğu engeller. Menopoz sırasında da büyük fayda sağlar. Özellikle menopoz dönemindeki kadınlar bu meyveyi bolca tüketmelidir. Diyabet yani şeker hastalığını önlemeye yardım eder. Mideye fayda sağlar. Mide gazlarını giderir. Bağırsakları rahatlatır ve bağırsaklara iyi gelir. Soğuk algınlığını giderir, kış hastalıklarına yakalanmayı engeller. Grip, nezle gibi kış hastalıklarının iyileşmesine yardım eder. Erkeklerin sperm kalitesini, canlılığını ve sayısını arttırır. İçeriğindeki B7 vitamini sayesinde saçlara da fayda sağlar. Saçları güçlendirir, saç dökülmesini azaltır ve saçların uzamasını arttırır. Yapılan bir araştırmaya göre içeriğindeki etken maddeler sayesinde strese karşı rahatlama sağladığı belirtilmiştir. CEVİZİN BESİN DEĞERİ! 7 adet kabuğu soyulmuş cevizin besin değeri; Yaklaşık olarak 28 gram’dır. 4.32 gram protein içerir. 0.74 gram şeker içerir. 3.89 gram karbonhidrat içerir. Yaklaşık 185 kaloridir. Günlük manganez ihtiyacının %’de 48’ini karşılar. Günlük bakır ihtiyacının %’de 22’sini karşılar. Günlük magnezyum ihtiyacının %’de 11’ini karşılar. Günlük fosfor ihtiyacının %’de 10’unu karşılar. Günlük B6 vitamin ihtiyacının %’de 8’ini karşılar. Günlük demir ihtiyacının %’de 5’ini karşılar. CEVİZ ZARARLARI NELERDİR? Aslında bilinen zararı olmayan bir meyvedir. Fakat çok miktarda tüketilirse kilo aldırır. Kilo almak istemeyen kişiler günde 2-3 cevizden fazla tüketmemelidir. Ceviz bazı kişilerde alerjik reaksiyonlara sebep olabilir.
BURÇAK
Diğer İsimleri : Lathyrus, Common vecth Botanik Bilgi : Hemen her yerde yetişir. Baklagillerden; taneleri hayvan yemi olarak kullanılan bir bitkidir. Taneleri mercimeğe benzer. FAYDALARI 1) Vücudun su toplaması: Burçak öğütülüp balla macun yapılıp yenmeye devam edilir. 2) İdrar söktürücü: Burçak unu sirke ile karıştırılıp içilmeye devam edilir. 3) Hazım kolaylaştırıcı: Burçak unu, kitre ile beraber balla macun yapılıp yemeklerden sonra yenmeye devam edilir. 4) Egzama, mayasıl: Burçak kaynatılıp suyu mayasıl ve kaşınan yerlere sürülür. 5) Süt yapıcı: Burçak unu balla karıştırılıp macun yapılır. Ya da burçak unundan çorba yapılıp içilmeye devam edilir. Burçak, hayvanlara yem olarak yedirilir. 6) Vücuda kuvvet verici: Burçak çorbası ve balla yapılan macunu yenmeye devam edilir. ‘ 7) Kırık kaynatıcı: Ayak ve kol kırıklarında burçak unu zeytinyağı ile lapa yapılıp kınlan yere bağlanırsa kırık çabuk iyileşir. 8) Böbrek taşları ve kumları: Burçak unu zeytinyağlı çorba yapılıp aç kanuna içilmeye devam edilir. 9) Kan lekesini temizleyici: Burçak kaynatılıp 3 gün suda bekletilir. Bu su ile elbisedeki kanlar temizlenir. 10) Cilt lekeleri: Bu su ile cilt sık sık pansuman yapılır. 11) Şişmanlatır: Burçak helvası yenmeye devam edilir. Lapasının Faydaları : Lapası yapılıp sert urların üzerine konulduğunda iyileştirir. Sırt ağrılarını iyi eder. Yine lapası kırılan kemiklerin üzerine bağlandığında iyileştirir. Vücutta beliren lekelerin üzerine konursa çok faydalıdır. Vücudu güzelleştirir. TAVSİYE: Burçak mercimeğe benzer bir bitkidir. Hayvan yemi olarak kullanılır. Kırık iyileşti-- fici, kan lekesi temizleyici ve ses açıcı şifalı bir bitkidir. Süt yemlerine kullanılırsa isabetli olur. Burçak, çok geç piştiği için burçak ununu kullanınız.
BULGUR
Akşam yemeklerinde hazırlanan yemeğin yanına pirinç pilavı, bulgur pilavı, çok çeşitli makarnalar hazırlanır. Yoğurtla birlikte afiyetle tüketilen bu yiyecekler, yemeklerin yanında enfes lezzetleriyle yemeklerin yadına tat katar. Yemeğin yanında yediğimiz bu yiyeceklerden bulgur pilavı yapıldığı gibi daha birçok şekilde değerlendirilebilir. BULGUR FAYDALARI SAYMAKLA BİTMİYOR Bu şifalı bitki, buğdaydan elde edilir. Buğdayın işlenmesiyle ve çok çeşitli aşamalardan geçirilmesiyle elde edilir. Özellikle Anadolu’da çokça tüketilir. Birçok yiyeceğin içinde kullanılır. Çorba, pilav ve çok çeşitli sulu yemeklerin içine ek besin olarak da katılır. Doğu bölgelerindeki illerde ise özellikle çiğköfte yapımında sıkça kullanılır. Çoğunlukla pirinç kullandığımız pilav yapımlarında aslında sıkça tercih edilmelidir. Pirince göre vücudumuz için daha farklı faydaları sağlar ve bizi hastalıklara karşı korur. Hastalıklara karşı koruma sağlamasının yanında oldukça da ucuz olması sebebiyle çokça tercih edilir. Hem besleyici, hem de doyurucudur. Pahalı olmaması sebebiyle misafirler için kısır yapımında bolca kullanılır. Çiğköfte yapılırken de ucuz olduğu için tercih edilir ve çiğköftenin fiyatının düşük olmasına da sebep olur. Koroner kalp rahatsızlığına yakalanma riskini azaltır. Lif içeriği sebebiyle bağırsaklara fayda sağlaması da faydaları arasındadır. Diyabet yani şeker hastalığı için de oldukça yararlıdır. Ayrıca şeker hastalığına yakalanma riskini de azaltır. Kolesterolü düzenler. Sindirimi rahatlatarak hazmı kolaylaştırır. Uykusuzluktan mı şikayet ediyorsunuz? Geceleri herkes mışıl mışıl uyurken siz uykusuzluktan mı yakınıyorsunuz? O zaman bu şifalı tahıl sayesinde rahatça uyuyacaksınız. Yüksek oranda folik asit içerir. Folik asit bebekler için çok faydalıdır. Ayrıca hamile bayanlara da fayda sağlaması faydaları arasındadır. Yapılan bir araştırmaya göre buğday ve bulgur gibi uzantısı besinleri tüketmek kadınların meme kanserine yakalanma riskini önemli ölçüde azaltmaktadır. Özellikle menopoz döneminde bolca tüketilmelidir. Tokluk hissi sağladığı için açlık hissini uzun süre önler. Ülkemizde özellikle İç Anadolu bölgesinde buğdayın çok büyük alanlarda yetiştirilmesi sebebiyle kolayca bulunabilir. Her markette bu leziz tahıla rastlayabiliriz. İşte bu şekilde bu leziz tahılın faydaları saymakla bitmiyor. Siz de yaz kış bu tahılı kullanabilir ve hastalıklardan korunabilirsiniz. BULGUR ZARARLARI NELERDİR VE KİMLER TÜKETMEMELİDİR? Çöl yak hastaları bulgur tüketmemelidir.
BROKOLİ
Brokoli şifası çok olan ve herkesçe tüketilmesi gereken bir sebzedir. Bu sebzenin şifaları mutlaka öğrenilmeli ve yemeklerde tüketilmeli, her evin mutfağında bulunmalıdır. Görünüş olarak karnabahara benzer. Tek farkı beyaz yerine yeşil olmasıdır. Ülkemizde karnabahar çokça tüketilmesine karşın daha az tüketilir. Umarız yazımızı okuduktan sizde brokoli faydaları konusunu iyice öğrenir ve evinizdeki tüketimini arttırırsınız. Kendine has koku, tat ve rengi vardır. Koyu yeşil, morumsu yeşil şeklinde olanları da bulunur. A, B, C vitaminleri ve demir, potasyum, çinko gibi mineraller içerir. Umarız yazımızdan şifa bulursunuz. BROKOLİNİN FAYDALARI NELERDİR? Bu şifası bol sebzeyi pişmiş olarak tüketebildiğiniz gibi çiğ olarak da tüketebilirsiniz. Çeşitli şekillerde tüketilebilmesi tam bir avantaj sağlar. Böreklerin içinde, keklerde, yemeklerde ve çorbalarda kullanabilirsiniz. Tüketme alternatifi çok olan bu sebzenin faydaları da bilinmelidir. Düzenli tüketim ile ülser, gastrit gibi mide hastalıklarına iyi gelir. Mideyi güçlendirir. Ayrıca brokoli kalp içinde faydalıdır. Bu şifalı bitkinin faydaları arasında kan damarlarını koruması da sayılabilir. Kan akışını düzenler. Şeker yani diyabet hastaları da rahatlıkla brokoli tüketebilirler. Böylece kan şekerini düzenleyebilirler. Kolesterol hastaları da mutlaka tüketip kolesterollerini kontrol altında tutabilirler. İktidarsızlığa faydalıdır, cinsel gücü, cinsel isteği arttırıcı özelliği de vardır. Gut hastalığına fayda sağlar. Katarakt gibi göz rahatsızlıklarına yakalanmayı önlemesi de faydaları arasındadır. Kansızlık yani anemi rahatsızlığına da iyi gelir. Çok çeşitli hastalıklara karşı vücudu güçlendirici, vücut direncini arttırıcı özelliği de vardır. Sinir sistemine fayda sağlar. Alerjiye iyi gelir. Çiğ yada hafif pişmiş, buharda pişirilmiş olarak tüketilmesi en yararlı tüketim şeklidir. Alzheimer ve unutkanlık gibi hastalıkları önler. Osteoporoza yani kemik erimesine karşı da faydalıdır. Kemikleri güçlendirir. Kas ağrılarına iyi gelir. Bu mucizevi bitki sayesinde sindirim sisteminizi de düzenleyebilir, bu şifalı sebzenin faydaları ile kabızlık sorununu da önleyebilirsiniz. Tansiyon hastalarının da tercih etmesi gereken sebzedir. Kan basıncını dengede tutarak tansiyon hastalığını önler. Vücudu toksin maddelerden arındırır, karnabahar, lahana ve brüksel lahanası gibi bağışıklık sistemini güçlendirir. Kilo vermek yani zayıflamak isteyen kişilerin tercihi de bu şifalı sebze olabilir. Eğer sizde bu şifalı bitkinin faydalarından yararlanmak istiyorsanız mutlaka bu sebzeyi tüketmelisiniz. Doğurganlığı arttırıcı özelliği vardır. Üreme sistemine de fayda sağlar. Bu şifalı sebzenin suyunu sıkarak tüketebilirsiniz. Belki tek başına brokoli suyu tüketmek kolay olmayabilir. Bu yüzden elma suyu yada havuç suyu ile birlikte bu sebzenin suyunu tüketmek hem lezzetli hem de daha şifalı olacaktır. KANSERE KARŞI KORUMA SAĞLAR! Kanser olmak üzere birçok şifası vardır. Özellikle akciğer, mide, bağırsak, yemek borusu ve meme kanserlerine karşı tüketilmelidir. Kolon kanseri ve mesane kanserine karşı da koruma sağlar. Kısacası kanser karşıtı olarak kullanılabilir. Radyasyonun zararlı etkilerini azaltarak cilt kanserine karşı da koruma sağlar. BROKOLİ ZARARLARI VE YAN ETKİLERİ NELERDİR? Brokoli zararı olmayan bir bitkidir. Fakat tabii ki herşeyin fazlası zarardır. Hiçbir bitkiyi haddinden fazla tüketmemek gerekir. Bu şifalı bitkiyi de fazla tüketirseniz vücudunuzdaki iyot emilimini azaltır. Bu yüzden çok aşırı miktarda tüketilmemesi gerekir. BROKOLİ NASIL TÜKETİLEBİLİR? Bu şifalı sebzenin yemeği yapılarak tüketilebileceği gibi suda haşlama yöntemiyle, salatalarda yada turşusu yapılarak dahi tüketilebilir. Özellikle kırmızı et ile birlikte tüketilirse çok yarar sağlar.
KİLO VERİYORUZ
Başlığı “Kilo vermek” olarak seçtim, böyle deyince dikkatinizi çekmiştir. Aslında asıl konumuz kilo değil, gıdaya karşı İRADE göstermek olacak. Tabi ki bunu haftada birkaç gün denerseniz, kiloda verileceği doğrudur. Kilo vermek bu uygulamada doğal yan ürün olacaktır. Yarın İRADE ile deneme yapacağız. Konumuz İRADE ve tüm beyazyol okuyucularının aktif katılmasından mutluluk duyacağım. İrade göstermek her konuda olabilir. Bizim konumuz ise, yemek konusunda irade göstermek olacak. Bununla başlayalım, sonra başka konularda da irade kullanmayı deneriz. Benim kişisel olarak uygulayacağım şekli söyleyeceğim, siz kendinize göre yiyecekle olan irade denemenizi, kendinize en uygun olacak şekilde yapabilirsiniz. Deneme şekliniz kendinize göre olsun. İrade denememiz yiyecekle başlayacak, bu konu insanlar için, hele de bu mevsimde çok önemli olduğu için buradan başlıyorum. Kendi adıma, benim gıdalarla aram iyidir. Yemek konusunda kendimce bir dengem vardır. Yani çok zayıf sayılmam, hafif balıketli gibi görünsem de, ben 38 beden giyerim, ufak tefek bir kadınım, bu benim için uygun kilodur. Neden uygun, çünkü bu bedende hareketlerimle rahat ve uyumluyum. Bazılarının bedeni 40-42-44-46 olabilir ve kendini iyi hissediyordur, hareketleri uyumludur, buda uygundur. Besinler konusunda İRADE denemesi yapacağız ve bunun amacı kilo vermek falan olmayacak. Kilo vermek bunu yaparken sadece bir yan ürün olacak. Denemek istediğimiz şey, gıdanın bize değil, bizim gıdaya hükmetmemiz olacak. Konumuz bu. Ben denememi hurma, ceviz ve zeytinle yapacağım. Kendime bunları uygun buldum. Nedeni ise şöyle, öncelikle bu üçünü de severim, ayrıca; CEVİZ; yağlı, yararlı, doyurucu, tok tutucu, bedenin sağlığı için uygun bir besin. HURMA; içinde hem karbonhidrat, hem yağ, hem protein var. Besleyici, tok tutucu bir besin. ZEYTİN; Tanrıların gıdası, hem yararlı, hem tok tutucu ve beden için yararlı bir besin. Gelelim nasıl yapacağımıza; Yarın kendime 8 hurma 8 zeytin 4 ceviz yeme hakkı veriyorum (Bu sayılar en fazla alacağım miktar olacak). Yarın 24 saat içinde bedenimin hakkı bu, bunlarla idare edecek. Bu arada su çay kahve şimdilik serbest olacak. Deneme konumuz, katı gıdalar, sıvılar değil. Yeri gelirse sıvı konusunda da yaparız. Neticede bedenin değil, karar bizim olacak. Bunu bir gün yapıp ara verip, sonrasında istediğimiz bir gün tekrar deneyebiliriz. Belki de iki gün üst üste deneyip ara vereceğiz, gidişe bakacağız. Bu arada yapabiliyorsanız şunu da yapmanızı öneririm; sabah kalktınız bir kahveyle bir hurma veya bir ceviz bir zeytin yediniz diyelim. Arada saat konusunda da irade göstermeyi deneyin. Bir sonrakini örneğin iki saat sonra yemeyi seçin. Yani 24 saatte alacağınız miktar zaten belli, onun aralıklarını da irade ile kontrol etmeyi deneyebilirsiniz. Verdiğim sayılar 24 saat içinde en fazla alacağımız miktar olacak. Tabi daha azının yeterli olduğunu düşünürseniz oda olur. Bu arada isterseniz bu sayı az derseniz, başlangıç sayısını kendinize 24 saat için uygun olacak kadar artırabilirsiniz. Burada önemli olan öncesinde bir karar almak ve İRADE göstererek alınan karara uymaktır. Bunu ara ara yapınca kilo vermek doğal süreç olacaktır. Yine belki sizin için uygun gıdalar sebze, meyve, kuruyemiş, peynir veya yoğurt olacak, buna kendiniz karar verin. Üç tane uygun gıda seçin ve miktar ayarlayın, olabilir miktarınızı seçin ve başlayın. Bir gün yaptınız, başardınız, İRADE gösterdiniz. Belki iki gün ara verip tekrar bir gün denersiniz. İki günde bir istediğiniz besin ve miktarla farklı bir şekilde tekrar deneyin. Besinleri seçerken sizi tok tutacağını düşündüğünüz, sevdiğiniz, sağlıklı üç besini seçin. Bedenler bunun kıtlık olmadığını anlayacak, çünkü sonraki gün tekrar istediğini yiyebilecektir. Bizim yapacağımız ise, İRADE ile bedene hakim olmak olacak. Bedenler saygı göstereceğimiz dünya deneyimini sağlayan araçlarımız. Onlar çok kıymetlidir. Bununla birlikte BEN SADECE BEDEN DEĞİLİM. Bedenim normal işleyişini kendi bilir, yinede bedeni yönetenin BEN olduğumu bilmelidir. İRADE sahibi olan BEN’im, bunu bedene bilmiyorsa öğretecek olanım. Evet kolay gelsin ve eğlenceli olsun bu demememiz, bir planımız beklentimiz yok, deniyoruz, bu arada gün içinde nasıl hissettiğimize de bakalım. Keyfimiz yerinde olsun yani unutmayalım. Yazan: Aydek Sultan Özdemir
http://www.beyazyol.com/lists/kilo-veriyoruz/210
İSTEDİM YAPTIM
Bir şeyi yapıyorsanız sadece istediğiniz için yapın. Hele sevgi, sadece siz istediğiniz için sevin. En kolayı bu, yoksa her şey zor. Kimse bir şeyi yapmaya mecbur değil. Mecburiyetten yaparsanız, Sürekli suçlamada olursunuz. ‘Ben yaptım, o yapmadı’ ‘Ben sevdim, o sevmedi’ dersiniz. Hep mutsuz olursunuz. Neden çünkü yapan siz olmadınız. Size zorla yaptırdılar. Ha bire suçlama enerjisinde olursunuz. Bu durumda sadece kendi enerjiniz düşer. Sadece kendiniz istediğiniz için yapın, Karşınızdakini rahat bırakın, zorlamayın. Kendiniz istediğiniz için yaparsanız, Sorumluluk sizde olduğu için, Sonuç ne olursa olsun, Bu konudan siz öğrenirsiniz. Sadece kendi yaptığınız işin bilgisini alırsınız. Bir şeyin bilgisini alırsanız, Bir dahaki sefere daha iyi yaparsınız. Artık bilgi sizdedir, siz bilensiniz. Suçlanacak kimse yoksa Siz istediğiniz için yapar, Siz öğrenirsiniz. Yaşadığınız olayın güzel duyguları da yanınıza kar kalır. ‘İstedim yaptım’ derseniz, Her zaman kazanan sizsiniz. Yazan: Aydek Sultan Özdemir
http://www.beyazyol.com/lists/istedim-yaptim/212
İYİ BİR HOCANIN SIRRI
İyi bir ÖĞRETMEN’ in sırrı; 1-O, öğrencisinin kendinden ileride olmasını ister, bundan gocunmaz. 2- O, daima sendeki iyi olanı çıkartır, bundan mutluluk duyar. 3-O aslında o kadar kırılgandır ki, bu nedenle sınırları ve prensipleri vardır. Bu prensipler hem onu hem öğrenciyi korur. 4-Hani hep söylenen bir laf vardır; iyi öğretmen seni serbest bırakır kendine bağlamaz. Bunun ise ilk kısmı doğrudur, yani serbest bırakır. İkinci kısmı ise ancak sen tek başına yürümeye başlayınca olabilir. Bunun kararı tamamen öğrencidedir. Yani öğretmen gerçekten serbest bırakır ve öğrenci belli bir dönem o yörüngede olabilir. Yani iyi bir hocanın yörüngesinde olmak sorun değildir. Aslında herkes hem kendinin, hem bir şeylerin yörüngesindedir. Ne zamana kadar; ta ki kendi bir merkez oluncaya kadar. Merkez olduğun anda zaten tamamdır. Her atomun bir merkezi bir de etrafında elektronları vardır. Elektronlar, merkeze bağlıdır, aynı zamanda kendi merkezine de bağlıdır. Tıpkı Dünya gibi, hem Güneşin etrafında döner hem kendi etrafında döner. Dünya, güneşin etrafında dönüyor diye, ona bağımlı değildir. Bir anlamda Güneş’te başka güneşlerin etrafında döner ve kendi merkezindedir. Ve o da başka sistemlerin döngüsündedir. Bu döngüler sonsuz kere devam eder. Yani konuya geniş bakmak lazım gelir. Bu hayatta herkes hem kendi merkezindedir, hem de bir şeylerin yörüngesindedir. Yazan: Aydek Sultan Özdemir
http://www.beyazyol.com/lists/iyi-bir-hocanin-sirri/214
İRADE
Sevgili beyazyol okuyucuları bu akşam ve yarın irade ile çalışmaya devam edeceğiz. Konumuz ise “sosyal medya uygulamalarından uzak durmak” olacak. Sosyal medyayı çoğumuz kullanıyoruz. Bu çağın gerektirdiği, bazen zorunluluk olan bir konudur. Çoğumuz iş gereği bilgisayar başında çalışıyoruz. Bunlar doğal olan kısımlar. Birde bu arada, iletişim ve sosyallik adına kullandığımız uygulamalar var (facebook, twitter, mesenger, whatsApp vs vs). Bunları kullanmamız da doğal. İşin sorun olan kısmı, gereklilikler dışında, bağımlılıktan elimizin sürekli bu uygulamalara gitmesi, işte bu bir sorundur. Bunlara bağımlı olmak önemli bir konudur. Bunu düzenlemek içinse İRADE göstermemiz gerekir. Her alışkanlığa, ancak irade ile müdahale edebiliriz. Bu durumda uygulamamız belli; Sık kullandığımız bu uygulamalara, ne zaman elimiz gitse, irade ile durdurmayı deneyeceğiz. Örneğin 10 dakikada bir bakıyorsak, bunu 1 saate çıkartacağız. Herkes kendi süresini biliyordur. Kaç saat eliniz telefonlarınızda bu uygulamalara bakmadan geçebilir. Tüm gece bakmadan durabilir misiniz? Evet konumuz İRADE, buyurun başlıyoruz, bakalım ne kadar yapabiliyoruz? Bakalım iradelerimiz ne kadar güçlü göreceğiz. Kolay gelsin herkese.. Yazan: Aydek Sultan Özdemir
http://www.beyazyol.com/lists/irade/215
BU BİR DÜŞ
Size “Bütün bunlar bir düş” desem, ne derdiniz? Siz bana bunu deseydiniz ben şunu derdim “Düş’tüm ise kalkayım”. Şaka bir yana, şunu bir düşünün "Bu bir düş" ise, o vakit düşten uyanmak gerekir. Neden çünkü düş ise, illaki uyanılır. Bu durumda şunu sorabiliriz “Eğer bir düşte isek nasıl uyanacağız?”. Bunu bende kendime sordum. Aslında cevap muhtemelen çok basit derken, gelen cevap şu; “Hiç sabah uyanırken, nasıl diye soruyor musunuz?” Bu doğru nasılı belli o halde, gece gördüğümüz düş ile ilgili “Bu bir düş” demiyor muyuz? Yani gördüklerimizin ‘düş’ olduğundan şüphemiz yok ve düşten nasıl uyanacağız diye bir sorumuz yok. O vakit bugünkü çalışmamız çok basit ve eğlenceli, iyi veya kötü bile desek her yaşadığımızı sadece bir düş olarak göreceğiz. Bu durumda cümlemiz belli “BU BİR DÜŞ”.. Gün içinde mümkün olduğu kadar her yaşadığımıza bu gözle bakalım; “Bunlar bir düş, GERÇEK değil”. Bunu hissedersek, ortaya şöyle bir durum çıkıyor; “Aslında biz bu düşe müdahale edebiliyoruz”. Günlük hayat içinde yaşadıklarımıza gerçekten müdahale edebiliyoruz. O zaman şunu fark edin “Biz gerçekte, yaşıyoruz dediklerimizi, sadece o konuda öyle düşündüğümüz için yaşıyor olabilir miyiz?” Bu çok komik olurdu, sanki kozmik bir şakanın içinde gibi olurduk. Belki de bu doğru. Biz muhtemelen “DÜŞLENENLERİ YAŞAYANLARIZ”.. Bir düşünün, acıyı kederi, sadece düşlediğimiz için yaşıyoruz.. Bu çok komik olurdu.. O vakit şimdi sadece “BU BİR DÜŞ” diye fark edelim. Bunu bir dönem yaptıktan sonra, “DÜŞLENENLERİ, DÜŞLEDİKLERİMİZİ YAŞIYOR” olabileceğimizi keşfedeceğiz belki de. Deneyelim bakalım ne çıkacak, rast gelsin herkese.. Yazan: Aydek Sultan Özdemir
http://www.beyazyol.com/lists/bu-bir-dus/217
OTOMATİK DAVRANIŞLAR
evgili beyazyol okuyucuları bu akşam, geçen hafta fark ettiğim bir konuyu paylaşmak istiyorum. Konu çok basit görünüyor ama davranış şeklimi görmem açısından bana çok anlamlı geldi. Konu şuydu; Makyaj temizleme pamuğumu farklı bir marka aldığım için, her zamanki yeri uygun olmadı, bende farklı bir yere koydum. Koyduğum andan itibaren olan ise, pamuğu kullanmaya ne zaman ihtiyacım olsa, hep elim otomatik eski yerine gidiyordu. Sorgusuz sualsiz eski yere, otomatik elim uzanıyordu. Sonra hatırlayıp yeni yerine bakıyordum. Bu çok basit bir alışkanlık, tavır gibi görünebilir. Aslında basit olduğu doğru, bir yandan da hiç basit ve önemsiz değil. Nedeni ise şu; Bu kadar basit bir konuda zihnim ve bedenim otomatiğe bağlanmış. Düşünün 1 haftanın sonunda nihayet, pamuk alacağım zaman, yeni yerine bakmayı başarabildim. Bazı eşyaların yerini sabit tutmak, bazı durumlarda, bazı kişiler için çok uygundur. Örneğin Alzheimer hastalarında, Parkinsonda, yaşlı insanlarda ya da alışkanlık değişikliğinin zorlayacağı ruhsal hastalıklarda evde eşyanın yeri pek değiştirilmez. Kişinin zorlanmaması için bu uygun olandır. Normal sağlıklı bir insan için ise, buna gerek yoktur. Hatta değişiklik iyidir, çünkü beyni otomatik davranmaktan korur. Bu beyin nöronlarını canlı ve aktif tutar. Otomatik davranıştan çıkmak beyin sağlığı için uygun bir tavırdır. Tabi kişinin bilinçlenmesi adına da otomatik davranıştan çıkmak uygun olanıdır. Bu tür davranışlarımızı fark etmek önemlidir, bizi robotlaşmış tavırdan korur. Bilincimizin yaptığını fark etmesini sağlar, otomatizmadan çıkmamızı kolaylaştırır, bizi canlandırır. Bu durumda bunu deneyelim; Elinizin altında sürekli kullandığınız eşyalar, bardak, tarak, kalem, çanta vs vs en azından birkaçının yerini değiştirelim. Beynimizi şaşırtalım. Onu canlı ve uyanık tutalım. Bu tavır beyne yeniyi öğretmenizi ve otomatizmayı görmemizi sağlar. Hem elimizi atıp, aradığımız eşyayı o anda bulamadığımızdaki tepkimizi görmekte çok ilginç olabilir. Kolay gelsin herkese.. Hazırlayan: Aydek Sultan Özdemir
http://www.beyazyol.com/lists/otomatik-davranislar/219
SEVGİ ALANI
Sevgi, Metafizik bir değerdir. Sevgi, dünyanın yapıtaşıdır. Burada bahsettiğim SEVGİ duygusu, kişisel olarak sevgililik falan değil, her şekliyle eş, sevgili, dost, çocuk, ebeveyn, bitki, hayvan, canlı, cansız tüm hepsinin temelinde var olan SEVGİ hali. Çünkü temelde bu hal, tektir. Aynı kökten çıkan ağaç dalları gibidir. Ağacın kökü sevgidir. Dallar, sevginin değişik ifadeleridir. Sevgiyi herkesin tarifi, yorumu farklıdır. Nedeni ise onun metafizik bir değer olmasındandır. Metafizik alanı herkes kendi algısı kadar tanımlayabilir. Herkes sevildiğini veya sevdiğini kendi kriterleri ile anlar. Birinin sevildiğini anlaması için bol hediye alması gerekir, başka birisi kendine zaman ayrıldığında sevildiğini anlar, bir diğeri söylediklerinin dinlenilmesini ister ve o zaman sevildiğini anlar, biri bol temasla anlar. Bunların hepsi anlayış farkıdır. BİR olanı herkesin değişik görüş şeklidir. Benim için SEVGİ nedir? Sevgi “kendimi teklifsiz hissettiğim alandır.” TEKLİFSİZ ALAN nedir? Kendimi saklamadan ifade edebildiğim, neysem o olduğum, samimi, dürüst olduğum alandır. Teklifsizlik alanı, şu değildir; laçkalık, saygısızlık, değersizlik değildir. Tam tersine “Teklifsiz hissettiğin alanda” çok derin bir saygı, emek, şefkat, değer vardır. Teklifsiz hissettiğin alanda, insanın orijinal varoluş hali vardır. Yani Teklifsiz hissedilen alan; Şefkat, değer verilme, sevgi içerir. Yani Sevgi alanı; Şefkat, değer verilme, teklifsiz alandır. Bu hal; samimiyet, dürüstlük, emek ister, olduğun gibi olmayı gerektirir. Sevgi; emek ister, özen ister, değer ister. Netice sevgi, çok sıradan gibi olan ve aslında en özel şeyleri ister Yazan: Aydek Sultan Özdemir
http://www.beyazyol.com/lists/sevgi-alani/220
ARZULAR NASIL GERÇEK OLUR?
Evvel zaman içinde küçük bir kasabada Geppetto adında yaşlı bir oyuncakçı yaşarmış. Geppetto iyi kalpli bir adammış. Tahtadan oyuncaklar yaparmış. Yaptığı oyuncaklar, çok canlı ve gerçek gibi olurmuş. Çünkü o işini çok severek yaparmış, işine yoğunlaşırmış. Belki de, bu iyi özelliği onun bir yandan da eksik yanlarına neden olmuş. İşine çok yoğunlaşınca, diğer konuları unutmuş. Bir gün gelmiş Geppetto, çocuğu olmadığı için üzülmeye başlamış. Bu önce bir üzüntü iken, sonra kalbinde bir istek, arzu olmaya başlamış. Sonrasında olansa şu; gönlündeki bu arzu ile yeni bir oyuncak yapmak için ormana ağaç kütüğü aramaya gitmiş. Ormanda olansa şu; gönlündeki arzu güçlü olduğu için, onun zihnen farkında olmasa bile, ormanda canlılığa en uygun kütüğü karşısına çıkarmış. O kütükten, gönlündeki çocuk arzusu ile yeni bir kukla yapmış. Bu yaptığı kukla çocukta, ilk defa gönlünde yeni bir arzu varmış. Bu arzu ile yapmış ve yaparken kuklası konuşmaya başlamış. Bu konuşan kukla oğlana isim vermiş, gönlünün istediği çocuk o gibi sevmiş, övmüş, ilgilenmiş. Bu hayatta, arzularımız oluşmaya başlayınca onlara emek vermemiz gerekir. Sevgimiz şefkatimiz değer vermemiz ile gönlümüzün isteği giderek olgunlaşır. Geppetto içinde böyle olmuş. Gelelim tahta Pinokyo’ya; onun bir kütük iken arzusu, canlılığı daha yoğun hissetmekmiş. Canlılar bir şeyleri öğrenirken deneyim içinde bazen şaşırırlar, yanlış yaparlar, yalan söylerler, hata yaparlar. Bunlar çok doğaldır. Pinokyo’da böyle yapmış. Hataları olmuş. Yinede pes etmemiş, tekrar denemiş, iyi olmak için çaba göstermiş. Gerçek emek ve çaba mutlaka görünür. Pinokyo’nun samimi tavrı, onun yaptıklarını samimiyetle düzeltme arzusu, netice vermiş. Samimi ve dürüst arzu, zamanı da uygunsa, her zaman evrenden karşılık bulurmuş. Evrenin enerjiler, İyilik perisi olarak şekillenmiş ve Pinokyo’nun gerçek bir çocuk olmasını sağlamış. Gerçek bir insan olmak için, kalbin olması gerekliymiş. Diğerleri başka canlılarda da olabilirmiş. Bu nedenle Pinokyo’ ya bir insan kalbi verilmiş. Bu masaldaki perinin size aktarmamı istedikleri ise şöyle; Gerçek arzu ve istekler kalpten yapılır. O arzuyu taşıyan kalbin samimi olması, temiz olması önemlidir. Temiz bir kalple arzulanan gerçekleşir. Arzuların bir sırrı da şu imiş; Her arzu gerçekleşmek için kendi zamanını ve mekanını beklermiş. Bunun nedeni ise, dünyada yaşıyor olmamızmış. Dünyada yaşarken arzu, şekilleninceye kadar bir zaman istermiş ve o arzulanan şeyin oluştuğu birde mekan varmış. Her ortam, zaman uygunsa bile, o arzunun oluşmasına uygun olmazmış. Ve son olarak perinin dediği şu ki; Sizin gönülden istediğiniz her şey, kendide bunu istediği için karşınıza çıkarmış. Gepetto’ nun arzusu gerçek bir çocukken, kütüğün arzusu da gerçek bir çocuk olmakmış. Son olarak Peri dedi ki; Rahat olun, olacak olanı sıkıştırmayın, siz isteyin, yapacağınızı yapın. Olacak olanın önünde kimse duramaz, bunu bilin.. Yazan: Aydek Sultan Özdemir
http://www.beyazyol.com/lists/arzular-nasil-gercek-olur/221
OLASILIK
Bir kadını mutlu etmek istiyorsanız, boynundan öpün. Ellerini avuçlayıp nefesinizle ısıtın. Saçlarıyla oynayın, öperken koklayın, sıkıca sarılın, sadık olun. Hiç bir kızı onun yanında övmeyin, baba evindeki rahatlığı sağlayın. Kollarınızın arasına aldığınızda, oraya ait olduğunu hissettirin. Sıkıca sarılın o kadına. Ve emin olun ki tipinize bakmadan size aşık olacaktır. Size getiren ayaklarını sevin, size umut dolu bakan gözlerini sevin, üstünüze sinecek kokusunu sevin. Kalbinde konulduğunuz makamı sevin, Çekingenliğini, utanışını izleyin. Ve tüm bunlardan sonra o kadının her şeyi ile size ait olduğunu anlayacaksınız. Yazan: Gülçin Kok https://clovecigarette76.wordpress.com/2016/06/09/olasilik/
http://www.beyazyol.com/lists/olasilik/223
ON ÖNERİ
1-Kimse size, kendisiyle ilgili bir şey sormadan danışmadan, akıl vermeyin. 2-Sizden bir şey yapmanızı istemeyen birine bir şey yapmayın. Kişi istemeden yapılan şey, ikrama geçmez, iyilik sayılmaz unutmayın. Önce talep olsun, o talebe cevap verir veya vermezsiniz siz bilirsiniz. 3-Bir konuda biri fikrinizi sordu, bildiğinizi söylediniz. Dinlemedi veya uygulamadı. Bunda sorun yok, tekrar sordu fikrinizi dinlemedi. Bunun devam etmesine izin vermeyin. Bir yerde kesin. Buna devam ederseniz, kendinizi değersizleştirirsiniz. Enerjinizi gereksiz harcarsınız. 4-Her bildiğinizi sandığınızı sürekli konuşmayın. Bilmek kıymetlidir, bildiğini uygulamak ise gerçekliktir. 5-Bildiğinizi sandığınız bilgilerin, en güzel görünür olduğu alan, yaşamınızdır, unutmayın. 6-Bilgi, yaşamda geçerliliği varsa anlamlıdır. 7-Bir işinize yaramayan bilgi yüktür, onu gereksiz taşımayın. 8-İçinizdeki her şeyi ortaya dökmeyin. Bazen onlar olgunlaşmak ve yola girmek için kuytuluk ister. Bırakın içinizde kalsın. 9-Dert gördüklerinizi herkesle paylaşmayın. Dert sadece DERTTAŞ’ a anlatılır unutmayın. 10-İyide kötüde, her şey değişir dönüşür, sabit kalmaz, rahat olun. Yazan: Aydek Sultan Özdemir
http://www.beyazyol.com/lists/on-oneri/224
GÖNÜL BAĞI
Bir gönül bir gönüle bağlanınca, orada olan sürekli bir akıştır. Aslında olmayan mesafelerden bağımsız, sürekli bir enerji akışıdır. Bu hissedilebilir bir akıştır. Gönüller arasında akış bir kez oluşunca, bu genelde iki yönlü olur. Bazen başı sonu yönü belli olmayan, sadece bir akış alanı; bazen bir tarafa daha yoğun akan, bazense diğer tarafa yoğun akan bir akıştır. Çift yönün içinde aslında TEK olan bir yoğunluktur. Samimi bir bağ ile onun samimiyetini hissedeceğiniz bir alandır o. Eğer biri gerçekten gönüldeyse, gönül o gönüle bağlandıysa, bir gün gelir şunu fark edersiniz; onu sadece hissetmek istemeniz yeterlidir. Kurduğunuz gönül bağından bakınca, düşününce, hissedince, onun nasıl olduğunu anlayabilirsiniz. Hatta onun ne düşündüğünü, ne yaptığını hissedebilirsiniz. Kesin olan şu, gerçekten biriyle gönülden bağlandıysanız, görmeseniz de onda her şey yolunda mı bunu bilirsiniz. Bunun ne kadar kıymetli olduğunu yaşayınca anlarsınız. Sonsuz önsüz arkasız bir alandır o, gözle görülür, kulakla duyulur, elle dokunulur, tadılır bir alandır. Dış beş duyunun aynını, iç beş duyu ile orada hissedebilirsiniz. Zaman içinde o kadar yoğun ve belirgin olabilir. Bu alanın güçlenmesi, karşılıklı emekle, şefkatle, zarafetle, sabırla olur. Bu bağ anne ile çocuk arasında, kardeşler, yakın dostlar, eşler, sevgililer arasında olabilen bir bağdır. Çoğu zaman fark etmeyiz, dikkat edersek hissederiz. En tipik olan anne çocuk arasında olandır, derin bir hissediş alanıdır. Evet bunu hissetmeye emek verebilir misiniz? Herkes bunu deneyebilir, güçlendirebilir. Bunu sevdiklerinizle, GÖNLÜNÜZDE OLDUĞUNU hissettiklerinizle deneyebilirsiniz. Bakalım ondan geleni, içsel beş duyu ile algılayabilecek misiniz? Bu öyle derin bir hissediştir ki, bazen kendiliğinden gelişen, siz ne olduğunu anlamadan başlayan, gönlü gönüle bağlayan derin ve güçlü bir enerji alanıdır. Bazen de, sizin vereceğiniz emek ve sabırla güçlenecek bir alandır. Eğer biriyle aranızda bu bağ varsa, başkalarına onunla ilgili bir şey sormanıza, şüphe duymanıza gerek kalmaz. Çünkü o alan, şüpheye izin vermez, TEK GERÇEĞİN algılandığı bir alandır. Bu alanın geliştiğini bilirseniz, onunla ilgili her sorunuzu direkt, GÖNÜL BAĞI alanınıza sorabilirsiniz. Gözünüz kapalı, gönlünüze sorunuzu, şüphenizi siz sorun, o alandan direkt cevabı alırsınız. Aldığınız cevaba güvenin, acabalara düşmeyin. Unutmayın, gönül bağı güvenle güçlenir. Ve en önemlisi bu cevaba neden güvenin biliyor musunuz? Herkes birbirini kandırabilir, yalan söyleyebilir, oysa iki gönül arasında sadece doğru ve dürüst konuşma olur. Gönül, gönüle her an samimi olur. Gönül, gönüle yalan diyemez, gönül bağı alanı, saf masumiyetin olduğu alandır. İçine başka kimsenin giremeyeceği, saf masum alandır. Denemenizi öneririm, çok derin ve güçlü ve eğlenceli bir hissediştir. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 24.6.2016
http://www.beyazyol.com/lists/gonul-bagi/225
KAZAN DAİRESİ
Alt endokrin bez bölgeleri; 1.Endokrin bez; Adrenal bez-böbreküstü bezleri 2.Endokrin bez; Testis ve yumurtalıklar-cinsel salgı bezleri 3.Endokrin bez; Pankreas bezi-solar plexüs bölgesi Bu üç alan, bedenin alt bölgelerini temsil eder. Bedenin alt bölgelerinden yukarıya doğru çıktığımızda, yukarı bölgelerin kendisi veya organları hakkında konuşmamız, buraların sorunu varsa anlatmamız her zaman daha kolay olur. Bedenin temeli olan alt kısımları ile ilgili konuları konuşmak, çoğumuza zor gelir. Onların sağlık sorunlarını bile konuşamayız. Oysa onlarda bedenin sadece bir bölümüdür, temel yapısıdır, hani bir anlamda binanın zeminidir. Tüm beden gibi onlarında görülmeye ihtiyacı vardır. Bu dünyada yok sayılmak hoş değildir. Şöyle düşünün bir bina ne kadar havalı olursa olsun, onun bir ‘kazan dairesi’ vardır. Binanın ısınmasını sağlar. Veya binaların bir temeli vardır. Binanın görünür yüzü, bu temel yapı üzerine kurulur. Temel sağlamsa bina sağlamdır. Veya kazan dairesi düzgün çalışıyorsa, binanın enerjisi, ısısı da düzgün akar. Buradan devamla, beden bir bütündür. Onun bazı bölümleri kötü kalitesiz, bazı bölümleri mükemmel olamaz. Aşağı düzgün çalışırsa, yukarıda güllük gülistanlık olur. Alt beden bölgeleri iyi çalışırsa, enerjisi düzgün akarsa, kalp ateşini düzgün tutar, boğaz havasını korur, beyin sağlam çalışır. Bedenin alt bölgeleri aşağılanacak, küfür edilecek alanlar değildir. Onlar bütünümüzün, kendi görevlerini yapan parçasıdır. Netice; her zaman ve her yerde “Aşağısı nasılsa yukarısı da öyledir”. Tüm sistem ve beden bir bütündür. Her parçamız aynı özeni ve sevgiyi bekler ve hak eder. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 26.6.2016
http://www.beyazyol.com/lists/kazan-dairesi/226
DOYUMSUZLUK
Doymak ve doyumsuz olmak nedir, ne olabilir, neden doymayız? DOYUMSUZLUK nasıl bir enerji alanı? O nedir, neden olur? Bugün konum bu, aslında hepimiz bazı konularda, bazen pek çok konuda doyumsuz oluyoruz. Bazen yemeğe, bazen paraya, sevgiye, ilgiye vs vs bir şeylere doymuyoruz. Birde fesatlığa, kötülüğe, dedikoduya, harisliğe doymayanlar var. Ben ilk kısım üzerinden gideceğim. Neden doymuyoruz, doyumsuzluk yapıyoruz? Meşhur ‘BİN YIL YAŞAYAN KRAL’ hikayesi vardır. Kralın 10 tane erkek çocuğu varmış. Hayata, dünya nimetlerine doymazmış. Ölüm meleği ona ilk olarak 100 yaşlarında gelmiş. 100 yıl iyi bir ömür olduğu halde, kral gitmek istememiş. Ölüm meleğine demiş ki ‘Ben daha yaşamak istiyorum. Yaşamaya doyamadım. Madem benim sülalemden birini alacaksın, oğullarımdan birini al’. Ölüm meleği kabul etmiş ve babasının yerine ölmeyi kabul eden en küçük oğlanı alıp gitmiş. Ölüm meleği her geldiğinde kral ‘Zaman ne çabuk geçti, ben daha dünyaya doymadım’ dermiş. Her yıl bu şekilde gidip gelmelerle 10 oğlu da ölmüş ama kral hala yaşamaya doymamış. Sonunda kral anlamış ki dünyanın zevklerine doyum olmaz ve ne kadar kaçsa da, dünya geçicidir. Ölüm meleğiyle gitmeyi kabul etmiş. Son sözü de şu olmuş; ‘Biri ile bini arasında fark yok. Birinden öyle tat alınki, bine gerek olmasın.’ Hikaye işte bu. Neden biri yetmez ve doymayız? İşin sırrı şu; Biz bin tane var sanırız, oysa hepsi yansıma, zaten olan BİR tane. Bir olanı, çok gördüğümüz içinde hepsini tatmak isteriz. Oysa Bir olanı anlasak, onun sırrına varsak, bin taneyi de bileceğiz. O BİR içinde gerçekten olabilsek, gerçekten tam olacağız. Bir olanın hazzını alabilmek için orada olmamız gerekir. Ne yapıyorsak orada olmak. O zaman haz neşe ışık içinde olabiliriz. Alıcı olur ve BİR içinde olan canlılığı pırıltıyı fark ederiz. Canlılık için TAM olduğumuzu fark etmemiz gerekir. Tam olduğumuzu anlarsak, canlı oluruz. Biz her anda ÇİFT haldeyiz TAM haldeyiz. Eksik değiliz, tam olanız. Bizler Bir olandan TAM olandan gelen yansımalarız. Hayatımızın hiçbir anında eksik, yarım olamayız. Böyle düşünmemize neden olan beynin dünya yaşamını sürdürmemizi sağlayan kısımlarıdır. Nedense bize eksik, yarım olduğumuzu, hiç doymayacağımızı, her şeyin yetersiz ve az olduğunu, sevilmeyeceğimizi düşündürtür. Gerçek olan ise; Her şeyin yeterli, bol, tam olduğu ve bizim hep sevilen olduğumuzdur. Örneğin sevgi; Herkes birbirini değişik şekillerde sever ve TAM sever. Oysa biz, kralın hikayesindeki gibi, bazen yeterli görmeyiz. Sevginin birimi, sayısı yoktur. Sevgi, sevgidir. Biz dünya yaşamının getirdiği çeşitli nedenlerle hep şüphe içinde oluruz. Şüphe, yeni şüphe alanlarını çeker ve ‘Bak ben demiştim’ dersiniz. Oysa çoğu şey zaten siz dediğiniz ve istediğiniz için olur. Sevgi; eksik, yetersiz olamaz. Ne kadar geliyorsa onun devamlılığını sürdürmek doğru olandır. Nedeni basit, duyguları herkesin veriş ve alış ölçüsü farklı olabilir. Biri çok yoğun verir, birinin kapasitesi ne kadarsa o kadardır. Bunu zorlayamazsınız. Var olanın akışını kapamamak önemlidir. Bırakın ne kadarsa o kadarı size aksın, önünü açık tutun. Gelelim gıda konusuna; Yediğimiz şeyin biride aynı, binide aynıdır. İkinci börek, ikinci tabak, ilkinden farklı değildir. Böyle sanmamızı zorlayan, bizim dünya yaşamındayken zorlayıcı olan, şüpheye düşmemize neden olan zihinsel kısmımızdır. Zihnin ölümlü olduğunu bilen, bu yüzden korkan, sürekli fazlasını elinde tutarsa ölümsüz olacağını sanan, sanal kısmıdır. İşin aslı, o gerçek değildir ki, ölümsüz olsun. Gerçek olan olsa, bunu bilir ve şüphe etmez. Tat ve haz almak sayılardan bağımsızdır. Varsa bol olunur, dünya nimetleri her konuda sınırsızdır. Kıtlık bizim zihnimizdedir. Az veya çok olanın ötesinde, zaten hepsi BİR olandır. Hepsi BİR olandan yansır. Yani biri ile bini aynıdır. Netice her şeyin biride binide aynıdır. Damlada okyanus da aynı bilgiyi içerir, aynıdır. Bir lokmayla bir hırkayla da hayat olur ve aynı tadı verir. Konu sevgi ise, onda zaten sayılar ve miktarlardan bağımsız bir oluş hali vardır. Sevginin birimi miktarı sayısı olmaz. Sevgi damlada olsa, okyanusla aynı olandır. Sevgi zaten her yanımızda vardır. Bu yüzden SEVGİ insanı daraltmaz, genişletir. Gerçek sevgi insana alan bırakandır. Her şeyin biride binide aynıdır. Ancak bunu bilirsek doyarız. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 4.7.2016
http://www.beyazyol.com/lists/doyumsuzluk/231
BİNBOĞA'LAR ve IŞIK DAĞI
Bu akşam konum dağlar ve özel olarak Binboğa dağının bir kolu olan IŞIK DAĞI. Binbir bitki örtüsü ve değişik vahşi hayvanlarıyla adını hep bildiğim, uzaktan tepesini yılda bir gördüğüm, yıllardır hayallerimi dolduran bir dağ tırmanışıydı. Işık dağı için güzellikleriyle birlikte hep söylenen ise, çıkmanın zor olduğuydu. 2950 m yükseklikte bir dağ, tabi ki ciddi bir çıkıştı. Gelelim haftanın mucizesine, hayalim gerçek oldu, ben Işık dağının yolcusu oldum. Orda benden izler, bende Işık dağından izler kaldı. Artık bir parçam, Işık dağı oldu. Binboğa dağları, Avşar’ların konakladığı dağlar ve Avşar’lara nerelisin denince; “Keklik öten, kekik biten yerdenim” derlermiş. İşte Binboğa dağlarının bir bölümünün adı olan Işık dağı da, bu “Keklik öten, kekik biten” diyardı. Anlatılacak çok şey var aslında, gözlerim bu güzellikleri gördü, kulaklarım duydu, burnum kokladı, ellerim dokundu, ben tattım. Bunların bilgisi zamanla bende oturacaktır. Bugün genel olarak birkaç şey paylaşayım istiyorum. Işık dağına çıkışımız 20 kişilik bir ekiple oldu, dağda bir gece kaldık ve inişle birlikte 3 günlük bir yolculuk oldu. Ekipte profesyonellerin olması işi kolaylaştırdı. Dağa tırmanış yaklaşık 12 saat sürdü. Beraberimizde eşyaları taşımak için 2 eşek ve bir katır vardı. Dağ havası ve kokusuyla muhteşem bir yolculuk oldu. Dağa çıkış sırasında sürekli önüme bakarak yürüdüm. Adımlarımı doğru atmak için, algım sürekli bir metrelik bir alanda oldu. Dağa çıkınca ise tüm kilometrelerce alan önümdeydi. Çıkarken dar alandan baktığım için ben büyüktüm ve çıkınca baktığımda ben küçük dağ büyüktü. Ben bir insan olarak o yücelikte ufacık kalıyordum. Dağlar muhteşem yüce ve ben bir insan. Bunu düşünüp seyre dalmışken, şunu anladım; Ne dağ büyük ne ben küçük veya tersi, gerçek olan, ben gözlemlediğim için dağ vardı. Küçüklük büyüklüğün olmadığı bir alan, sadece gözleyen ve gözlenen vardı. Boyutlar anlamsızdı. İşte bu muhteşem bir andı. Dağda bol şifalı ot topladım. Sarı kantaron, kekik, dağ çayı. Bu bitkileri o yükseklikte bir düşünsenize, pırıl pırıldı. Bu arada kar suyundan oluşan bir derede ‘Dağ Nanesiyle’ çok güzel bir deneyimim oldu; “AYRIŞTIRMA deneyimi”. Suyun her iki yanında bir sürü dağ nanesi vardı. Ben sakince birine bakmaya başladım. Aklımda şu düşünce vardı; Bir dağ nanesi ne hisseder, nasıl bir yaşamı var, bundan ne deneyimi olabilir, o sadece bir dağ nanesi. Bir zaman sonra ben bakarken oda bana baktı. Sonrasında, alanda ne ben ne nane vardı. Sadece bir titreşim yoğunluğu. Algım tekrar döndüğünde anladığım ise şuydu; Dağ nanesi olarak çok şey deneyimleniyordu. Dağ nanesi rüzgarı güneşi arıyı kuşu hissediyordu, ya da onların hissini alıyordu. Suyu biliyordu, yağan yağmurun duygusunu alıyordu. Dağ nanesi olmak önemliydi, o sıradan değildi, yaşıyor ve deneyimliyordu. Birde şu önemliydi; O sıradan değildi çünkü ben onu seçip izlemiştim, onu diğer yüzlercesinden ayrıştırmıştım. Yani ben onu seçmiştim, o özel olmuştu, bende onun için farklı olmuştum. Aslında yüzlerce dağ nanesi vardı. Burada olan şuydu; Birini ve bir şeyi ayrıştırırsanız onun bilgisini alabilirsiniz ve oda sizin bilginizi alabilir. İşte bu muhteşemdi. Burada yaptığım pozitif bir ayrıştırma oldu. Bunun içinde değer verme sevgi vardı, bu güzel bir haldi. Tabi birde negatif ayrıştırma vardır. Sevgisizliğin olduğu alan, yok sayma, değersizleştirme alanı, bu zor tabi. Aslında birini seçmek, diğerlerini yok saymak değildir. Diğer dağ nanelerinin varlığını bilirsin, saygı duyarsın ve sen birini özelleştirir, ayrıştırırsın. Bu doğal olandır. Birde bile isteye bir dağ nanesinin varlığını yok saymak, işte bu negatif ayrıştırmadır ve zararlıdır. Bir dağ nanesinin ve tabi her şeyin VARLIĞI kıymetlidir. Hepsini ayrıştırıp özelleştirmezsin, bu normaldir. A-normal olan bir şeyin VARLIĞINI yok saymaktır. Bu yaratılışa ve yaradana saygısızlıktır. Ayrıştırma deneyiminden bunu anladım. Bu arada grup enerjisi ile ilgili bir şeyde söylemek isterim; Gruplarda herkes tek başına ayrı bir alandır. Birde grubun ortak bir enerjisi vardır. Bu ortak enerjinin uyumu grubu güzelleştirendir. Grup enerjisi ve sinerjisinin bilgisini hissetmek ise muhteşemdi. O yolculukta olan veya olamayan tamamen grup uyumuna bağlıydı. Çıkışta ve inişte Kör kuyu, Kavurma oluğu, Akpınar, Kapıkaya denilen yerlerde molalarımız oldu. Dönüş yolunda normalde kullanmayı sevmediğim için, şapka takmadım. Bu bir gaflet oldu, iniş sonrası yüzüm resmen güneş ve rüzgarla yanmıştı. Bu arada çıkış sırasında 3 kez yağmura yakalandık. Çok heyecanlıydı çünkü ıslanmanın ötesinde dağda şimşeklerle beraberdik. Ve gece kamp ateşi yanarken çadırlarımıza çekildik. İşin güzel kısmı hafif bir yağmur, çadırlarda uyuyuncaya kadar tıpırdıyordu. Neticede yıllardır hayalimde olan muhteşem bir deneyimdi. Herkese hayallerini gerçekleştirme fırsatları dilerim. Son olarak şunu söylemek isterim; Başkalarının deneyimlerinden öğrenmek çok kıymetlidir. Ben bunu yaparım, dinlerim ve ilham alırım. Bununla birlikte sadece gerçek deneyim içinde, o konunun asıl bilgisini alacağımı bilirim. Başkalarından öğrenirsiniz ve bunu kendi deneyim anınızda, isterseniz seçeneklerden biri olarak değerlendirebilirsiniz. Size tanıdık bir yol sunar. Başkalarının deneyimi önemlidir, bundan öğrenilir. Ve gerçek öğrenme her konuda sadece kendi deneyiminizdir. Dağ yürüyüşünün ne olduğunun bilgisini, bunu yaptığınızda bilirsiniz. Dağ size siz dağa kendinizi açarsanız, doyumsuz bir deneyim yaşayabilirsiniz. Yine neticede; Hayallerinizi siz deneyin ve tecrübesini edinin. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 11.7.2016
http://www.beyazyol.com/lists/binboga-lar-ve-isik-dagi/233
VARDIR BİR HAYIR
Olan veya olmayan için hep denilen bir söz vardır; “VARDIR BİR HAYIR”, bu akşam konumuz bu söz olacak. Hayat içinde bizler bir şeyleri isteriz veya bir şeylerden kaçarız, istemeyiz. Neticede bir şeyler olur. Bu şekil alan şey, bazen istediğimiz bazen de istemediğimizdir. Dışarıdan görünen budur. Aslında büyük planda ise olan, şekillenen şey; Tam en uygun olandır. Bazen birine istemediğimiz kırıcı bir söz söyleriz veya davranışta bulunuruz. Sonrasında üzülürüz, olmasaydı deriz. Oysa olduğuna göre, bu uygun olandır. Her zaman her şey bizim irademiz dahilinde değildir. Olmasına ihtiyaç olana, VESİLE olmuş olabiliriz. Bunu ilk anda anlamayabiliriz. Örneğin kırıcı bir söz ettiğimiz kişinin, bunu duymaya ihtiyacı vardır. Bunu duyarak, kendini yeniden şekillendirmesi gerekmektedir. Bu detayları ve büyük planı bilemeyiz. Bu nedenle tabi ki, bilerek vicdana aykırı davranmamaya özen gösterelim. Bu insan olmanın bir sorumluluğudur. Buna rağmen bazen kırıcı gaddar olabileceğimizi de kabul edelim. Şu da var ki, vicdansız hareketin bile, bizim o anda görmediğimiz, bir hayrı vardır. Olumsuz olayı yaşayan kişi, bir şeye vesile olmuştur. Çoğu zaman bunu fark ederiz. İyi ki olmuş veya olmamış deriz. Bu fark edişlerimizi çoğaltmak, bizim için uygun olandır. Birde işin şu yanı vardır; Pek çok yazımda dediğim, kadim bilgi; “DÜNYA BİR DUALİTE (ikilik) GEZEGENİDİR” Yani KÖTÜ gibi görünen bir şeyin mutlaka diğer yanı vardır, yani İYİ olan yanı vardır. Bunu yaşarken göremeyebiliriz. Bunun terside geçerlidir. Bize iyi görünen, beraberinde kötü dediğimizi de taşır. Bunu o an göremeyiz. Neden göremeyiz? Nedeni beynin algı sisteminin böyle yapılanmasıdır. Biz olanları kesit kesit görürüz, kesintisiz sürekli olmakta olanı göremeyiz. Neticede olanda olmayanda mutlaka vardır bir hayır. Önemli olan olmuş veya olmamış gibi görünene göre kendimizi tekrar düzenlememiz, şekillendirmemizdir. Ne yaptık veya yapmadıysak, sürekli suçluluk pişmanlık yerine, değerlendirmemizi yapıp, öğrenmemiz gerekenin bilgisini almamızdır. Ve hepsinin ötesinde ne iyi ne kötü vardır. Biz dualiteden dolayı böyle algılarız. Sadece enerjisel olarak büyük planın işleyişi vardır. Bizlerde İRADE kullanmamız, olandan öğrenmemiz ile bulunduğumuz enerjisel VESİLE boyutunu seçebiliriz. BİZ NEYE VESİLE OLMAYI SEÇELİM? Bu bilinçli seçimdir. Neyi seçersek seçelim şunu hatırlayalım; VARDIR BİR HAYIR. Olanda olmayanda sadece bütüne katkı için vardır. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 12.7.2016
http://www.beyazyol.com/lists/vardir-bir-hayir/234
İYİ VE GÜZEL OLAN
Şunu anlamamız mümkün mü? Kimse bizi gerçekten üzemez, kıramaz, hakaret edemez, sevgisiz bırakamaz, şefkatini esirgeyemez, değersiz bırakamaz, kıskanamaz, kısıtlayamaz. Hep yapılan şöyle bir muhabbet vardır; ‘Sana verdiğim (veya dışarıya verdiğim diyelim) sevgiyi, değeri, şefkati kendime verseydim..’ türünden. Oysa bu doğru olamaz. Nedenine gelince; Şunu hiç unutmayalım, bir insan kendini sevmez ve değer vermez ise, başkasını da sevmez değer veremez. Her duygu önce bizde vardır, sonra bizden etrafımıza yansır. Bizde sevgi ve değer duygusu yoksa olmayanı kime nasıl vereceksiniz? Bizde olmadan verdiğimizi sandığımız, sevgi kıymet değer bir yanılsamadır. Bunu kabul etmek zor biliyorum. Ve gerçek böyledir. Bir duygu önce bizde vardır, sonra etrafımıza yansır. Çünkü biz enerjiyiz, enerjiyle önce biz temas ederiz. Dışarı yansıyan, bizden gelendir. Dışarıya sevgi saygı gösterip kendimize göstermememiz mümkün değildir. Bizde sevgi varsa, adı üstünde “önce bizde vardır”. Bizde varsa o zaten yansır yayılır, coşar. Şefkat bizde varsa o yayılır coşar. Kırılma kıskanma kısıtlanma, birer duygudur. Biz farkında olmadan zaten kendimizi kısıtlarız, yetersiz görürüz, kırılgan hissederiz. Bunlar önce bizde vardır. Dışarıya bunu yansıtırız ve bunu bize yansıtacak şeyleri çekeriz. Neden böyle olur? Nedeni basit; Sadece bunu görüp tersini anlayalım diye. Tersi nedir? Biz yeterliyiz özgürüz genişiz. Yani Dualitenin (ikilik) diğer ucunu görmemiz içindir. Dışarıda görünen ise şöyledir; Biz başkalarını sevdiğimizi, şefkat ve değer verdiğimizi sanırız. Oysa bu tam doğru değildir. Sandıklarımız sadece sanal olanlardır. Duygunun gerçek hali değil, sanal halidir. Gerçek sevgi, BEN olandan yayılır ve benden yayıldığına göre önce beni doldurur. Bir kap gibi düşünün, ben bir KAP gibidir. Önce ben kabı dolar ve sonra etrafa ben kabından yayılır. Biz verdiğimiz kadar alamadığımızı sanırız, bu doğru değildir. Fazla verdik sandığımız sanal sevgi, sanal değer ve şefkattir. Gerçek SEVGİ; kapsar, eleştirmez, destekler. Gerçek ŞEFKAT; acıma değildir. O yapabileceğini yapar, teşvik eder, destekler. Gerçek DEĞER; özen gösterir, ayrıştırır, destekler. Bu üçünün de gerçek hali bizi sadece güzelleştirir ve iyileştirir. Gerçek sevgi şefkat değer şunu bilir; Bir insanda hem güzellikler hem çirkinlikler vardır. Bir insan hem iyi olabilir ve hem kötü olabilir. Gerçekten birine SEVGİ ŞEFKAT ve DEĞER veren; O kişideki İYİ ve GÜZEL olanı görendir. Kişinin de odağını ona çevirtebilendir. Dikkat verilen şey her zaman çoğalır. İyi ve güzel olana dikkat verirsek, İYİ ve GÜZEL olan çoğalır. Ve terside doğrudur. Birisi için bunları yapabiliyorsanız, onu seviyorsunuzdur ya da biri sizin iyi ve güzel olanınızı artırıyorsa, o sizi seviyor değer veriyor demektir. Ve terside doğrudur. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 14.7.2016
http://www.beyazyol.com/lists/iyi-ve-guzel-olan/235
ANNELER GÜNÜ
Aslında bugün hakkında bir şey yazmak istemiyordum ama bir şekilde bu saatte yazı yazılmak istedi. Biz insanoğlu duygusal canlılarız, her hareketimiz bir duyguya neden olur. En duygusal olduğumuz iki konudan biri anneliktir. Konu bizim için çok kıymetlidir. Özellikle kültürümüzde “Cennet annelerin ayakları altındadır” diye bir hadisimiz vardır. Yine “ Anne ve babanıza öf demeyin” sözü var. Bu ikisi üzerinde çok derin düşünülmesi gereken, kelimelerin çıplak anlamlarının ötesinde bir şeyler anlatan sözlerdir. Ne anlattığını düşünmek gerekir, ben biraz düşündüm ama buna bugün çok girmeyeceğim. Biz hayat içinde yaşarken yatay düzlemde sürekli nedenler ve sonuçlar vardır. Şimdiki spritüellerin seçimler dediği şey, neden ve sonuçtur. Yani biz bir şey yaparız bir şey olur veya yapmayız olmaz. O yapmadığımızın yerine başka şeyi yaparız ve başka şeyler olur. Neden-sonuç. Şimdi buradan anne olmaya gelelim, bir şey yaparız ve çocuk olur. İşin basit kısmı budur ve derin kısmı vardır. Annelik kavramı yaratıcılıkla ilişkilendirilen en önemli kavramdır. Ortaya bir iş çıkardığın her durum anneliktir. Yani yukarıdaki sözlerde kutsanan yaratıcılıktır, insanın boş durması değil, bir şeyler oluşturması teşvik edilmiştir. Hatta hepimizin bildiği peygamberimizin boş duran yerine, yerde elinde çöple toprağı kazıyan kişiyi övdüğü bir hikaye vardır. Tüm bunlar biz insanoğluna bir şeyler üretin der, yaratıcılığı över aslında. Bu arada tabi ki boş olduğumuz anlarda önemlidir ve o boş anlar bizi üretim anlarına hazırlar. Yani her şey yerine göre uygundur. Yaratıcılık, üretmek kıymetlidir. Bir canlıyı dünyaya getirmeye aracılık etmek kıymetlidir. Bunun dışında bu kavramlara aşırı anlamlar katmak karışıktır. Bunun için üzülmek doğru değildir. Duygu işleri karışık işlerdir ve çok konuşmaya gelmez çünkü fazla deşeleyince insanı yıpratır. Oysa ÜZÜLME, olan olur. Bazı insanlar anne olur, bazısı olmaz. Bazısının annesi yoktur, bazısının vardır. Bazısı annesini çok sever, bazısı en çok darbeyi ondan aldığını düşünür. Hepsi duygusal konulardır, çok derinleştirmeye gelmez. Bu durumda annemiz varsa ve bizim için değerliyse kıymetini bilelim, zor bir anneyse yine sağ olsun bizi doğurdu diyebilelim ve onun travmatik yapısına dahil olup hayatımızı yıpratmayalım. Konu uzun çünkü annelik kavramı önemli, yaratıcılık, sevgi, şefkat yani tanrısal nitelikleri taşıyan bir kavram ama yinede sadece konuya fiziksel annelik olarak bakmayalım. Fiziksel annelik konusu olabilir veya olmayabilir. Bunu kendimizi üzmek için kullanmayalım çünkü bu hata olur. Unutmayın hepimiz yaratıcının yaratımıyız ve O hepimizin ebeveyni olarak bizim hep mutlu olmamızı ister. Fiziksel anne veya babalığı imkanınız varsa yapın yoksa o kavramın içeriğini yapın ve üzülmeyin, yolunuza devam edin. Bugün bana gelen çok güzel anneler günü mesajları oldu, hepsine çok teşekkür ederim. Özellikle biri beni çok mutlu etti, hislerime tercüman oldu. Ben fiziksel olarak anne değilim, bunu dert ettiğim zamanlar oldu tabi ve yaratıcının çocuğu olarak, sevildiğimi bilerek kendime La Tahzen-Üzülme dedim çünkü asıl ebeveyn O’dur ve iyi olmamızdan mutlu olur. Kendi fiziksel anne ve babam konusunda herhalde dünyanın en şanslı insanlarındanım. Bu yaşamın bana hediye edilmesine aracılık eden mükemmel bir anneye sahibim çok şükür. Her doğurduğu çocukla mutlu olan, koruyan seven bir annem olduğu için şükran doluyum ve onu çok seviyorum. Durumu böyle olmayanlara sözüm sadece LA-TAHZEN, ÜZÜLME. Sevginin ne olduğunu ilk kendi annem babamda gördüm ve şimdi bende sevmeyi öğrendiğim için çok mutlu ve şükür doluyum. Buna vesile olana da şükür doluyum. Gerçi sevgiyi her şeyden ve herkesten öğrenebiliriz, sözüm yanlış olmasın. Bu arada bu konuda son söz olarak şunu söyleyeyim, her doğacak olan kendi tam uygun zamanını ve ismini bilir. Bununla birlikte yaklaşık 6-7 ay içinde bende ilk büyük doğumumu yapacağım nasipse. Yani bebek geliyor, ona uygun zemini hazırlamaya çalışıyorum, ona uygun rahim olmaya, toprak olmaya çalışıyorum. İsmi belli “RÜZGARA AŞIK MAYA” ilk kitabımın doğumunu o uygun olduğu anda heyecanla bekliyorum. O henüz bir fötus ve vaktine kadar olgunlaşacak, doğup bebek olacak. Bu konuda gerçekten çok heyecanlıyım. Netice fiziksel anne olun olmayın tüm kadınlar, günümüz kutlu olsun. Gerisine takılmayın, yani La-Tahzen.. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 14.5.2017
http://www.beyazyol.com/lists/anneler-gunu/286
FIRTINADA BİR ÇÖL BİTKİSİ
Hani bazı zamanlar olur ya büyük fırtınalar çıkar, durmadan yağan şiddetli yağmurlar, bitmeyen rüzgarlar. İşte böyle bir durumda boş bir arazide yaşayan bir bitki olduğunuzu düşünün. Tokat gibi inen yağmur ve sürekli sarsalayan rüzgar ve bir bitki olarak siz. Ne yaparsınız? Bir bitki böyle açık fırtınalı bir alanda önce kendi köklerini daha derine salar, gövdesini dallarını varsa yapraklarını içine doğru çevirir, dışarısı ile temas alanını azaltır ve sonra gelene rıza gösterir. Bitki önce dışa açılan alanını küçültür, bir anlamda içine döner. Fırtınaya önce en dış kısımlarını bırakır, yani yapraklar. Sonra dış dallar, sonra gövde ve en son kökler. Gövde ve kökler en son feda edilecek yerlerdir, onları sonuna kadar korumak ve hayatta kalmak için programlıdır. Her canlı gibi bitkide yaşama güdüsü ile kodlanmıştır, bu bilgi DNA’sında vardır. Açık arazideki bu bitki, fırtınaya karşı alabileceği tedbirleri alır ve sonra bekler. Yapabileceklerini yaptıktan sonra gerisi kabul aşamasıdır. Başına her gelene razı olur, tevekkül içindedir. Tüm doğa tevekkül içindedir. Bunun öncesinde aktif eylemini yapar, yani varlığının izin verdiği kurallar içinde tedbirini alır. Aynı fırtınada bir çöl faresi olsanız, yine fırtınaya yapacak bir şey yoktur ama fare olarak sahip olduğunuz bedeninizle yapabilecekleriniz vardır. Çünkü her canlı yaşamda kalma güdüsüyle kodlanmış olarak doğar. Çöl faresi hisleriyle, doğanın fırtına haberlerini hisseder ve hareket eder. Kendi varlığını koruyabileceği güvenli bir ortama ulaşmaya çalışır. Mesela bir oyuğun içine saklanır ve fırtınanın dinmesini bekler. Kendi dışında olan için yapacak bir şeyi yoktur, tedbirini alır ve bekler. Ve bir insan olarak aynı durumda kalsanız ne yaparsınız? Bir çölün ortasında kalmış bir insan olduğunuzu düşünün. Fırtınadan önce kendinize güvenli saklanabilecek bir yer ararsınız, varsa yiyecek bir şeyler bulursunuz ve sabredersiniz. Yani alabileceğiniz tedbirleri alır ve beklersiniz. İnsanın bedeninde ciddi bir rahatsızlık durumunda, beden son ana kadar hayati organlarını korumaya çalışır, genetik kod budur. Bir şey feda edilecekse o önce periferik alanlardır, eller kollar, dış kısımlar gibi. Organ ve sistemleri ise korumaya çalışır. Olay organlara kadar gelmişse, bunların arasında da, olmazsa olmaz olanları korumaya devam eder, diğerlerini gerekiyorsa feda eder ama o olmadan yaşamın olmayacağı organ ve sistemleri en son enerjisine kadar korur, kalp beyin gibi. Yani bedende fırtına gibi bir durum çıktığında, yani hafif bir fırtına hafif bir rahatsızlık veya ciddi bir fırtına ciddi bir rahatsızlık, beden içi alanda gerekli tedbirleri her hücre fedakarca alır ve kişinin hayatta kalması için ne gerekiyorsa o yapılır. Bu zorunlu olanı en sona bırakma işlemi otomatik olarak yürür. Bir kol neden ben demez, tabi önce kendini korur ve iş kendisine geldiyse, zorunlu olanları korumak için kendini feda eder, yani bencillik yapamaz çünkü önemli olan bütünün var olmasıdır. Kendini ilk etapta korur ve bir aşama gelirse bütünün sağlığı için olması gerekene tevekkül eder. İnsanın yaşamında bazı dönemler şiddetli fırtınalar kopar. Her şey yerinden oynar, tüm bildikleri sarsılır yıkılır, tüm güvendikleri ihanet eder, sevdikleri terk eder, işler başını aşar, beden iflasa gelir. Her hal içinde o durum içinde kendini korumak için ne yapması gerektiğini düşünüp, tedbirlerini alıp, bu fırtınaya teslim olmak gerekir. Eşi terk etti ise, yeniden yaşamak için alan oluşturur, biten evliliğin sonuçlandırılması aşamasında adil olmaya çalışır. Yoğun iş durumunda, öncelik olanları öne alır, acil olmayanları gerekirse bırakır. Tüm herkesle ilişkisi bozulmuşsa, kendini insanlardan ayırıp neler olduğunu anlamak için düşünür ve sonrasında ne yapabileceğine karar verir. Bir rahatsızlık durumunda tedbirlerini ve tedavisini alır ve bekler. Hayatında bir kayıp varsa, kalan alanda kendini tekrar toparlar. Her fırtına alandan bir şeyleri alır götürür yani bizi eksiltir. Bütün olan kendinin hayatta kalması için kendini tekrar düzenleyip, yaşamın yolunu bulur. Ve tüm fırtınalardan sonra asıl olan iki seçenek vardır, yaşamın devamı ve gerekirse buradaki şeklin bitmesi. Bu ikisi de olabilir. Hayat böyledir, bazen şiddetli bazen hafif ha bire değişiklikler olur. Bunlardan kaçış yoktur. Hafif veya şiddetli her olayda yapabileceğini yapar ve beklersin. Yaptıklarını yaptıktan sonra olana yani çıkan sonuca itiraz edemezsin, kabul gerekir. Yapabileceğin sadece bu olan üzerinde düşünmek olabilir yani tefekkür. Tefekkür ile olan içindeki bilgiyi almaya çalışırsın, yani bu bir çeşit öğrenmedir. Zaten tefekkürün getirdiği öğrenme ile enerjin tekrar tazelenir ve canlanır. Çünkü olanın bilgisini alırsın. Hayat her zaman canlılığı korumak üzerine kodlanmıştır, mümkün olduğu oranda bunu korumak ister ve bunun ötesindeki müdahale edilemeyen alanı serbest bırakmanızı bekler. Her var olan bir gün yok olur, bunun süresini belirleyen fırtınalarda atılan akıllıca adımlardır. Fırtınaların ortasında her zaman dingin bir alan vardır unutmayın. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 25.5.2017
http://www.beyazyol.com/lists/firtinada-bir-col-bitkisi/287
O kalpleri okur
Şu insanlar bazen ne tuhaf, insan olarak bizler gördüğümüz güzellikleri takdir etmezsek o güzellikler bize gelmez. Ama bu takdir çıkar için olmamalı, yani ben beğeneyim oda beni beğensin şeklinde olmaz çünkü evrenin dili sadece dürüstlük ve samimiyeti bilir. Evren samimiyeti iyi niyeti ve tam tersi olan fesatlığı okur, sadece kuru cümleleri değil duyguyu görür ve bize o duygunun cevabını verir. Yani gerçek olanı görür, hissimizi alır, yani yaratılış kalbimizi bilir. O’nun kalpleri bildiğinden şüphesi olan yoktur sanırım. Şimdi bu durumda, güzellikleri görmek ve takdir etmek öğrenilebilir, sürekli deneyin, topal karınca misali bu yolda olun, hep deneyin. O’nun yarattığı güzellikler her yerdedir. Mesela bir insanın sözü güzeldir çok güzel kelamı olur, başkasının gözü güzeldir, birinin kaşı, birinin elbisesi, birinin evi, birinin işi, birinin huyu, birinin davranışı, birinin gönlü vs vs güzeldir. Hiçbir şey hiçbir kimseye eşit verilmez, bazısında bir şey fazladır diğerinde başka şey. Yaratan öyle uygun görmüş yani sayı ve miktar denkliği yoktur, gerekmez zaten. Mesela birinin parası çoktur ama kalbinde huzur yoktur, başkasının neşesi boldur ama parası yoktur, denge herkesin ihtiyacına isteğine hak edişine göredir. Ve manevi değerlerin bolluğu hiçbir maddi şeyle kıyas edilmez. Her şeyin başı insanın ağız tadının olmasıdır ve bunun parayla pulla karşılığı olmaz. Yani önce manevi değerlerimizi güçlendirelim, diğeri olur. Birde O’nu kandırabileceğini sanan insanlar vardır, dürüst değilken öyle gibi davranan, hırsız olduğu halde tersini iddia eden, fesat olduğu halde sevgi dolu laflar edenler vardır ama unutmayın O kalpleri okur. Mesela hırsızlık, bunu sadece gizlice eşya para çalan gibi düşünmeyelim, birinin hakkını vermeyen herkes hırsızdır. Birinin gülüşünü çalan, kalbini neşesini ezen, sözünü çalan, iyi niyetini çalan, yazdığını çalan vs vs hepsi hırsızdır. O yani yaratıcı büyük küçük demez hepsini görür bilir, unutmayalım O kalpleri görür. Yani önce kendimize dürüst olalım, samimi olalım, kalbimizi temiz tutalım ve bunlar öğrenilebilir vasıflar, topal karıncayı unutmayalım, hep daha samimi olmayı deneyelim. Hırsızlık, fesatlık, yalan vs vs bunların büyüğü küçüğü hesabını yapacak biz değiliz ama bu tür şeylerin hepsi insanın enerjisini kirletir, niyetini bozar, saflığına zarar verir. Değer mi? İşte bunun cevabını verecek olan her insanın kendi vicdanıdır, tabi vicdan varsa. Netice güzelliklerin hakkını vermek, yaratılışa hakkını vermektir ve hayatın döngüsü içinde bizimde hakkımızı almamız demektir. Ama bunu hiçbir zaman hesap kitap için değil, içinize bu uygun geldiği için yapmak, yani her şeyin hakkını vermek ve içimiz öyle istediği için bunu yapmak. Zor değil, sadece topal karınca misali sürekli bu yolda olmak, işte hepsi bu, yapabildiğimiz kadar sadece samimi olmak ve hep bu yolda olmak. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 9.6.2017
http://www.beyazyol.com/lists/o-kalpleri-okur/289
BÖRÜLCE
Börülce bitkisi, Baklagiller ailesinden olan görünüş olarak fasulyeye benzeyen bir bitkidir. Taze fasulye gibi börülce bitkisinin de taze olarak zeytinyağlı yemeği yapılarak tüketilir. Yemeğin dışında turşusu ve salatası da yapılır. Börülce bitkisi göğüs ve akciğere faydalı bir bitkidir. İdrar tutukluğunu ve anüs kaşıntı sını giderdiği, cinsel arzuyu artırdığı bilinmektedir. Kandaki şeker oranını düşürerek yüksek tansiyonu düşürmeye yardımcıdır. Kansızlığa iyi gelen börülce bitkisi aynı zamanda yanık tedavisinde de kullanılmaktadır. Kök yapısı kazık şeklinde olan börülce bitkisi tek yıllık bir bitkidir. Börülce bitkisi çiçek açtığında, çiçekleri yaprak yataklarından çıkar ve meyveye bağlandığı yerlerde renkli halkalar mevcut olur. Börülce bitkisi özellikle protein bakımından çok zengindir. Bunun yanı sıra C vitaminide bolca bulunmaktadır. Börülce bitkisi iyot oranı yüksek yerlerde yetiştirildiği için tadı tuzlu ve ekşi gibidir. Börülce bitkisi deniz kıyısında yakın bölgelerde yetişir. Ülkemizde de ise Tuz Gölü ve Gökova çevresinde yetiştirilir. En çok Ege bölgesinde tipik besin maddesi olarak tüketilmektedir. Börülcenin Faydaları : Göğüs ve akciğere faydalıdır. İdrar tutukluğunu ve anüs kaşıntısını giderir. Cinsel arzuyu arttırır. Yanıklara sürülürse faydası görülür. Kandaki şeker oranını ve yüksek tansiyonu düşürmeye yardımcı olur. Kansızlığa iyi gelir. Börülce nasıl kullanılır : Börülce, yemeği, salatası ve turşusu yapılarak tüketilmesinin yanı sıra haricen yanıklarda kullanılır.
BÖĞÜRTLEN
Böğürtlen, 2-3 metre boyunda, haziran eylül ayları arasında beyaz çiçekli, sonbahara doğru olgunlaşan siyah meyveli, dikenli bir çalıdır. Böğürtlen ağacından mayıstan hazirana kadar gelişimini tamamlamış ama taze olan yapraklar toplanır. Meyveleri önceleri yeşil, olgunlaştıkça kırmızı, daha sonra siyah bir renge bürünür. Genellikle çiçek açma döneminden önce toplanır. Gölge ve havadar yerlerde ince bir şekilde serilerek kurutulur. Kökleri ilkbahar başında veya sonbahar sonunda topraktan çıkarılır, bölünerek küçük parçalar halinde kurutulur. İyice kuruyunca daha küçük parçalara ayrılır veya öğütülüp saklanır. Meyveler tamamen olgunlaşmadan toplanarak küçük demetler halinde karanlıkta asılarak kurutulur. İÇİNDEKİ MADDELER (ETKEN MADDELER) Şekerler, tanen ve organik asitler içerir. Folik asit, E, C, B1, B2 vitaminleri yönünden de zengindir. BÖĞÜRTLEN FAYDALARI Böğürtlen faydaları arasında ilk olarak kuvvet verici, idrar söktürücü ve kabızlık yapıcı etkileri sayılabilir. Boğaz ve ağız hastalıklarında gargara olarak kullanılır. Yüksek ateşe iyi gelir, kanı temizleyici ve kolesterolü düşürücü etkisi de vardır. Böğürtlen kökleri, ishal, dizanteri ve faranjit hastalıklarına karşı kullanılır. Ayrıca ayak şişliklerinin indirilmesinde, ağrıların dindirilmesi ve yanıkların iyileştirilmesinde de kullanılması böğürtlen faydaları arasındadır. Antioksidan özelliği olduğu için vücudu güzelleştiren bir meyvedir. Çiçekleri kaynatıldığında el ve vücut losyonu elde edilebilir ve vücuda zindelik kazandırır. Apandisit tedavisinde çaydanlığa bir avuç yaprağı konur. 15 dakika kaynatıp süzülür. Günde 3 çay bardağı içilir. Basur rahatsızlığına karşı meyvesi ve köklerinin kullanılmasının yanı sıra, 250-300 gr. böğürtlen yaprağı lapa haline getirilerek basur olan bölgeye konur. Boğaz ağrısı, ağız hastalıkları ve öksürük için 50 gr. kuru yaprağı 1lt. suda kaynatılır. Dahili kullanım için günde 3 bardak içilir. Böğürtlen faydaları migren tedavisinde de görülür. Migren tedavisinde bu şifalı yemişinin olgunlarından bir avuç, biberiye bitkisinin yaprakları ile birlikte yarım saat süreyle kay¬natılıp süzülerek elde edilen sıvıdan, ıslatılan pamuklu bir bezle alınır ve şakaklara masaj yapılır. Yüksek tansiyon için 3 kahve kaşığı kurutulmuş yaprağı, 1/8 litre suda iyice kaynatılır. Bu çaydan günde iki fincan içmek yararlıdır. BÖĞÜRTLEN ÇAYI NASIL HAZIRLANIR? 1 tatlı kaşığı yaprağı 200 ml. kaynar suda haşlanır. 10-15 dk. demlenir, iyice süzülür. Soğuması beklenerek uygun sıcaklıkta içilir. BÖĞÜRTLEN ZARARLARI VE YAN ETKİLERİ Bilinen bir zararı veya yan etkisi yoktur.
BOĞA DİKENİ
Diğer İsimleri : Şeker dikeni, Deve elması, İbrahim dikeni, Tengel dikeni, Eryngium campestre, Umbelliferae Botanik Bilgi : Maydanozgiller (Apiaceae) familyasındandır. Yaklaşık 50-60 cm boylarında, yeşilimsi boz gövdeli dip yaprakları üç parçalı, çok dikenli ve kısa saplı bir bitkidir. Hazirandan eylüle dek çiçek açar. Çiçekleri; beyazımsı, mavimsi veya yeşil renklerdedir. Kalın ve kahverengi kökleri bir hayli derinlere kadar iner. Anadolu’da kıyı kesimler başta olmak üzere, kireçsiz topraklarda, güneşli yerlerde, yol kenarlarında ve tarlalarda bol bol yetişir. Bilinen Bileşimi : Amber kokusunda yağ, glikozidler, saponinler, organik asidler, tanenler, acı maddeler, alkaloid eserleri, vitamin C, provitamin A, sodyum ve potasyumtuzları, madaus Özellikleri : Diüretik / idrar söktürücü, klorürü ve üre artırıcı, idrar yollarını dezenfekte edici. Faydaları : Karın bölgesinde su toplanması, üremi, nefrit sancıları, idrar sistemi rahatsızlıklarında kullanılır. Sinir spazmına, sinirlerin çekilip büzülmesine karşı çok iyidir. Yaprağı ve kökü beraber kaynatılıp içilirse meme felcini önler. Kas tutulmalarında ve kramplarda, kramp çözücü olarak kullanılır. Boğa dikeni, afrodizyak ve iştah arttırıcı özellikleri nedeniyle korumaya alınmış tıbbi bir bitkidir. Kullanım Şekli ve Dozu : 2 çorba kaşığı kök veya sap 0,5 litre suda 5 dakika kaynatılır. Süzüldükten sonra günde 4 defa yemeklerden önce içilir.
BİBERİYE
Selülit, bitkisel zayıflama ve bunların yanında bir de sağlığımıza katkı.. Son zamanlarda aradığımız başlıca şeyler bunlar.. Sağlığımıza dikkat etmemiz, sağlıklı beslenmemiz, bununla birlikte zayıf görünmek ve selülitlerimiz olmadan istediğimiz kıyafetleri giymek.. Özellikle bayanların selülitten ve fazla kilolarından yakınmasından sonra sizler için biberiye başlıklı yazımızı hazırladık. Biberiye ve biberiye yağı sayesinde fazla kilolarınızı atacaksınız, sağlıklı bir şekilde zayıflayarak selülitlerinizden de kurtulacaksınız. BİBERİYENİN FAYDALARI Biberiye birçok hastalığın gelişmesini engellemekte, bu sayede de bir nevi sağlığımıza kavuşmamızı sağlamaktadır. Çağımızın hastalığı diyebileceğimiz kanserin önlenmesinde, kanserli hücrelerin üremelerinin engellenmesinde biberiyenin faydası büyüktür. Özellikle meme kanseri, lösemi (kan kanseri) ve daha birçok kanser türündeki kanserli hücrelerin üremesini azaltan biberiye, bu tedavisi zor hastalık için bir şifa kaynağıdır. Biberiye faydaları sayesinde sindirim sistemimizi rahatlatan, bağırsaklarımıza etki ederek kolay bir sindirim sağlar. Mide açısından da rahatlatıcı etkiye sahip olan biberiyenin bir diğer faydası da yorgunluğa iyi gelmesi ve vücudumuzun yorgunluk hissini gidermesidir. Ayrıca sinir sistemimize etki eder, sinir uçlarımıza da fayda sağlar. Şeker hastalığı birçok kişinin derdi olup, kan şekerinin yükselmesi sonucu çok büyük sağlık sorunlarıyla karşılaşılabilir. İşte biberiye kan şekerinin düşürülmesinde de etkilidir. Biberiye kullanımıyla kan şekerimizi düşürmemiz mümkündür. Kanı sulandırır ve bunun sonucunda kan şekerinizi düşürür. BİBERİYENİN ZARARLARI VE YAN ETKİLERİ Biberiyenin birçok faydasının bulunmasının yanında , aşırı kullanımda tabiî ki vücudumuzda bazı hastalıklara yol açabilir. Sadece biberiye değil her zaman bahsettiğimiz gibi hiçbir bitki aşırı miktarda tüketilmemelidir. Aşırı tüketimi ile cildimizde alerji görülebilir veya sara krizleri oluşabilir. Ayrıca hamilelik döneminde de biberiye tüketilmesi tavsiye edilmez. Biberiye düşük tansiyonu yükselttiği için, yüksek tansiyon hastalığı olan kişiler için de sorun teşkil edebilir. Bu yüzden yüksek tansiyon hastalığı olan kişilerin biberiye tüketmemesini öneriyoruz.
BEZELYE
Bezelye ilkbahar mevsiminde taze olarak pazarlarda yerini alan bir sebzedir. Bezelyenin faydaları çok olduğu için bahar aylarında değil, kış ayları için buzluklarda saklanarak da tüketilebilir. Birçok vitamin ve mineral içermesi, lifli yapısı sayesinde bağışıklık sistemini güçlendirir, hastalıklara karşı koruma sağlar. BEZELYENİN FAYDALARI NELERDİR? Latince adı pisum sativum olan bezelyenin faydaları oldukça fazladır. Ülkemizde de kolaylıkla yetiştirilebilir. Dünya üzerinde birçok ülkede de yetiştiriciliği yapılmaktadır. İşte faydalarından bazıları: İyi bir folik asit ve askorbik asit kaynağıdır. Ayrıca önemli ölçüde A, B, C, E ve K vitaminlerini içerir. Bu nedenle günlük K vitamini ihtiyacını önemli ölçüde karşılamaya yardım eder. Aynı zamanda önemli miktarda çinko da içerir. Bir bardak çiğ bezelye 58 miligram C vitamini içerir. Bu içeriği ile erkeklerin günlük C vitamini ihtiyacının %65’ini, kadınlarınsa %77’sini karşılar. B vitamini açısından da oldukça zengindir. Yüksek oranda demir içerir. Vücuttaki demirin yetersiz olması sebebiyle vücuttaki oksijen dağılımı azalır. Bunun sonucunda kişiler kendini yorgun hisseder, konsantrasyon düşer, hastalıklara yakalanma oranı yükselir. Bezelye tüketilerek vücuda demir alımı sağlanır. Kolesterolün dengelenmesine yardım etmesi bezelye faydaları arasındadır. Bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalıklara karşı koruma sağlar. Beyindeki nörolojik hastalıkların tedavisine yardım eder. Alzheimer rahatsızlığına karşı da koruma sağlar. Anti aging özelliği vardır. Yaşlanma karşıtı bir besindir. Akciğer kanseri, mide kanseri ve diğer birçok kanser türüne karşı koruma sağlar. Demir, manganez, bakır, çinko ve kalsiyum içerir. Zayıflamak, kilo vermek mi istiyorsunuz? Fazla kilolarınızdan sıkıldınız mı? Çeşitli diyet yöntemleri mi arıyorsunuz? Aslında yediklerinize dikkat ederek de kilo verebilirsiniz. Düşük kalorili yiyecekler yiyerek kilo almamayı sağlayabilirsiniz. İşte bezelye sayesinde kilo verebilirsiniz. Düşük kalorisi nedeniyle korkmadan bol bol tüketebilirsiniz. Kemik sağlığının korunmasına yardım eder. Aynı zamanda içeriğindeki B vitaminleri sayesinde kemik erimesini engeller. Bezelye faydalarından biri de kalp ve damar sağlığınızı korumasıdır. Bu şifalı sebzeyi tüketerek kalbinizi koruyabilirsiniz. Harika bir prebiyotik etkisi vardır. Sindirim sisteminin rahatlamasına yardım eder. Hazımsızlığı önlemesi de faydalarından biridir. Bu şifalı bitkiyi tüketerek yediklerinizi kolay sindirebilirsiniz. Bu nedenle bağırsaklarınız da rahatlar. İçeriğindeki yüksek lif nedeniyle kabızlık önleyici bir bitkidir. Göz sağlığı için de yararlı bir besindir. Çocuklar için ideal bir yiyecektir. Enerji vermesi sebebiyle çocuklar için idealdir. Okulda, sokakta, evde çocuklar hemen hemen her yerde çok hareketlidir. Bu nedenle de çokça enerji harcar ve yorgun düşerler. İşte bezelye enerji vererek yorgun düşmeyi engeller. Mendel’in bezelye deneyi de oldukça meşhurdur ve herkes tarafından bilinir. Melezleme yoluyla değişik bilgiler elde edilmiştir. BEZELYENİN YAN ETKİLERİ NELERDİR? Bilinen bir zararı yoktur. Bilinen bir zararı olmaması ile birlikte böbrek rahatsızlığı ve gut hastalığı olan kişilerin yeşil bezelye tüketmemesi tavsiye edilir.
BEYAZ ÇAY
Beyaz çay, yeşil çay ve siyah çaydan sonra Türkiye’de tanınmaya ve tezgahlardaki yerini aldı. Yurt dışındaki birçok ülkede bilinmesine ve tüketilmesine rağmen ülkemizde yeni yeni rağbet görmeye başladı. Bu şifalı çayın faydaları da saymakla bitmez. Birçok hastalığa iyi gelmesinin yanında birçok rahatsızlığa karşı da koruma sağlar. BEYAZ ÇAY FAYDALARI SAYMAKLA BİTMİYOR! Vücudu antioksidanlara karşı korur. Kansere neden olan hücrelere karşı koruma sağlar. Özellikle kolon kanseri, prostat kanseri ve mide kanserleri gibi farklı kanser türlerine karşı da etkilidir. Kanserli hücrelerin büyümesini ve yenilerinin ortaya çıkmasını engeller. Kan basıncını düzenler. Kolesterolü düzenleyici etkisi de vardır. Kolesterol ve kan basıncını düzenlemesi sebebiyle kalbi de korur. Kolesterolün ve kan basıncının dengede olması kişilerde sağlıklı bir kalbin olmasına yardım eder. Kalp krizi geçirme riskini azaltır. Araştırmalarda günde 1 veya 2 bardak beyaz çay içen kişilerin içmeyenlere göre %50 oranında daha az kalp krizi geçirme riski olduğu ortaya çıkmıştır. Dolaşım sistemine fayda sağlar. Vücutta bakteri veya virüs oluşumunu önler. Bağışıklık sistemini güçlendirerek soğuk algınlığı ve gribe karşı koruma sağlar. İçerdiği florür sebebiyle diş çürümelerine, dişlerde plak oluşumuna karşı da yarar sağlar. Diş çürümelerini önler ve ağız kokusuna karşı da etkilidir. Zihni kuvvetlendirir. Diyabet yani şeker hastalığına karşı da yarar sağlar. Kan şekerini düzenler. Stresi azaltır ve enerji verir. Kalp ve damar sağlığını koruyarak, kalp damar hastalıklarına yakalanma riskini düşürür. BEYAZ ÇAY NASIL HAZIRLANIR? Kaynamış bir fincan suyun içine bir yemek kaşığı beyaz çay atılır. 5-6 dakika demlenmesi için beklenir. Süzülür ve kalan su içilir. Siyah çay ve yeşil çaya göre pahalı olan beyaz çay, bir sefer demlendiğinde aynı demlenmiş olan çay kullanılarak çaydan 3 yada 4 kez tekrar demlenerek içilebilir.
BAYIR TURPU
Bayır turpu suyu ile cilt ovalandığında cilt hastalıklarına faydalı olur. Romatizma, gut, adale ve eklem yerleri ağrılarında bayır turpu dilimler halinde ağrıyan yerlere konulur. Veya rendelenip lapa halinde sarılır. Bel ve sırt ağrılarında bayır turpu dilimler halinde ağrıyan yere sarılır, 20 dk bekletilirse faydası görülür.Kol ve dirsek ağrılarında aynı şekilde kullanılır. Diş ağrısında dişe konulur. Faydaları • Bir metre civarında boyu olan bir bitkidir. Esasen turp berri ve bostani kısımlarına ayrılır. Berri, Haziran-Temmuz ayında beyaz çiçekler açar. • Şifası çok olmakla beraber çok miktarda yenilse böbrekleri tahriş eder. • İyice rendelenmiş haldeki bayır turpu deri, adale ve eklem yerlerine iyice sürüldüğünde, romatizma, cilt hastalıklarına fayda verir. • Siyah ekmekle rendelenmiş bayır turpu yenildiğinde iştah açıcı özellik taşır. • Bundan yapılan sirke de iştah açıcı olarak kullanılır. • Ancak, günde üç çay kaşığı kadar içmek gerekir. • Ardından da muhakkak bir bardak su içmek lazımdır. • Mide için iyi gelmez. • Gaz yapar. • Tohumları sirke ile içildiğinde kusturur, idrarı söktürür. Tibbi Etkileri ve Kullanımı Bayır turpunun tıbbi etkileri ve bunlardan yararlanma yöntemleri şöylece özetlenebilir: • Sindirim sistemini uyarır, iştahı açar, mide ve bağırsaklardaki gazı söktürür, ağrıları dindirir. • İçerdiği antibiyotik nitelik nedeniyle bağırsakların çeperlerini koruyucu rol oynar. • Hafif müshil etkisi vardır. • Grip ve yüksek ateşte iyileştirici etki yapar. • Balgam söktürücüdür. • İdrar yolları iltihaplarını iyileştirir. • Bayırturpu romatizma, bel ve sırt ağrılarına da iyi gelir. Bunun için, bitkinin yaprak ve çiçekli bölümleriyle yara lapası hazırlanır ve şikâyet edilen yerlere bu lapa dıştan uygulanır. UYARI: Gebe kadınlar ile böbrek sorunu olan kişiler, aşırı miktarda bayır turpu yememelidir.
BAMYA
Havalar ısınmaya başladı, mevsimin ilkbahara doğru gitmesiyle birlikte sıcaklıklarda artış görüldü. Tabii mevsimin, hava sıcaklıklarının değişmesiyle birlikte yenilen, tüketilen meyve ve sebzelerde de değişiklik görülür. İlkbahara doğru çoğunlukla bakla, bamya, bezelye gibi sebzeler ile birlikte çilek, böğürtlen, dut gibi meyveler tüketilmeye başlanır. BAMYA FAYDALARI VE YARARLARI NELERDİR? Birçok ülkede çok çeşitli şekillerde yemeklerde kullanılır. Bamya yemeği, kızartması, salatası, çorbası özellikle çok bilinen ve sıkça pişirilen çeşitleridir. Böbreklere fayda sağlar, mesane yani böbrek taşlarının düşürülmesine yardım eder. Bazı insanlar içerdiği mukozaya benzeyen sıvı sayesinde bu şifalı sebzeyi sevmez. Fakat bamya vücut için sayısız fayda sağlar. Kış aylarında hemen hemen herkesin yakalandığı soğuk algınlığı, bronşit gibi hastalıkların yanında zatürreye karşı da koruma sağlar. Ergenlik döneminde özellikle tüketilmesi gereken bir sebzedir. Ergenlik döneminde büyüme yardımcı olması da bamya faydaları arasındadır. Bazı ülkelerde sotesi, ızgarası gibi değişik değerlendirme şekillerine de rastlamak mümkündür. Bağırsak enfeksiyonlarını geçirmeye, bağırsak solucanları düşürmeye ve çok çeşitli parazitlerden kurtulmaya yardım eder. Sinir sistemine fayda sağlar. Dizanteri için de faydalıdır. Mide için de çok yararlıdır. Mide iltihaplarına karşı bolca tüketilebilir.
BAL KABAĞI
Balkabağı çoğunlukla tatlısı yapılarak severek tüketilir. Severek tüketilmesinin yanında sağlık açısından birçok faydası bulunmaktadır. Birçok kanser türüne karşı koruma sağlaması, sindirim sistemini rahatlatarak kabızlığa iyi gelmesi ve kalbi koruması balkabağının faydaları arasındadır. BALKABAĞININ FAYDALARI NELERDİR? Nişasta, şeker, yağ, çinko, magnezyum, beta karoten, A, B1, B2, B3 ve C vitaminleri, aminoasitler ve alkoloidler içerir. Ayrıca balkabağı çekirdeklerinin iç kısmında rezin, sabit yağ, stereoller ve etkili madde olarak kukurbitin isimli bir aminoasit bulunmaktadır. Düşük kalorili sebzelerden biridir. 100 gram balkabağı sadece 26 kalori içerir. Bu nedenle diyet listelerinde de yerini alır. Uykusuzluk sorunu yaşayan kişiler için de ideal bir bitkidir. Vücudu rahatlatır, uyku getirir. Uykusuzluğa karşı iyi gelir. Yüksek oranda lif içermesi sebebiyle, kilo vermeyi, zayıflamayı sağlar. Dolayısıyla zayıflamak, kilo vermek artık hayal değildir. Sindirim sistemini hızlandırır ve rahatlatır. Böylece kabızlık sorunu olanlar da bu dertten kolaylıkla kurtulabilir. Amipli dizanteri, amipli karaciğer iltihabı ve karaciğerde amip apsesi tedavisinde de kullanılması balkabağı faydaları arasındadır. Basur tedavisinde kullanılır. Bağırsak solucanları, bağırsak parazitleri, idrar kesesi hastalıkları ve prostat tedavisinde kullanılır. İçeriğindeki potasyum sayesinde kan basıncını dengeler. Kan basıncı dengelenince tansiyon da dengelenmiş olur. Kansere karşı koruma özelliği vardır. Bağırsak kanserine karşı koruyucu etkisi vardır. Ayrıca içeriğindeki beta karoten sayesinde prostat kanserine karşı da koruma sağlar. Antioksidan özelliği sayesinde kolesterol hastalığına iyi gelerek kandaki yağ oranını düşürmesi de balkabağı faydaları arasındadır. Kolesterolü dengeler. İçeriğindeki lif, potasyum ve C vitamini sayesinde kalbi korur. Aynı zamanda içerdiği beta karoten sayesinde kalp hastalıklarına karşı da koruma sağlayan bu şifalı bitki, kas faaliyetlerini de düzenleyerek vücuda direnç kazandırır. Alzheimer gibi beyin hastalıklarını önlemeye yardımcı olması da faydaları arasındadır. Bağışıklık sistemini güçlendirir. Bu şekilde hastalıklara karşı koruma sağlar. İçeriğinde C vitamini, E vitamini, beta karoten ve antioksidan maddeler bulundurur. Tüm bu maddeler gözü koruyucu maddelerdir. Bu sayede göz sağlığını destekler. BAĞIRSAK SOLUCANLARINA KARŞI BALKABAĞI ÇEKİRDEKLERİ KULLANABİLİRSİNİZ! Bağırsak solucanlarına karşı kabuğu soyulmuş balkabağı çekirdekleri en az 400 gr. olarak alınır veya ezilerek bal ile karıştırılarak yenir. Yaklaşık 3-4 saat sonra bağırsak parazitlerini dışarı atmak için 30-40 gr. hint yağı içilir. BALKABAĞI NASIL KULLANILIR? Balkabağı tatlısı, reçeli, böreği, çorbası gibi çeşitli şekillerde kullanılabilir. Günlük hayatta birçok şekilde tüketilir ve çeşitli bölgelerde yetiştirilebilir. Bilinen birçok yararı ve faydası için bu şifalı bitki, sıklıkla tüketilmeli ve günlük hayatta kullanılmalıdır. BALKABAĞININ ZARARLARI NELERDİR? Tüm yazılarımızda da bahsettiğimiz gibi her bitkinin fazla tüketilmesi vücuda bir takım zararlar verir. Bu yüzden hiçbir bitkiyi haddinden fazla tüketmemelisiniz. Balkabağı da bilinen bir zararı veya yan etkisi olmayan bir bitkidir. Yinede aşırı miktarda bal kabağı tüketilmemesi tavsiye edilir.
ACI BAKLA
Diğer İsimleri : Delicebakla, Termiye, Yahudi baklası, Gavur baklası, Lupinus Albus. Botanik Bilgi : Baklagillerden; otsu bir bitkidir. 30-120 cm’e kadar boylanabilir. Çiçekleri dik salkımlar şeklinde kümelenmiştir. Her sene yerinde çıkan bir senelik ya da ufak çalı şeklinde gelişen üç değişik türü vardır. Bizdeki deli bakla senelik olup rengi açık lila ya da pembedir. Acı taneleri kullanılır. Yetiştirildiği Yerler : Avrupa, Balkanlar ve yurdumuzun Marmara ve Ege bölgelerinde yabani olarak yetişmektedir. Bilinen Bileşimi : Sabit yağ ve lupinin, spartein gibi alkaloidler bulunur. FAYDALARI Besleyicidir. İdrar söktürür ve idrar yollarını temizler. Prostat hastalarına iyi gelir. Böbrek iltihabını giderir. Böbrek taş ve kumlarının düşürülmesine yardımcı olur. Baş ağrılarını dindidir. Romatizma, lumbago ve siyatik ağrılarını keser. Albümin miktarını düşürür. Vücutta biriken tuzu atar. Kuvvet verici ve barsak parazitlerini düşürücü etkileri vardır. Şeker hastalarında kan şekerini azalttığı idda edilmektedir. Zehirsizleştirilmiş baklalardan 10-20 adet yenilebilir. Adet kanamalarını artırır ve kolaylaştırır, doğum sonrası akıntıların gelişini rahatlatır. Toz haline getirilmiş kavrulmuş tohumlardan sabah aç karnına 1 kahve kaşığı alınır. Ağrılar (Migren) Egzama Sedef, Çocuk Felci, Kabızlık, Anjin,Kalp Damarlarında Tıkanma,AlerjikHastalıklar,Kollestrol,BoyunFıtığı,Epilepsi (sara), Bel Fıtığı,Kireçlenme ,Astım Bronşit ,Guatr,Bademcik İltihabı, Mide Ülseri, Gastrit,Boğmaca,Romatizma,Sarılık,Basur (Hemeroid), Sinüzit,Sivilceler,Felç,Tansiyon Düşüklüğü,Grip,Verem (Tüberküloz), Ağız Kokusu,Altını Islatan Çocuklar,Adet (aybaşı) Sorunu, Akciğer İltihabı,Lösemi (all – aml),Baş Dönmesi, AFT (Ağızda Ülser),Fil Hastalığı,Akdeniz Anemisi,Rahimde İltihap, Kist, Çocuk Olmama (Erkekten Dolayı), Cinsel Soğukluk, Çocuk Olmaması, Bel Soğukluğuna iyi gelir. Kullanım Şekli : Olgun tohumları acı lezzetli ve zehirli bileşikler taşıdıkları için, bunları uzaklaştırmak maksadıyla kaynar suda bir müddet bekletilerek acı tadı geçirilir. Gevşeyen kabuklar soyulup yenilir. Tohumlar kavrulup, değirmende çekilerek toz haline de getirilebilir. Harici Olarak Kullanımı : Tohumların lapası yaralı deri hastalıklarında uygulanır.
ACI BADEM
Badem gülgiller familyasına ait olan badem ağacının meyvesidir. Acı ve tatlı olmak üzere iki türü vardır. Badem ağacının neredeyse her yerde yetişme gibi bir özelliği vardır. Acı badem asla kuruyemiş ya da bir meyve değildir. Bilinçsiz tüketimlerde zehirlemeye neden olabilir. Acı badem 2-3 tane yendiği takdirde idrar söktürücü, öksürük kesici ve kurt düşürücü özelliklerinden yararlanılabilir. Ancak 7-8 taneden daha fazla tüketildiğinde zehirlenme vakaları ile karşılaşılabilir. Bu adet 20'lere kadar çıktığı zaman sonu ölümle sonuçlanabilir. Acı Bademin Faydaları • Akciğer ve göğüs hastalıkları ile alakalı gelişen kan tükürmeye karşı faydalıdır. • Dalak ve göğüs ağrılarını geçirici özelliği vardır. • Böbreklerde ve karaciğerde oluşan tıkanıkları açıcı etkisi vardır. • Acı badem yağının, öksürük kesici, kan şekerini dengeleyici etkileri vardır. • Acı badem yağı, güneş yanığı, cilt kuruluğu ve cilt bakımında kullanılabilir. Birkaç damla acı badem yağı bir kahve fincanı su ile karıştırılarak cilde masaj yapılırsa cilt bakımı için etkili olur. • İçeriğinde acı badem bulunan kremler cildin nem oranını arttır. Acı badem kremlerinin cilt üzerinde nem etkisi oldukça fazladır. Ciltte oluşan çatlaklara ve kurumaya karşı gönül rahatlığı ile kullanılabilir. • Özellikle gebelik döneminde oluşabilecek yırtık ve çatlaklar acı badem kremi ile kontrol altına alınabilir. • Acı badem şeker ve protein bakımından zengin bir içeriğe sahiptir. Saç üzerinde de oldukça faydalıdır. Ancak saç üzerinde faydalarından yararlanmak için mümkün olduğunca az kullanılmalıdır. Acı Badem Yağının Saçlara Faydaları • Saç derisinde meydana gelen enfeksiyonu engeller. • Kepek problemine karşı faydalıdır. • Acı badem ile bakım yapılan saçlar daha kolay şekil alır. • Saçların dolgunlaşmasını ve yumuşamasını sağlar. • Saç dökülmelerini azaltır. • Saç diplerinde oluşan dökülmeleri engelleyerek, saç derisinin daha sağlıklı olmasını sağlar. Uyarı: Acı bademin saç üzerindeki faydaları tatlı bademden daha azdır. Dolayısı ile saç bakımının tatlı badem yağı ile yapılması daha etkili olur. Hazırlanışı: Her iki badem yağı iyice karıştırılır. Ardından bir pamuk yardımı ile saç diplerine sürülür. Saç diplerinde yaklaşık 30 dakika bekletildikten sonra organik bir şampuan yardımı ile yıkanır. Olumlu sonuçlarından faydalanmak için haftada düzenli olarak 1 defa uygulanabilir.
ACI AĞAÇ
Diğer İsimleri: Surinam acı ağacı, Acı odun, Acı tahta, Acı yonga, Kuasya. Latince Adı: Quassie Amara. Yetiştiği Yerler: Quassie Amara Orta ve Güney Amerika'da Antil adalarında yetişir. Botanik Bilgi : Sedefotugillerden; 2-3 metre boyunda küçük bir bitkidir, ince kabuklarının üzerinde sarı benekler vardır. Çiçekleri kırmızıdır. Sıcak ülkelerde yetişir. Bu ülkelerde; acıağaç kabuklarından yapılan kaplardan su içenlerin kuvvetleneceğine inanılır. Hekimlikte; kökü, kabuğu ve odunu kullanılır. Etkili maddesi "quassine" dir. Çok acıdır. Tıbbî Etkiler: Acı tadı sebebiyle tükrük salgısını arttırır, mide ve barsak hareketlerini fazlalaştırır, dolayısı ile iştah açar, sindirimi kolaylaştırır. Acı-nın tonik etkisiyle kuvvet verir, ateş düşürür. 1 It içine 5-10 gram ağaç yon-gası konması gerekmektedir. Bu şekil- de 5-6 saat dinlendirilir. Sonra süzülür.Günde 3 defa yarım ya da bir bardakiçilir. Barsak solucanlarına etkili olabilir. Bu şekilde etkisi için ise acı ağacın kaynatılmış soğutulmuş suyuyla lav-man yapmak gerekmektedir veya yine bu sudan günde 3 bardak içilir. Fazla içilirse baş dönmesi, bulantı kusma gibi yan etkileri görülebilir. Acı ağaç, haşere öldürücü etkiye sahip olduğundan, bol sinekli nemli tropikal bölgelerde, ağaç parçalarıyla kaynamış su, vücudun elbiseyle örtül-meyen kısımlarına sürülerek haşereler uzak tutulur. Ayrıca yine bu şekilde el-de edilen spreyler bahçelerde kullanı-lır. Haşere kovucu etki için 10 gramacı ağaç 60 gr. suda iyice kaynatılır. FAYDALARI • Hazımsızlığı giderir, iştah açar. • Böbrek taşlarının düşmesini kolaylaştırır, safra kesesinin sancılarını keser. • Çok acı olduğu için haşereleri öldürmede ve kaçırmada etkilidir. Kullanılışı: Acı ağacın 2 - 10 cm kalınlığındaki gövde ve yan dalları kesilerek kurutulur ve böylece muhafaza edilir. Kullanılacağı zaman küçük parçalara ayrılıp yonga haline getirilir ve suyla kaynatılır. İçindeki Maddeler: Rezin, uçucu yağ ve acı bir madde olan quassin içermektedir. UYARI : Yaşa ve bünyeye göre kullanılmalır. Fazla kullanılması halinde baş dönmesi, kusma ve bulantı yapar.
ACEM KİMYONU
Acem kimyonu kokusundan yararlanılan bir bitki türüdür. Kullanılan kısımları : Bitkinin kendisi ve tohumları. Kullanım şekli : Bitkinin tohumu ve kendisi lapa, ezilerek, toz halinde ve çay olarak kullanılır. Acem kimyonu nelere iyi gelir?; 1-) Kaynatılır içilirse : Gazı giderir, kusmayı önler,hazımsızlığa iyi gelir, gazı giderir,hıçkırığa ve çarpıntıya iyi gelir.Şehveti tahrik eder 2-) Tohumu ve bitkisi kaynatılarak az miktarda içilirse : Bel ağrısına, bel soğukluğuna iyidir. 3-) Lapa haline getirip rahim kısmına konularak üzerine oturulursa : Rahim ağrılarını giderir. 4-) Tohumu veya bitkisi kaynatılarak içilirse : İdrar söktürür ve karın ağrısını giderir. 5-) Tohumları yakılarak külü basur üzerine konursa : Basur tedavisinde etkilidir. 6-) Tuz ile çiğnenip veya tuzla ezilerek uyuz cilde sürülürse : Kaşınmaya ve uyuza iyi gelir. 7-) Farisi cinsinden 6-7 gram içildiğinde bağırsak ağrılarına, bağırsak gazlarına, idrar gevşekliğineve zorluğuna faydalıdır. Kimyonun Zararları • Kimyonun sağlık açısından bilindik bir zararı yoktur. • Ancak kimyon yağını kullanmak istediğiniz zaman bu durumu aile hekiminizle veya doktorunuz ile paylaşmanız gerekir. Kimyon yağı baharatına oranla daha etkilidir ve alerjik reaksiyonlara neden olabilir. • Ancak her bitki ve baharatta olduğu gibi kimyonu da kullanırken fazla aşırıya gitmemek gerekir. • Güvenli olarak tüketildiği zaman kişilere çok fayda sağlamaktadır. • Düzenli kullandığınız ilaçlar varsa kimyon çayını kullanmadan önce doktorunuz danışmanız sağlığınız açısından daha faydalı olacaktır. • Gebelik veya emzirme döneminde kimyonun anneye bir zararı olup olmayacağı hakkında kesin bir bilgi bulunmamaktadır. • Kimyon yağını eğer cilt için kullanacak iseniz kullandığınız vakit güneşe çıkmamanız daha sağlıklı olacaktır.
Dünya'nın tek 'kozmik arkadaşı' Ay değilmiş
NASA, Dünya'nın etrafında yüz yılı aşkın dönen bir yarı uydu olduğunu ortaya çıkardı. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), Dünya'nın etrafında yüz yılı aşkın dönen bir yarı uydu keşfetti. Dünya'nın tek kozmik arkadaşının Ay olmadığı ve bir refakatçisinin daha olduğu bildirildi. NASA, 2016 HO3 isimli bir astroit keşfettiğini ve bunun Dünya'nın yarı uydusu olduğunu açıkladı. 2016 HO3 isimli asteroidin, 10 yıl önce görüntüden kaybolan 2003 YN107'nin bir benzeri olduğu belirtildi. İlk keşfin 27 Nisan'da Hawaii'deki Pan-STARRS 1 araştırma teleskobunu kullanan bilim adamları tarafından yapıldığını açıklayan NASA, o günden bu yana incelenip gökbilimciler tarafından kayıt altına alınan asteroidin 2016 HO3 ismiyle etiketlendiğini açıkladı. İncelemeler sonucunda bir yarı uydu olduğu sonucuna varılan asteroidin, 38 ila 120 metre çapında olduğu tahmin ediliyor. Los Angeles kenti yakınında bulunan NASA'nın Jet Propulsion Laboratuvarındaki Dünya'ya Yakın Cisim Araştırmaları Merkezi (NEO) Müdürü Paul Chodas, yeni keşifle ilişkin, 2016 HO3'ün yaklaşık yüz yıldır dünyanın istikrarlı bir yarı-uydusu olduğunu bildirdi. Chodas, Dünya'nın ve Güneş'in etrafında dönen 2016 HO3'ün, bulunduğu konumu yüzyıllar boyunca koruyarak,gezegenin refakatçısı olmaya devam edeceğini kaydetti. Dünya'nın etrafından, "aşağı yukarı sıçrayarak küçük bir dans halinde yılda bir kez" geçtiği tespit edilen yeni yarı uydu, gezegene tehdit oluşturmuyor.
http://topalkarga.com
Sihirli Kapı "Porta Magica"
Esrarengiz olaylar birçok yerde karşımıza çıkabilir, eskide, modernde, çözülmemiş, açıklanamayan olanda ama dünyanın en esrarengiz binaları hesaba katılması gereken önemli bir kuvvettir. Travel + Leisure'nın seçtiği esrarengiz yapılar, ne hakkında tonlarca şey yazılmış Bermuda Şeytan Üçgeniyle ne de Mısır Piramitleriyle alakalı. Bu tuhaf orijinal yapılar az bilinir ve genellikle sır dolu olanlardır. Sonuçta esrar biraz da otantik olmalıdır. Roma'daki Porta Magica kalıntısı tamamen dış mekanda bulunuyor, ancak Roma'nın Esquilino bölgesinde Piazza Vittorio'nun gizemini gözden kaçırmak çok kolay. "Porta Magica" (Sihirli Kapı) 17. yy'da yaşayan, metali altına dönüştürmeyi takıntı haline getiren Massimiliano Palombara'nın villasına giriş için kalan tek şey. Bir simyacı Palombara'ya formülü verir, ama Palombara onu okuyamaz. Ne yapacağını bilemez ve yerel bir simyacının geçerken bu dili tanıyıp, bu şifreyi çözebileceğini umarak tarifi evinin kapısına yazar. Formül hala orada durmaktadır, birilerinin gelip sırrı çözmelerini beklemektedir.
http://topalkarga.com
Tarihin En Büyük Dolandırıcıları
Bu listemizde dünya tarihinin ünlü dolandırıcılarını hazırladık. Galata Kulesini satan, Özgürlük Anıtını satan, Eyfel Kulesini hurdacıya satan, hatta Baron Rothschild'i dolandıran bile var. Osman Ziya Sülün “Sülün Osman” olarak bilinen ünlü dolandırıcı, Osman Ziya Sülün, 1923’te İstanbul’da doğdu. Adını duyurduğu ilk “işini” 1948 yılında Fatih’te yeni tuttuğu evin sahibini dolandırarak yaptı. 1950 ve 60’lı yıllardaki “işleriyle” ün kazanan “Sülün Osman”, tramvay, Galata kulesi, kent meydanlarındaki saatler, şehir hatları vapurları gibi kamu mallarını saf vatandaşlara ‘satarak’ ya da ‘kiraya vererek’ efsane haline geldi. Bu olaylar Kemal Sunal’ın filmlerine de konu olmuştur. Gregor MacGregor Eski bir İnglitere askeri olan bu beyfendi savaş sonrası ülkesine döndü ve kendini poyais adlı bir ülkenin, madenlerinin , servetinin sahibi olarak gösterdi. Halbuki poyais diye bir ülke olmadığı için başta zorlandı ama sonunda kralı dahi inandırıp poyais den arsalar sattı ama insanlar pasaport alıp poyais gitmek isteyince yalanı ortaya çıktı. 3 Gerd Heidemann Adolf Hitler’in sahte günlüğünü basıp yayımlayan bu profesör hitlerin sahte taktikleri, pişmalıkları, başarıları ve hayallerini yazarak ve satarak meraklılarından tam 6 milyon dolar para kazanmıştır ama tabii ki daha sonra sahe olduğu anlaşılan günlükler yakılmış ve bitirilmiştir. Gred’e ne oldu? sorusu ise paranın keyfini çıkarıyor. 4 Frank William Abagnale, Jr. (d. 27 Nisan 1948), 1960’lı yıllarda resmi olarak Çek dolandırıcısıydı. 16 yaşından itibaren doktor, polis, öğretmen ve hatta hakim kostümlerine bürünerek çoğu ülkede yaşamıştır. Fransa’da yakalandı ve 12 yıl ceza alarak mahkûm edildi ve bir süre sonra FBI ‘dan gelen teklifle kalan cezasını çekmek için FBI ‘da Check Fraud(dolandırıcılık kontrol) departmanında çalışmaya başladı cezası bitince FBI’dan ayrıldı Şu an; Abagnale ve Associates isimli finansal dolandırıcılık danışmanlık şirketini yönetiyor. 5 Güney Zobu (Raki) Türkçe'de kullanılan ''ağaç olmak'' terimini litaratüre kazandıran kişi Raki'dir. 1980'li yılların ünlü dolandırıcısının lakabı aslında işin gırgırı... Genelde yasadışı işler çeviren kişileri dolandırdığı için dolandırdığı kişiler kendisini polise şikayet etmeye bile çekinirmiş. Genellikle Yahudi, Ermeni ya da Rum vatandaşları kandırmasıyla ünlü Raki'nin babası, paşazade Tümgeneral Şemsettin Zobu, erkek kardeşi de Londra’nın ünlü işadamlarından Kuzey Zobu... Dolar taşımanın suç olduğu yıllarda bavul dolusu döviz satmaya çalışan Almancı ya da Amerikalı olarak büyük otellerde büyük paralarla çok canlar yakmıştır Güney Zobu... Ve bu kurbanlarına keriz ya da enayi anlamına gelen "kunduzi" adını takmıştır. 6 George C Parker (1870-1936): ABD’nin en ünlü dolandırıcılarından. New York şehrinin en ünlü yapıtları olan Metropoliten Müzesi ve Özgürlük Anıtını dışında en büyük dolandırıcılığını Brooklyn Köprüsünü birkaç kez satarak yapmış. Parker işi o kadar ileriye götürmüş ki bazı rivayetlere göre parası çıkışmayanlara köprüyü aylık taksitlerle sattığı olmuş. 1928 yılında suçüstü yakalanan Parker, müebbet hapse çarptırılmış. 7 Victor Lustig (1890-1947): ABD ve Avrupa’da yaptığı dolandırıcılık suçlarından dolayı tutuklanıp ünlü Amerikan hapishanesi Alkatraz’a gönderildi. Eyfel kulesini hurdacıya satmakla ünlenen Lustig ayrıca para basma makinesi satışıyla da birçok insanı dolandırmış. Lustig’in en bilinen dolandırıcılık numaralarından biri de 30 dolara sattığı, dolar baskı makinesi numarası. 8 Philip Arnold 1829-1878): 1872 yılında kuzeni John Slack, ünlü elmas madeni oyunuyla birçok insanı dolandırmaya başarıyor. Wyoming’de bir arsada serpiştirdikleri yarı değerli taşları elmas olarak göstererek ünlü Baron Rothschild ve Tiffany’nin sahibi Cahles Tiffany’yi de dolandırmaya başarıyorlar.
http://topalkarga.com
Dondurulmuş İnsanlar - Cryonics Projesi
Ölüm, yaşamın sonu mu? Geleceğe uzanabilen bir yaşama sahip olmak mümkün mü? Geçmişi birkaç yüzyıl alan bir sürecin sonunda, artık birçok kurum 'cryonics' olarak bilinen 'çok düşük ısılarda' insanı dondurarak, bozulmadan bir tank içinde muhafaza ediyor. Bu alanda hizmet veren ünlü bir kuruluş olan Cryonics.org'un giriş sayfasında 'Welcome to your future', yani 'geleceğinize hoşgeldiniz' yazıyor! Türkçede çok düşük sıcaklıklarda yapılan işlemler manasına gelen kriyojeni de cryonicsten geliyor. Cryonics, doğada bazı canlıların yaşadığı bir periyot olan 'hibernasyon', yani çok düşük sıcaklıklar altında canlının yaşamını kaybetmeden hayatını sürdürebilmesi felsefesine yakın bir yapı olsa da, günümüzde doğrudan bu doğrultuda ilerleyen bir sürece sahip değil. Şu anki prosedür, insanların ölümlerinin hemen ardından bu programa dahil olacaklarını taahhüt ettikleri bir süreç ve ardından sıkı bir belirsizliğe dayanıyor! Ve temel mantığı da, günümüz için tedavisi mümkün olmayan hastalıkların, geleceğin medikal yöntemleri ile tedavi edilebileceği denilebilir. 12 Ocak 1967: Dondurulan ilk insan James Bedford Cryonics Enstitüsü'nde dondurulan ilk insan, Kaliforniya Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan James Bedford'dur. Fotoğraf, Bedford'un transfer anına aittir. Alcor arşivinden alınmıştır. O şartlarda cryonics işlemi şimdiki altyapıya nazaran daha az gelişmiş olduğu için, Bedford'un bedeni hala dondurulmuş olarak saklansa da, bazı hücrelerinin zarar gördüğü söyleniyor. Yaşananlardan sonra, cryonics ile ilgilenenler insan dokularına zarar vermeyecek dondurma yöntemleri üzerinde çalıştılar. James Bedford, Time dergisine kapak olmak üzereydi, ancak derginin kapak resminde o dönem Apollo 1 yangınında ölen üç astronot yer aldı. Bu arada, cyronics yöntemi ile dondurulanlar için bu işlemin yıldönümüne 'Bedford Günü' denir. Dünyada kaç kişi dondurulmuş olarak bekliyor? Dünyanın en büyük cryonics şirketi Alcor Life Extension Foundation. Alcor'u American Cryonics Society, Cryonics Institute ve Trans Time takip ediyor. Cryonics şirketlerinde dondurulmuş olarak bir gün hayata gözlerini açmayı bekleyen toplam en az 230 “hasta” bulunuyor. Öldüğünde dondurulmak üzere anlaşmaya imza atmış insan sayısı ise 1000’i geçmiş durumda. Defin ve Otopsi Yok Kontrol dışında veya Amerika dışında ölürseniz diye isteğinize bağlı olarak size bileklik veya kolye veriyolar. Ölümünüz durumunda bedenin acil bir şekilde nereye gönderilmesi gerektiği belirtiliyor. Bu bileklikte, 'defnetmeyin, otopsi yapmayın' yazıyor. Bu işlem kaç para? Bu hizmeti veren merkezlerden Cryonics.org'un internet sitesinde 'Hayat paha biçilemez!' yazıyor... Yani slogandan anlaşılıcağı üzere birazcık pahalı.. Piyasada bu işi en ucuza yapan şirket Bütün bedeni dondurup saklamak için 28 bin dolar ücret talep ediyor. Dünyanın bir numaralı cryonics devi olan Alcor ise beden saklama işlemi için 150 bin dolar fiyat biçiyor. Dr. Paul Segal'in deneyi Dr. Segal beagle cinsi sevimli köpeği Miles’ı dondurup tekrar diriltmeyi başarmış ve bu deney dondurulmaya inanan insanlar için o günden beri büyük bir ispat olarak sayılıyor. Ülkemizde bile bu projeye dahil olan insanlar var. Türkiye'nin ilk cryonicsistlerinden birisi Çerkez Ethem'in yeğeni, Güner Kuban şuanda anlaşmaya imza atmış durumda, yani öldükten sonra dondurulmayı bekliyor.
http://topalkarga.com
olan
Olmuş bitmiş bir şey yok.. Olan devam ediyor.. İnsanın lineer düzlemde geçen hayatında geçmiş gelecek ve ŞİMDİ var. Oysa aslında sadece ŞİMDİ’ler var. Şimdiler yani AN yani an’lardan oluşmuş AKIŞ var. Şimdiler an’da oluyor ve bunları bizim beyin yapımız bir düzlemde ardışık görüyor. Tıpkı film kareleri gibi. Anda olan tek tek kareler, ardışık olarak bir düzlemde film olarak devam ediyor. Geçmiş ve gelecek için görünürde gidip yapabileceğimiz bir şey yok. Geçmiş ve geleceği değiştirmenin yolu şimdiden geçiyor. Çünkü an içinde olan devam ediyor ve AN’lardan başka bir şey yok. Bu durumda şimdi’de yaptığımız her şey, geçmiş ve geleceği tekrar düzenliyor. Çünkü beynimiz geçmiş gelecek gibi görse de olan sadece şimdi. Tüm öğretilerin söylediği AN’da olmak, şimdiye bakmak bu. Bu durumda ne geçmiş dediğimiz yaşadıklarımız için hayıflanarak üzülerek yapacağımız bir şey yok. Yok çünkü akış içinde geçmiş yok. Ve gelecek için endişe gereksiz. Çünkü gelecek yok. Gelecek sadece şimdi olduğunda var. Yani sadece şimdi var. Netice şimdi her şeyi yapabileceğimiz elimizde olan tek an. Yapacaklarımızın abartılı olması gerekmiyor, temiz bir kalple ve saf bir niyetle anın akışı içinde önümüze gelenlerle yaptığımız, hem sıradan hem sıra dışı her şey önemli. Bazen eylem bazen dinlenme ve bazen bekleme dönemlerimiz.. hepsi an içinde. İstesek de hep eylemsiz veya sürekli eylemde olamayız. Eylemsizlik bir süre sonra mecbur eylemle devam eder, tersi de geçerli, eylem eylemsizliğe döner. Bu durumda beynin zihni geçmiş ve geleceğe her zaman kaçsa da, tekrar toparlayıp, burada olmamız uygundur. Bedenin içinde ve eylemin içinde ve yaptığımız işin içinde ve akışın içinde ve burada olmak. Herkes burada mı?
https://bendenbanablog.com/2017/04/11/olan/
Kıvırcığım
Sevgili Kıvırcığım canım benim, bu dünyada en çok sevilen çocuk sensin, seni çok seviyorum ben Kıvırcığım. En çok dedim ama sevginin azı çoğu olmaz Kıvırcığım, sevgi sevgidir ve kıymetlidir. Sen canım Kıvırcığım seviliyorsun ve kıymetlisin. Bundan sonra hiçbir şeyin veya kimsenin sana bunun aksini söylemesine veya göstermeye çalışmasına izin verme çünkü bunun aslı yok. Bu tür bir davranış sadece illüzyondur, gerçek değil, o yüzden buna iznim yok. Bu dünya senle birlikte BEN olduğum için var. Hiç kimse benden değerli değil, benden çok sevilen değil. Sevgili Kıvırcığım, sen o koca çocuk gözlerinle, sana gösterilen ve kabul ettirilmek istenen bazı şeyleri, bir çocuk olduğun için bilmeden doğru sandın. Oysa sana sevgisiz ve değersiz hissettiren hiçbir şey gerçek değildi, sadece illüzyon. Artık bunu biliyoruz, ben bildiğim için sende biliyorsun çünkü bedenimin her bir hücresinde senin enerjinde var. Ama artık gerçeği biliyoruz, değerliyim ve sevilenim. Sevilen ve değerli olduğunu bilen her şey ve herkes gibi, sonsuz kere sonsuz ne istiyorsan o olsun. Mesela gönlünce gez, istediğin gibi konuş, davran, hayattan sevgiyle iste ve sevgiyle al. Bizde olanları da yeri gelince değerini ve bize kattıklarını bilerek değerli bir şeyi sevgiyle verir gibi ver. Bazen hayattan al ve bazen hayata ver. Bunun ikisini de değerini bilerek yap. Şimdi Kıvırcığım, çık o karanlık kömürlükten, çık ve gönlümün odalarında bir prenses gibi gönlünce dolaş, hepsi senin, var olan her şey senin. Aldığın her şeyi onlarla işin bitince, tıpkı oyun oynayan bir çocuk gibi oyna ve geri ver. Biliyorsun hiçbir şey kalıcı değil, hiçbiri bizim parçamız değil. Bize kalan oynadığımız şeylerin tecrübesini ve bilgisini alıp yolumuza devam etmek. Artık BEN bildiğim için sende biliyorsun Kıvırcığım, en son bedenimize gelinceye kadar, bizim sandığımız her şey sırasıyla verilecekler. En son bedenimiz, o koca iri gözler kıvırcık lüle saçlar ve şimdiki beden halim, hepsi en son verilecekler. Düşün Kıvırcığım sadece bedenimiz gerçekten bizim, yani bir yere kadar ve o bile günü gelince hayata tekrar verilecek çünkü döngünün düzeni böyle. Bu durumda Kıvırcığım, hiçbir şeyi veya kimseyi sakın sahiplenme, onların hepsi senin bakışınla oyuncaklar, benim açımdan aracılar, öğrenmemiz için vasıtalar. Bazı şeylerle kısa süreliğine, bazısıyla orta sürede, bazısıyla tüm hayatımız boyunca sana göre oyna yani temas et ve hepsini sırayla bırak, en son bırakacağımız şeye kadar. Yani Kıvırcığım etrafında olan her şeyle benimle birlikte dans et ama dansın ağır aksak olmasın, keyifle neşeyle dans et. Tüm dünyayla eğlenerek dans edelim, en çok da sevdiklerimizle keyifle ve uzun uzun dans edelim. Hani sanki güneşli bir günde hafif bir rüzgarla ritm tutturmak gibi, işte öyle, sevdiklerimizin değerini bilerek onlarla sevgiyle dans edelim. Sevgili Kıvırcığım, artık tüm hücrelerimde keyfince dolaş çünkü buradayken her şeyin sahibi sensin. Neşelen keyiflen ve o neşeni keyfini bana da bulaştır. Artık ben bileceğim ki ne zaman keyifliysem Kıvırcığım’da keyifli çünkü neşe bana senden gelir, yani saf halimden yani çocuk halimden. Bundan sonra nerdesin ne yapıyorsun düşünmeyeceğim, buna gerek yok çünkü Kıvırcığım bu oyun aleminde artık senin, istediğin herkesi ve her şeyi yanında bulman, dans etmen ve yeri geldiğinde bırakman çok kolay. Yapacağın şey sadece düşünmek sonra istemek ve sonra ona eşlik etmek. Ben artık varlığını, neşe ve keyif anlarımda tüm hücrelerimde ve benliğimde bileceğim, sen buradasın, benimlesin anlayacağım. Benim keyif ve neşe anlarım, senin her şeyle neşeyle oyun oynadığın, bana göre dans ettiğin anlar. Gez gönlünce her bir hücremde, kalbimin en ışıklı odalarında otur ve istediğini söylediğin her şeyi oyununa yani dansına dahil et ve istemediğin anda sevgiyle bırak. Artık ne istediğini ve ne istemediğini bilmen yeterli, sadece buna dikkat et, anladın sen beni. Artık anlaştık seninle ve sevgili canım biliyor musun benim ayrıca sana çok kıymetli bir hediyem olacak. Çok kıymetli diyorum çünkü bu ilk olacak. Aslında bu yazıyı bu sözümü unutmamak için yazıyorum, nasipse sözüm söz olsun, bunun için elimden geleni yapacağım ve o kitap sana ithaf edilecek, sevgim ve saygımla birlikte. Benden çıkacak ilk kitap sana ithaf edilecek çünkü sen buna değersin. Keyifle neşeyle kal ve istediğin her şeyi yap ve yok et, artık bu oyunu yani dansın kurallarını biliyorsun. Görüşürüz demiyorum çünkü iç içeyiz, biriz, zaten birbirimizleyiz, bunun farkındayız. Sevgimle ve saygımla koca gözlerinden öper, saçlarını okşarım Kıvırcığım, hep neşeyle keyifle sağlıkla kal ve ol..
https://bendenbanablog.com/2017/05/30/kivircigim-2/
günah, hata, kusur
Şu insanlar ne tuhaf, her şey ya hep ya hiç olsun isteriz. Oysa şunu unuturuz, insan hatasız olmaz. Neden olmaz? Cevabı basit aslında, yaratılışın gereği budur, dünyanın ikilikten yaratılmasından dolayı biz her şeyi zıddıyla görürüz, iyi kötü, kadın erkek, gece gündüz, melek şeytan vs gibi. Bu durumda “Kul kusursuz olmaz”, kusursuz olmaya çalışmak, yaratılışın bir ucunu kabul etmemektir, bunu yapamayız çünkü iki farklı uç dünyayı yapar. Bazen hep iyi olduğumuzu sanırız, sadece kendimizi kandırırız, hatasız olunmaz. Hata, kusur denen şeyler, dinlerin günah dediği kavramlardır. Her insanın günahı olur, hatasız olan sadece döngü yani bütündür. Bu durumda pürü pak değiliz. Bazen birine kötü davranırız, yaparız işte günah dediğimiz şeyleri. Önemli olan hiç hata yapmamak değil, bunu sonradan anlayıp düzeltmeye çalışmak, af dilemektir çünkü günahsız olmak mümkün değildir. Af kapısı bunun için her zaman açıktır çünkü zaten yapacağımız biliniyor çünkü burası iki uçlu bir gezegen. Bu arada o af dilemek konusu çok önemli işte, samimi ve dürüst olmak, gerçekten içten gelen bir şekilde yaptığının yanlışını anlamak, yoksa korkudan başıma bir şey gelir diye değil, içten şekilde af dilemek. Her zaman hata yaptığımız insanların yüzüne konuşma imkanımız yoktur, o kişi burada olmayabilir, olsun O kalpleri bilir unutmayalım. Af dilemek, içinde gerçek bir değerlendirmeyi ve bilgiyi öğrenmeyi içerir çünkü düşünmüşüzdür ve kendi yanlışımızı anlamışızdır. İşte bu çok önemlidir, yani davranışlarımızın geri bildirimini yapmak, yani TEFEKKÜR. Birde kuralcılık yapmasak ne güzel olur, hani içki içmenin, bir insanın hakkını yemekten daha hata olduğunu düşünenler vardır. Yani hata yapacağız el mecbur, en azından makul şeyler olsun, şekilci şeyler değil. Hani dinlerde şirk koşmak denen şey aslında bunu ifade eder, kul kusursuz olmaz, hata yap çünkü bu öğrenmenin gereğidir, diğeri yani hatasızım demek, kibre bile girer. Hata kusur günah, ne dersek işte, en azından makul olsun ve gerektiği zaman değerlendirme yapıp özür dileyebilelim, bunu neden yaptığımızı anlayarak, “İnsan kendini bil” sözünü anlayalım. Kendimizi kahretmeyelim yani, acılar içinde, suçluluk içinde kavrulmayalım çünkü bu acı döngüsü çok önemli ve ayrı bir günün konusu olsun. Af, özür samimiyetle olsun, çıkar korkusundan değil, safiyet içinde olsun, bunun içinde kendimizi objektif değerlendirmemiz gerekir, yaptıklarımızı düşünmek yani TEFEKKÜR. Hiçbir insan ben saf beyazım, temizim diyemez, bu olmaz. Dünya bir oyun sahnesi ise, oyun oynarken herkes kirlenir ama az ama çok ve bu kirlenmeyi nelerle yaptığımız bizim için önemli olandır. İnsanların canını, hakkını, yaşama hakkını gasp etmemek önemli olanlardır. Yinede her kirlilik saf yürekle yapılan değerlendirme ile yapılan af ile bağışlanabilir, bu bize karanlık taraftır, neyin af olacağını bilemeyiz çünkü insanın hatasını anlayan kalbi sadece o görür, o kalbin gerçek pişmanlığını, masumiyetini o bilir, biz işin bu uç noktasında yargı makamı değiliz, yargıyı vicdanlar yapar. İnsanların yaptığı bir suç varsa dünyasal anlamda onun yargısını yapmak ve cezasını vermektir. Vicdanın verdiği cevabı bilemeyiz. Netice hiç hatasız, biz kelebeğiz, meleğiz, saf ışığız demek saçma olur, bari hatalarımızda vicdanımızın altından kalkabileceği gibi olsun. Gerçi vicdanlar her hesabı adil bir şekilde yapar ve ödemesi gereken hakkı, hak sahibine verir. İyi olalım ama “iyinin içindeki kötü”yü unutmayalım, onu yok sayamayız çünkü dünyanın yaratılışı bu şekilde, yok sayarsak bir ucu inkar etmiş oluruz. Kötü yanlarımızda olacak bari tatlı olsun, altından kolay kalkabilelim.
https://bendenbanablog.com/2017/06/11/gunah-hata-kusur/
özgün
Şu insanlar ne tuhaf, bizler hayatta hep bir şeyler öğreniriz, BİLGİ yani IŞIK denilen şey. Bilgi Işıktır çünkü. Bu bilgi, işimiz, aldığımız mesleğimiz, ruhsal konular vs her şey olabilir. Her konuda sürekli öğreniriz. Öğrenmenin ilk aşamaları genelde, öğreteni taklitle olur. Bir çocuğun yürüyenlere bakarak yürümeyi öğrenmesi, konuşanı görerek konuşma dağarcığını geliştirmesi gibi. Her öğrenme başta öğretenin taklidi ile olur. Bu doğal olandır ama sonrası önemlidir. Birinden istediğin bilgiyi aldıktan sonra, başta bazen cümlelerin, tarzın benzer olsa bile, o bilgiyi içine almalısın, gıda gibi. Zamanla içinde o bilgiyi sürekli evirip çevirip sen haline getirmelisin. Sen haline getirmek demek, o öğrendiğin üzerinde düşünmektir. Aldığın ilk bilgi tohumdur ve sen o bilginin yetişeceği toprak olmalısın. Her insanın toprağı farklıdır. Şimdi o bilgi GÜL olsun, o gül bilgisi senin toprağında nasıl büyür, işte bunu ortaya çıkarmalısın. İşte bu ÖZGÜN olmaktır. Yoksa sadece ezber ve kopya olursun, binlerce insan gibi. Özgün olmak için o bilgi üzerinde düşünmelisin. Her insan tek yaratıldığına göre yani aslımız özgün olduğuna göre, o konu senden nasıl yansır? İşte hayatın beklediği budur. Kopya olunmasını istese bu kadar yaratılmışa ne gerek var? Hayat özgün olmak ister, insan özgün olmak ister. Mesela en basiti yürümeyi öğrenirsin ve herkesin yürümesi kendine göredir, kimi içe basar kimi dışa, herkes kek yapar ama kendine göre vs. Ruhsal konularda çeşitli eğitimler, terapiler vardır. İstersen öğrenebilirsin ama aynı ezber cümlelerle söylersen kopya olursun. Başta bu doğaldır çünkü bilgi henüz sen haline gelmedi. Sonrası hala aynı cümlelerle kopya olursan, bunu sana öğreten kurum, ezberlediğin bilgiyle EKOL haline gelebilir. Kurum ekol olur, sen kopya olursun. Oysa kurum değil, sen önemlisin. Tıpkı bir yemek gibi, elma yemek istedin aldın, onu çiğne, midende parçala, bağırsaklarda dolaştır, yani sindir. Sindirmek elmanın özü sende, posası dışarıda kalsın demektir. Aynısını öğrendiklerin için yapabilirsin. İstiyorsan al bilgiyi, tıpkı elma gibi, sindir ve sana özü kalsın ve o öz senden, senin özgün pencerenden yansısın. Yaratılışın hepimizi yarattığı gibi, sen kendinden o bilgiyi tekrar yaratabilirsin.
https://bendenbanablog.com/2017/06/15/ozgun/
hiç
Ne sevmiş ne sevilmiş gibi.. Hiç kimsenin hiçbir şeyi olmamış gibi.. Ne var ne yok gibi.. Hiç kimsenin hiçbir şeyi olmamış gibi.
https://bendenbanablog.com/2017/06/19/hic-2/
Atam
Türkiye Cumhuriyeti kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk, 1934 yılında, 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi’nin yıldönümü nedeniyle düzenlenen törende yaptığı konuşmada, Anzak askerlerinin annelerine de hitap etmişti. Bu muhteşem konuşmanın o bölümü şöyledir, “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçikle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.” Atatürk’ün bu hitabına daha sonra bir Anzak annesi tarafından cevap yazıldı “Gelibolu topraklarında yitirdiğimiz evlatlarımızın acısını, alicenap sözleriniz hafifletti. Gözyaşlarımız dindi. Bir ana olarak bana, bir güzelim teselli bahşetti. Yavrularımızın sonsuz uykularında, huzur içinde dinlendiklerinden hiç kuşkumuz kalmadı. Majesteleri kabul buyururlarsa bizler de kendilerine Ata demek istiyoruz. Çünkü yavrularımızın mezarları başında söylediğiniz sözler, ancak bir öz babanın sözleri gibi yüce, ilahi. Evlatlarımızı bir baba gibi kucaklayan büyük Ata’ya tüm analar adına şükran, sevgi, saygıyla.” Onun bu sözlerini her okuduğumda içim ürperir, zaten insan olan herkesin bu sözlere duyarsız kalması beklenemez. Aslında onu anlamak için, anılarını ve Nutuk’u daha sık okumamız lazım. Onun liderliğinin, devlet adamlığının yanı sıra, insani vasıflarını görmemiz için onu daha yakından tanımamız gerekir. Gönlü geniş insan olmak, düşmanına bile saygıyla bakmak. Onun Çanakkale’de şehit düşen Anzak askerlerinin annelerine yaptığı konuşma tarihte çok büyük bir iz bırakmıştır. Tüm bunları unutmamak ve unutturmamak gerekir. Bir insanın, hepimiz gibi İNSAN olduğunu bilerek, onun gönlünün güzelliklerine, yaptıklarına sevgi ve saygı duymak çok önemlidir. Sevgi saygı güven, biatla aynı şeyler değildir. Biat, kendi iradeni yok sayıp başka birinin iradesine teslim olmaktır, birine kölelik etmektir. Sevgi saygı ise, değerli olanın insani vasıflarını kabul ederek, hakkı hakka vermektir. Sevgili Atam sana sevgi ve saygıyla rahmet diliyorum ve değerli vasıflarını kendime her zaman örnek alıyorum. İNSAN OLMAK, işte bence senin en büyük vasfın bu ve bende gerçekten tüm emeğimi insan olmak için veriyorum. Her yaratılana saygı duyan, aklı ve kalbini kullanan, vatanını seven, yapması gerekene tüm emeğini veren, hayattan her şeye rağmen keyif almasını bilen, nerede nasıl davranması gerektiğini bilen, ileri görüşlü ama bunu anı yaşayarak yapan insan olmak, bunları senden öğrenmeye çalışıyorum. Her emeğin için sonsuz saygı duyuyorum ve seni seviyorum sevgili Atam.
https://bendenbanablog.com/2017/06/20/atam/
Einstein'ın Meşhur Fotoğrafının Hikâyesini Kaç Kişi Biliyor?
Einstein, 1905 yılında görelilik teorisini yayımladıktan sonra ün kazandı. Devam eden yıllarda da, teorik fizik alanında büyük gelişmelere imza attı. Einstein ayrıca ölümsüzleşmiş en büyük 8 insan arasında gösterilir. Fakat, bilimle çok içli dışlı olmayan insanlar, Einstein’ı yaptığı çalışmalarla değil de, dilini dışarı çıkarttığı fotoğrafıyla tanırlar.Bu meşhur fotoğrafa mutlaka daha önceleri de rastlamışsınızdır. Dili neredeyse çenesine kadar dışarıda olan bu bilim insanına, bu pozu verdiren şey ile ilgili de birçok hikâye duymuş olmanız muhtemeldir. Peki bu fotoğrafın gerçek hikâyesi nedir? Bilim Fili'de yer alan haber göre; Great News Photos and the Stories Behind Them (önemli haber fotoğrafları ve arkalarındaki hikâyeler) kitabının yazarı John Saber, olayın iç yüzünü kitabında detaylandırıyor. Einstein, 72. doğum günü şerefine verilen davette, arkadaşları ve bilim insanları ile birlikte 14 Mart 1951 gecesinde Princeton Club’da buluşur. Oldukça kalabalık olan bu davette, çok sayıda da basın fotoğrafçısı yer alır. Einstein’ın doğum gününün kutlandığı bu gecenin sonunda, Einstein da oldukça yorulur. Fakat, yine de sabırla fotoğrafçılara pozlar verir. Sonunda bir arkadaşı, Einstein’ı evine bırakmayı teklif eder ve binadan ayrılırlar. Fakat, Profesör tam araca bindiğinde, haber kameramanı Art Sasse, son bir fotoğraf çekebilmek için hızla yaklaşır. Sasse bu isteğini Einstein’a kibar bir şekilde söyler. Daha sonra olanları Sasse’nin kendi cümleleriyle ifade edecek olursak: ‘Einstein arkasını döndü ve dilini dışarı doğru çıkarttı, ve bende fotoğrafını çektim.’’ Fotoğraf yayımlandıktan sonra, Einstein da çok sevmiş olacak ki, fotoğrafın basılı halinden 9 adet sipariş edip bunları tebrik kartlarını süslemek için kullanmış. https://onedio.com/haber/einstein-in-meshur-fotografinin-hikayesini-kac-kisi-biliyor--712188
http://topalkarga.com
Reptilianlar İnsanları Nasıl Kontrol Eder
Reptilianların birden fazla iletişim kurma yolları mevcuttur. 1-Telepati yöntemiyle iletişim kurabilirler. Herhangi bir lisana gerek duymadan zihninizden geçirdiğiniz düşüncelere ve sorulara hızlıca cevap verebilirler. 2-Sembollerle iletişim kurarlar. Sembolizm, reptilianlar için çok önemlidir. Tarih boyunca eski kavimlerden günümüze kadar uzanan kalıntılarda bu sembolleri görmek mümkündür. 3-Davranışlarında etki tepki bağı mevcuttur. İletişim sırasında agresif bir davranış gösterirseniz onların tepkileri de agresif olur. Reptilianlar uyuşturucu maddeleri çok severler ve sıkça kullanırlar. Bu varlıklar bağımlılık yapan maddeleri sadece kullanmakla kalmayıp insanoğlunun da bolca kullanması için her türlü kolaylığı sağlarlar. Çünkü, uyuşturucu maddelerle zihni boşa çıkan insanlarla daha kolay iletişim kurabilirler, bu iletişim önce astral boyutta sonrasında ise direkt temas yoluyla olabilir. MEDYA ONLARIN KONTROLÜ ALTINDA REPTİLİANLAR İLETİŞİM KURACAKLARI İNSANLARI NASIL SEÇERLER? Reptilianlar, kontrolü altında bulunduracakları insanları henüz anne karnındayken seçerler ve cenin içerisine enerjiler verirler veya yukarıda bahsettiğimiz gibi sonradan, insanın eğilimlerine yönelik isteklerini vererek bu kişileri yanlarına çekerler. Kontrol ettikleri kişi toplumda önemli bir yere gelince (politikacı vb.) onları istekleri doğrultusunda kullanırlar. REPTİLİAN KONTROLÜNDE OLAN İNSANLARIN ÖZELLİKLERİ NELERDİR? Bu insanlarda bir takım rahatsızlıklar gözükür. Bunlardan bazıları şöyledir; Ani üşüme ve titremeler Nezle, grip gibi bir hastalığı olmamasına rağmen öksürük krizlerine girme. Kalp ağrıları ve rahatsızlıkları Uyku bozuklukları Gecenin bir vakti uyanıp tekrar uyumakta güçlük çekme. Kişi huzursuz bir şekilde evin içinde dolanır ve bazı durumlarda bu nöbetlere paranormal olaylar da eşlik edebilir. Yine bu insanlarda, depresyon sık olarak görünen rahatsızlıklardan biridir. Reptilianlar, musallat oldukları insanların peşinden ayrılmazlar, gölge gibi takip ederler. Reptilianlar tarafından kontrol edilen insanların ortak davranışları Aşırı bencillerdir. Para ve maddeye düşkünlerdir. Tüketim toplumunu yaratır ve bu toplumun bir parçası olurlar. Dış görünüşlerine fazlasıyla önem verirler. Estetik ameliyat yaptırırlar. Marka düşkünlüğü takıntı haline gelmiştir. Birine bağlanmazlar, minnet duymazlar, duygusuzlaşmışlardır. Evliliklerinde zengin insanları seçerler ve insanları sahip olduğu para ile ölçerler. Lüks arabalara binmeyi, lüks evlerde kalmayı ve aşırı gösterişi çok severler.
http://topalkarga.com
Okuyanın Geleceği Gördüğü İddia Edilen Büyü Kitabı: Necronomicon
Abdul Alhazred adında M.Ö. 8. yy'da yaşadığı blinen bir arap bilgini on yıl boyunca çölde gezerek eski günlükler bulmuştur. Bu günlüklerle ölüler diyarı ile iletişim kurduğunu söylemiş "Al Azif" daha çok bilinen adıyla ise Necronomicon isimli kitapta anlatmıştır. Diğer bir görüş ise kitabın gotik etebiyat yazarı Lovecraft'ın bir kurgusu olduğu...gerçek bir büyü kitabı. arabın kitabı, ölülerin çağrı kitabı, ölü isimlerin kitabı, çıldırtan kitap gibi birçok isim takılmış olan mistik bir kitap. yazarının adı el hazret ya da el azif. şamlı bir arap kendisi. bazılarına göre hiç var olmadığı , birileri tarafından insanları korkutmak için uydurulduğu ; bazılarına göre ise var olduğu fakat yerini kimsenin bilmediği bir kitap. yedi cilt ve 900 sayfanın üzerinde olduğu söyleniyor. m.s. 700 yılında şam'da yazıldığı biliniyor. yazar el hazret: iskenderiye'den pencap'a kadar dolaşan.çok okuyan. onlarca dil konuşup öğrencilerine gezip dolaştığı yerleri anlatan. metodları heredot'u hatta bruno'yu anımsatan bir kişidir.. nostrodamus'un ünlü "yüzlükler" inin ilk iki dörtlüğünde anlattığı metodunun kaynağı uzmanlara göre necronomicon'dan alınmıştır. kısacası necronomicon geleceği görmenin yollarını da anlatıyor. belki bu sayede nostradamus geleceği görebilmiştir. el hazet'e "çılgın arap" da denirmiş bunun nedeni onun geleceği görmesi ve artık yaşadığı çağa uyum sağlayamaması gösteriliyor.yunanlı platonist filozof proclus (ms 410-485) astronomi , felsefe , matematik , metafizik uzmanıydı ve kullandığı büyü yöntemleriyle heketa adlı mitolojik tanrıyı görebildiğini yazıyordu. proclus eski mısır ve kalde gizem öğretilerinden yararlanmıştı ve proclus'un yazılarının tamamen el hazret'in eline geçtiği ve necronomicon'da bunları da yazdığı söylenmekte.işin ilginç yanı hiçbir arap kaynağında necronomicon adı geçmiyor. araştırmacı tarihçi idris şah kitabı hindistan'da deobound mısır el azhar ve mekke'de kitabı araştırmış fakat başarılı olamamış. 1487 tarihli latince bir belgede dominikan rahip olaus wormius imzasıyla engizisyonun ölümcül ismi kara papaz torquenmada'nın ispanyol yahudilerine zulmederken;necronomicon'u ele geçirdiği ve italyanca'ya çevirttiği belirtiliyor. wormius'a göre kitap son derece tehlikeli ve okuyan insanı etkisi altına alıyor.içindeki bazı bölümlerin de tevrat'ın yaradılış bölümü'ndeki gizli şifreli bölümlerin açıklamaların bulunduğu ve bunları anlamanın sonucunda da insanı çıldırtacağı belirtiliyor.wormius , kitbın bir kopyasıonı ele geçirmiş olmalı ki spanheim başrahibi johann trithein'a yollamış. wormius kitap hakkında şöyle diyor "çeviriyi yaktım , bu tanrı'ya küfürdü , gerçekler çok fazla ortaya çıkıyordu insanlar buna hazır değiller daha çok zaman gerekiyor..." ama başka kaynaklar kitabın yok olmayıp vatikan'a yollandığını yazıyor.1586'da wormius'a ait kopya prag'da ortaya çıktı.ünlü ingiliz majisyeni ve büyücüsü dr.john dee ve asistanı edward kelly bu kez necronomicon'u ele geçirdiler.söylendiğine göre kelly ve dee "necronomancy" denen ölüleri kaldırma ayinlerine o zaman başladılar.ama bir bomba daha vardı kitabta simya yoluyla altın yapma yöntemleri de yazıyordu.dr. dee necronomicon'u ingilizce'ye çevirip manchester'de christ's college'e bıraktı.sonra büyük kolleksiyoncu.elias ashmole eliyle oxford'da bodleian library'de yer aldı. şu anda british museum'da necronomicon'un bir kopyasının bulunduğu kayıtlarında yer alıyor. peki bu kitabın içinde neler var? tufan öncesiyle ilgili inanılmaz gerçekler var. el hazret kaybolmuş geçmişin içyüzünü anlatırken, tevrat'taki "yaradılış" bölümüyle , mitolojik kaynaklar arasında kesin benzerlikler vardır. tevrat bunları gizlemekte , bugüne kadar yapılan çeviriler aslında kutsal kitabtan çok farklıdır.geniş ayrıntılarla geçmişin ve dinlerin kaynağının içtüzü ve planlanması anlatılıyor. insan ırkı, dünyadan önce başka bir yerde idi.buna başka kürelerden gelme deniyor. neo-platonist inançlara göre anlatılan dünya benzeri yıldızlarda kendilerine özgü yaşam formları bulunmaktadır.bu yaşam biçimleri kozmik hiyerarşinin evrim çizgisiyle belirlenir. özel zamanların belirlenmesiyle ve özel semboller kullanılarak, eskilerle ilişki kurulabilir ve onlardan istenilen kozmik bilgiler alınabilir, o zaman geçmişe ve geleceğe hakim olmak mümkündür ama bu tehlikeli bir yoldur çünkü insan taşıyabileceği bilgiyi edinebilmeli ve bunun farkında olmalıdır. ve halk bunları bilmemelidir. dünyayı zaman zaman pozitif zaman zaman negatif güç alanları etkisi altına almaktadır.bu güç alanı bilinçlidir ve şeytan tanımı aslında bu negatif güç alanı ile ilgilidir.fakat bu güç alanını besleyen gene insandır. insan ırkını bu gezegende dölleyen güçler bizleri sürekli olarak gözlemektedir.eğer onların planını temelden bozacak bir eyleme giriştiğimiz anda, müdahale edeceklerdir ve bu müdahale eskilerin eskisi denen akılalmaz bir güç boyutunda gerçekleşecektir. necronomicon'un bilinen kopyaları kayıp görünüyor. bazı kaynaklar adolf hitler'in okkült ilgisi sonucunda kitabın bir kopyasını ele geçirdiğini belirtiyorlar ama sonrası bilinen bir şey fühler'in sonu efsaneye göre necronomicon'dan yararlanmışa benzemiyor. dee'nin bodlein müzesindeki çevirisi 1934'den sonra yok oldu.belkide hitler'e giden kopya oydu. british museum önceleri çalınmalardan söz ediyordu ama bunun doğru olmadığı anlaşıldı wormius baskısı oradaydı ama nedense kataloglardan silindi ve yeraltı depolarına kaldırıldı.hatta bir iddiaya göre değerli eşyalar klasmanına alınarak 1940'larda kraliyet mücevherleriyle beraber galler'de özel bir şatoya saklanmıştı.sonra tüm dünya kitaplıkları necronomicon ile ilgili kaynakları ve belki de kopyaları saklamak için söz birliği ettiler. necronomicon'un çıldırtması sanıldığı gibi değil bildiğimiz inandığımız herşeyi reddetmesi ve gerçeklerin çok farklı ve belki de çok acımasız olması yüzünden okuyanlar şoka giriyor.
http://topalkarga.com
KUTSAL COĞRAFYA
Dünya gezegenini bir insan bedeni gibi ele alan Batı ve Doğu okültizmi terimleriyle ifade etmek gerekirse, yerkürenin organlarını, akupunktur meridyenlerini, çakralarını ve bunlarda dolanan seyyal akımları konu alan psişik – spiritüel coğrafyaya verilen ad. Batı okültizmine göre, insan bedeni gibi bir çeşit organları bulunan yerküre, insan bedenindeki kanın dolaştığı damarlar ve sinir sistemi gibi birtakım enerji kanallarıyla örülü ya da sarmalanmış durumdadır. Batıda ley hatları denilen bu kanallarda akan enerji telürik enerji ya da ley enerjisi adını alır. Okültistlere göre , peygamberlerin spiritüel temaslarının genellikle dağlarda (Hira, Sina, Zeytinlik dağları gibi) olması bir tesadüf değildi ve ley bilimini bilen eskile tapınaklarını ve kutsal merkezlerini rastgele değil, hep bu hatlar ve hatların kesiştiği kavşaklar (güç noktaları) üzerinde kurmuşlardı. Kimilerine göre bu bilim, eskilere Atlantis ve Mu uygarlığından miras kalmıştır. Söz konusu enerjiye Çin tradisyonlarında Chi gücü denir. Çin tradisyonlarına göre kutupsallık (Yin ve Yang) gösteren Chi gücü insan bedenindeki kanallarda (Kun – Mei) da öyle akar. Çin’ de yerkürenin bu kanallarını konu alan ve halen uygulama alanı olan okült bilime Feng Shui adı verilir. Hint okültizmine göre ise, yerkürede insan bedenindeki gibi 7 çakra vardır. yerküredeki tüm kutsal, inisiyatik ve spiritüel faaliyetler hep enerji hatlarının dağıldığı bu çakralarda yoğunlaşır. (Kimi okültistlere göre Dünya çakraları henüz tam anlamıyla faaliyette değildirler. Tam anlamıyla harekete geçtiklerinde Dünya büyük bir değişime uğrayacaktır. Sacred-Omphalos-Stone-delphiOkült bilgilere gör ‘Omphalos’ yerkürenin kalbi, yerin göbeği, yerin ana çakrası gibi adlarla veya kimi tradisyonlarda gerçek bir coğrafi dağı göstermeyen kutsal bir dağla ifade edilen yer, Dünya’ nın kozmik – seyyal tesirlerle irtibat noktasıdır; yani Dünya gezegenine kozmostan gelen seyyal akımların Dünya gezegenine giriş yeridir. Türk tradisyonlarında buraya yerin göbeği denirdi. Şamanist Türk tradisyonlarına göre, yerin göbeği ‘Göğün Göbeği’ denilen Demir-Kazık yıldızıyla irtibat halindedir. Dünya başka yıldızlardan da tesir almakla birlikte esas olarak bu yıldızdan tesir alır. Dünya’ nın bu seyyal merkezine oturtulan sembolik ya da kutsal dağa Grekler’ de ‘Olimpos’, Hintililer’ de ‘Meru’, Kailas’, İslami tradisyonda ‘Kaf Dağı’, Toltekler’ de ‘Aztlan’ ın Ak Dağı’, Keltler’ de ‘Yeşil Adadaki Ak Dağ’, Türk tradisyonlarında ise ‘Altın Dağ’ (Altay Türkleri), ‘Demir Dağ’, ‘7 Kudaili Semuru Dağı’, ‘Kut Dağı’ vb. adlar verilmiştir. Ezoterik bilgilere göre, kutsal ırmakların ve kutsal dağların söz konusu kutsal coğrafyayı, yani ley hatlarının ve yerküre çakralarının haritasını ve ley enerjisinden psişik ve fiziksel faaliyetlerde yararlanmayı iyi bilen Atlantis ve Mu halkları kıtalarından göç etmek zorunda kaldıkları zaman rastgele yerlere göç etmemişler, bu enerjinin yoğun olarak dolandığı bölgelere göç etmişlerdir. Bu halkların anavatanlarından göç ettikleri başlıca bölgeler şunlardır: Anadolu Orta Asya (Tibet, Gobi ve Uygurlar’ ın halen yaşadığı Doğu Türkistan üçgeni arasındaki bölge) Mısır Yucatan (Meksika) And Dağları’ nın orta kısmı (Arjantin’ in kuzeyini kapsar) Kimileri ise kutsal coğrafya terimini ley coğrafyası için değil, insanlığa tarihsel süreç içerinde dayanak – destek olmuş, küçük spiritüel güneşler gibi enerji yaymış, açık ve gizli, inisiyatik veya spiritüel merkezlerin oluşturduğu spiritüel tesirler coğrafyası anlamında kullanır. Bu anlamıyla terim, yerleri dönem dönem değişen topluluklar merkez kabul edildiğinde her dönemde değişen bir coğrafyayı ifade eder. Buna karşılık okült bilgilere göre söz konusu toplulukların yerleri değişse de ley hatları haritası değişmez; değişen, hangi zamanda hangi ley odaklarının etkin olarak kullanılacağına karar veren görünmez hiyerarşinin müdahalesiyle, bu tür spiritüel yayın toplulukların değişik dönemlerde değişik ley odaklarında oluşmasıdır. Yani, değişikli ley hatları üzerinde kalmak koşuluyla yer değiştirmekten ibarettir.
http://topalkarga.com
MALHITALI KÖFTE
Malhıtalı köfte tarifi için malzemeler • 2 su bardağı kırmızı mercimek • 1 su bardağı köftelik ince bulgur • 1.5 yemek kaşığı domates salçası • 1 yemek kaşığı biber salçası • 45 gr tereyağı • Yarım su bardağı zeytinyağı • 1 yemek kaşığı kuru tarhun • 2 demet maydanoz • 2 soğan • 6~7 taze soğan • 2~3 taze sarımsak • 4 yemek kaşığı kırmızı pul biber • 2 tatlı kaşığı tuz Malhıtalı köfte hazırlanışı Mercimeği tencereye alın. Üzerini geçecek kadar su ekleyip haşlayın. Üzerinde biriken köpüğü bir kaşıkla alın. Mercimek yumuşadıktan sonra tuzunu ekleyip tencereyi ocaktan alın. Köftelik bulguru ve salçaları ekleyip karıştırın. Karışımı ılınana kadar bekletin. Soğanların kabuğunu soyup kıyın. Tereyağını ve zeytinyağını tavaya alıp ısıtın. Soğanı ekleyip şeffaflaşana kadar kısık ateşte kavurun. Tavayı ocaktan alın. Soğan hafifçe ılındığında 2 yemek kaşığı kırmızı pul biberi ekleyin. Soğanı kırmızı mercimekli harca ekleyin. Karıştırıp yoğurun. Taze soğan, taze sarımsak, maydanozu temizleyip kıyın. Tarhunla birlikte harca ilave edin. Tekrar yoğurun. Elinizi suyla ıslatıp harçtan ceviz büyüklüğünde parçalar koparın. Hafifçe sıkarak şekillendirin. Servis tabağına dizip üzerine kırmızı pul biber serpip servis yapın.
CEVİZLİ BAT
Cevizli bat tarifi için malzemeler • 200 gr asma yaprağı 1 su bardağı haşlanmış yeşil mercimek 2 çorba kaşığı salça 2 domates 1 tatlı kaşığı pul biber 2 soğan 3 taze soğan 2 su bardağı su 1 çay bardağı iri dövülmüş ceviz 1 çorba kaşığı reyhan otu Tuz Yarım demet maydanoz Cevizli bat hazırlanışı Mercimekleri haşlayıp ılınmayı bırakın. Domatesleri küp şeklinde doğrayın. Maydanozu ince kıyın. Soğanları zar şeklinde doğrayın. Taze soğanları ince kıyın. Mercimeğe ceviz, domates, maydanoz, soğan, salça, reyhan otu, pul biber ve tuzu ilave edip karıştırın. Diğer tarafta taze üzüm yapraklarını kaynar suda 1-2 dakika haşlayıp soğumaya bırakın. Hazırladığınız mercimekli karışımı üzüm yaprakları ile ılık servis yapın.
CEVİZLİ BAT
Cevizli bat hazırlanışı Mercimekleri haşlayıp ılınmayı bırakın. Domatesleri küp şeklinde doğrayın. Maydanozu ince kıyın. Soğanları zar şeklinde doğrayın. Taze soğanları ince kıyın. Mercimeğe ceviz, domates, maydanoz, soğan, salça, reyhan otu, pul biber ve tuzu ilave edip karıştırın. Diğer tarafta taze üzüm yapraklarını kaynar suda 1-2 dakika haşlayıp soğumaya bırakın. Hazırladığınız mercimekli karışımı üzüm yaprakları ile ılık servis yapın.
CEVİZLİ BAT
Cevizli bat hazırlanışı Mercimekleri haşlayıp ılınmayı bırakın. Domatesleri küp şeklinde doğrayın. Maydanozu ince kıyın. Soğanları zar şeklinde doğrayın. Taze soğanları ince kıyın. Mercimeğe ceviz, domates, maydanoz, soğan, salça, reyhan otu, pul biber ve tuzu ilave edip karıştırın. Diğer tarafta taze üzüm yapraklarını kaynar suda 1-2 dakika haşlayıp soğumaya bırakın. Hazırladığınız mercimekli karışımı üzüm yaprakları ile ılık servis yapın.
CEVİZLİ BAT
Cevizli bat hazırlanışı Mercimekleri haşlayıp ılınmayı bırakın. Domatesleri küp şeklinde doğrayın. Maydanozu ince kıyın. Soğanları zar şeklinde doğrayın. Taze soğanları ince kıyın. Mercimeğe ceviz, domates, maydanoz, soğan, salça, reyhan otu, pul biber ve tuzu ilave edip karıştırın. Diğer tarafta taze üzüm yapraklarını kaynar suda 1-2 dakika haşlayıp soğumaya bırakın. Hazırladığınız mercimekli karışımı üzüm yaprakları ile ılık servis yapın.
10 Madde ile 'Düşmanımın Başına Bile Gelmesin' Diyeceğiniz Amansız Fobi: Şeytan Korkusu
Dünyanın binbir türlü hali var a dostlar. Eğer en büyük korkunuz şeytansa, bu durumda bile merak etmeyin yalnız değilsiniz! İşte şeytan korkusu olarak bilinen "Satanofobi"ye 10 maddelik kısa bir bakış: Fobi, kişinin gündelik yaşamını etkileyecek ölçüde yoğun yaşanan korkulara işaret eden bir anksiyete bozukluğudur. Fobiler kişinin yaşantısına, anılarına ve travmalarına bağlı olarak belirli şeylere ya da durumlara yönelen korkulardır. Kelime, Yunan mitolojisinde korku tanrısı olan "Phobos"un adından türemiştir. Fobiler somut durumlara karşı duyulabileceği gibi soyut, hayali kavramlara ve durumlara da yönelebilir. Kişi, kendisini tehdit ettiğini düşündüğü durumlardan ya da şeylerden korkar. Korku, yaşamımızı sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğumuz önemli ve son derece gerekli bir duygudur. Fakat korku nesnesi ortada olmadan, yani kişi tehlike altında olmadan da korku duymaya başlamışsa, korku kişinin yaşamına hükmetmeye başlar ve fobi de bu noktada ortaya çıkar. Şeytan fobisi de mevcut olmayan, hayali bir duruma yönelen ve toplumda ender rastlanan fobilerden bir tanesidir. Şeytana, çeşitli iblislerin kişinin benliğini yönetmesine ya da sonsuza kadar cehennemde yanmaya yönelen bu fobi, yoğun anksiyete, titreme, nefes darlığı, kalp atışlarında düzensizlik ve kimi zaman sinir krizi gibi durumlara yol açabilen, yaşam fonksiyonlarını çok ciddi ölçüde etkileyebilen bir korkudur. Şeytan fobisi kişinin geçmişte yaşadığı travmalardan ya da genetik aktarımdan kaynaklanabiliyor. Yapılan incelemelere göre çoğunlukla çok küçük yaşta yaşanan travmalar sebebiyle gelişen bu fobiye terapi ve ilaçlar bile kesin bir çözüm sunamıyor, yalnızca geçici bir takım rahatlamalar sağlayabiliyor. Kişiyi sosyal yaşantısından koparan bu fobi, uç noktalara ulaştığı takdirde başka fobilere yol açabiliyor. Kişiyi sosyal yaşantısından ve sevdiklerinden koparan bu durum, ilerleyen dönemde karanlık korkusuna, yalnız kalma korkusuna ve benlik üzerindeki kontrolü yitirme korkusuna kadar pek çok başka korkuya yol açabiliyor. Normalde fobilerin üstesinden tamamen gelmenin en önemli yolu onlarla yüzleşmek olarak görülür fakat şeytan fobisi, kişi şeytanla yüzleşemeyeceği için tedavisi çok daha zor olan fobiler arasında yer alıyor. Kişiye özgü olan ve fobiyi tetikleyebilen bu belirli durumlar, kişinin panik ve anksiyete hissini arttırabiliyor. Bu tür durumlarda kişinin gündelik yaşamda mümkün olduğu ölçüde bu nesne ve kişilerden kaçınması, daha sağlıklı bir yaşam sürmesi için önemli etmenler arasında yer alıyor. Kişinin kaçınmak istediği, bilinçaltına bastırılmış gerçeklikleri gün yüzüne çıkartması açısından psikoloji biliminin önem verdiği bir fobidir. Kişinin kaçınmak istediği, bilinçsizce hayatından çıkartmaya çalıştığı ve bunu davranışlarıyla açıkça belli ettiği arzular, psikoloji biliminin en büyük ilgi alanıdır. Şeytan korkusuna sahip olan insanlarda, bilinçaltına itilmiş arzuları ortaya çıkartmanın en güvenli yolu, bu korku üzerinden diğer eksiklik duygusu yaratan bilinçaltı problemlere ulaşmaktır. Bu fobiye sahip insanların ilginç özelliklerinden biri de, kendileri gibi şeytan korkusuna sahip olan insanlarla karşılaştıklarında kendilerini daha rahat hissetmeleridir. Şeytan korkusuna sahip olmak demek, yalnız olmak demektir dostlar. Bu insanlar kendilerini çok yalnız hissederler ve şeytanın yalnızlıklarından faydalanarak onları ele geçireceğini düşünürler. Bu nedenle, kendi korkularına benzer korkulara sahip insanlarla tanıştıkları zaman rahatlama hissi duymaları kaçınılmazdır. Öyle ki, bu insanlarda uyku problemi, hissizlik, duygusal bağ kuramama, kendi eksikliklerini başkalarına aktarma ve melankoliye eğilim gösterme gibi durumlar ortaya çıkar. Eğer etrafınızda böyle bir insan varsa, yapabileceğiniz en iyi şey onlara sevgi göstermek ve insani ihtiyaçlarını karşılamalarına yardımcı olmaktır. Şeytan fobisine sahip insanları kriz anlarında rahatlatacak tek şeyin klasik müzik dinlemek olduğu birçok bilim insanı tarafından öne sürülmüştür. Evet, o kadar negatif ve olumsuz tarafından bahsettik bu fobinin fakat çözüm ne? Yapılan araştırmalara göre, şeytan korkusuna sahip insanları rahatlatmanın ve onları günlük hayata başarılı bireyler olarak döndürmenin en kolay ve sağlıklı yolu, klasik müzik dinlemelerini sağlamak ve ruhlarını bu vesileyle dinlendirebileceklerini göstermektir. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Roman HAVASI
Oynamalık Roman havası
10 Madde ile 'Düşmanımın Başına Bile Gelmesin' Diyeceğiniz Amansız Fobi: Şeytan Korkusu
Dünyanın binbir türlü hali var a dostlar. Eğer en büyük korkunuz şeytansa, bu durumda bile merak etmeyin yalnız değilsiniz! İşte şeytan korkusu olarak bilinen "Satanofobi"ye 10 maddelik kısa bir bakış: Fobi, kişinin gündelik yaşamını etkileyecek ölçüde yoğun yaşanan korkulara işaret eden bir anksiyete bozukluğudur. Fobiler kişinin yaşantısına, anılarına ve travmalarına bağlı olarak belirli şeylere ya da durumlara yönelen korkulardır. Kelime, Yunan mitolojisinde korku tanrısı olan "Phobos"un adından türemiştir. Fobiler somut durumlara karşı duyulabileceği gibi soyut, hayali kavramlara ve durumlara da yönelebilir. Kişi, kendisini tehdit ettiğini düşündüğü durumlardan ya da şeylerden korkar. Korku, yaşamımızı sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğumuz önemli ve son derece gerekli bir duygudur. Fakat korku nesnesi ortada olmadan, yani kişi tehlike altında olmadan da korku duymaya başlamışsa, korku kişinin yaşamına hükmetmeye başlar ve fobi de bu noktada ortaya çıkar. Şeytan fobisi de mevcut olmayan, hayali bir duruma yönelen ve toplumda ender rastlanan fobilerden bir tanesidir. Şeytana, çeşitli iblislerin kişinin benliğini yönetmesine ya da sonsuza kadar cehennemde yanmaya yönelen bu fobi, yoğun anksiyete, titreme, nefes darlığı, kalp atışlarında düzensizlik ve kimi zaman sinir krizi gibi durumlara yol açabilen, yaşam fonksiyonlarını çok ciddi ölçüde etkileyebilen bir korkudur. Şeytan fobisi kişinin geçmişte yaşadığı travmalardan ya da genetik aktarımdan kaynaklanabiliyor. Yapılan incelemelere göre çoğunlukla çok küçük yaşta yaşanan travmalar sebebiyle gelişen bu fobiye terapi ve ilaçlar bile kesin bir çözüm sunamıyor, yalnızca geçici bir takım rahatlamalar sağlayabiliyor. Kişiyi sosyal yaşantısından koparan bu fobi, uç noktalara ulaştığı takdirde başka fobilere yol açabiliyor. Kişiyi sosyal yaşantısından ve sevdiklerinden koparan bu durum, ilerleyen dönemde karanlık korkusuna, yalnız kalma korkusuna ve benlik üzerindeki kontrolü yitirme korkusuna kadar pek çok başka korkuya yol açabiliyor. Normalde fobilerin üstesinden tamamen gelmenin en önemli yolu onlarla yüzleşmek olarak görülür fakat şeytan fobisi, kişi şeytanla yüzleşemeyeceği için tedavisi çok daha zor olan fobiler arasında yer alıyor. Kişiye özgü olan ve fobiyi tetikleyebilen bu belirli durumlar, kişinin panik ve anksiyete hissini arttırabiliyor. Bu tür durumlarda kişinin gündelik yaşamda mümkün olduğu ölçüde bu nesne ve kişilerden kaçınması, daha sağlıklı bir yaşam sürmesi için önemli etmenler arasında yer alıyor. Kişinin kaçınmak istediği, bilinçaltına bastırılmış gerçeklikleri gün yüzüne çıkartması açısından psikoloji biliminin önem verdiği bir fobidir. Kişinin kaçınmak istediği, bilinçsizce hayatından çıkartmaya çalıştığı ve bunu davranışlarıyla açıkça belli ettiği arzular, psikoloji biliminin en büyük ilgi alanıdır. Şeytan korkusuna sahip olan insanlarda, bilinçaltına itilmiş arzuları ortaya çıkartmanın en güvenli yolu, bu korku üzerinden diğer eksiklik duygusu yaratan bilinçaltı problemlere ulaşmaktır. Bu fobiye sahip insanların ilginç özelliklerinden biri de, kendileri gibi şeytan korkusuna sahip olan insanlarla karşılaştıklarında kendilerini daha rahat hissetmeleridir. Şeytan korkusuna sahip olmak demek, yalnız olmak demektir dostlar. Bu insanlar kendilerini çok yalnız hissederler ve şeytanın yalnızlıklarından faydalanarak onları ele geçireceğini düşünürler. Bu nedenle, kendi korkularına benzer korkulara sahip insanlarla tanıştıkları zaman rahatlama hissi duymaları kaçınılmazdır. Öyle ki, bu insanlarda uyku problemi, hissizlik, duygusal bağ kuramama, kendi eksikliklerini başkalarına aktarma ve melankoliye eğilim gösterme gibi durumlar ortaya çıkar. Eğer etrafınızda böyle bir insan varsa, yapabileceğiniz en iyi şey onlara sevgi göstermek ve insani ihtiyaçlarını karşılamalarına yardımcı olmaktır. Şeytan fobisine sahip insanları kriz anlarında rahatlatacak tek şeyin klasik müzik dinlemek olduğu birçok bilim insanı tarafından öne sürülmüştür. Evet, o kadar negatif ve olumsuz tarafından bahsettik bu fobinin fakat çözüm ne? Yapılan araştırmalara göre, şeytan korkusuna sahip insanları rahatlatmanın ve onları günlük hayata başarılı bireyler olarak döndürmenin en kolay ve sağlıklı yolu, klasik müzik dinlemelerini sağlamak ve ruhlarını bu vesileyle dinlendirebileceklerini göstermektir. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Cadılar Bayramı İle İlgili Bilmediğiniz 13 Gerçek
Cadılar Bayramı ülkemizde yeni yeni kutlanmaya başlanan ama dünyada çok uzun süredir bir gelenek olan, Hristiyanların bayram gibi gördüğü, kostümleri, partileriyle ünlü, filmlere konu olan bir fenomen. Peki Cadılar Bayramıyla ilgili bildiklerinizin ne kadarı doğru? 1. 1 Halloween Adı Nereden Geliyor? All Hallows' Eve ya da All Saints' Eve denen bu isim zamanla Halloween'e dönüşmüş. Azizleri, şehitleri ve iyi birer inanan olan tüm ölüleri hatırlamak ve kutsamak içinmiş bu tarih önceleri. 2. 2 Dini Kökenler ve Hıristiyanlık Etkisi Pagan ve Şaman olan bu bayram aslında Keltlerin hasat bayramı. Daha sonra Hıristiyanlığın etki alanı genişleyince kilise olaya el atıyor ve tek tanrılı bir bayram yapıyor Halloween'i. 3. 3 Diğer Dinlerde Cadılar Bayramı Kutlamaları Yahudiler kutlamıyorlar bu bayramı. Sadece Amerika'da yaşayan Yahudiler kutluyor; onlar da Hristiyan ögelerinden arındırarak yapıyorlar bunu. 4. 4 Kabak Neden Oyulur? İçi oyulup fener yapılan sebzelere ilk olarak 700 yıl önce Maori'de rastlanmış. Cadılar Bayramı için bal kabağı oymak ise 19. yüzyılda İrlanda'da yapılmaya başlanmış bir şey. Eskiden daha korkunç görünümlü olan bu kabakların kötü ruhları kaçırmak için kullanıldığı söyleniyor. 5. 5 Cadılar Bayramında Ne Yenir? Filmlerde görmüşsünüzdür; çocuklar evleri gezip şeker toplar. Bu adet Keltler zamanından kalmadır: O zamanlar sokakları dolaşan ruhları memnun etmek için etrafa şekerler ve tatlı şeyler bırakılırmış. Kabuklu fıstık, elma şekeri, şekerli mısır, kabak çekirdeği gibi bazı yiyecekler özellikle İngiltere ve civarında başta olmak üzere Cadılar Bayramıyla özdeşleşmiştir. 6. 6 Çok mu korkuyorsunuz? Cadılar Bayramı korku üzerine inşa edilmiş bir bayram evet. Ama korkmaktan çok eğlenmek için kutlanıyor günümüzde. Peki hala çok korkanlar yok mu dersiniz? Var. Hatta bunun fobisi bile var. Cadılar Bayramı fobisi: Samhainophobia. 7. 7 En Büyük Kabak, En Hızlı Kabak Oyucu Cadılar Bayramı için oyulmuş enbüyük kabak 379 kilogrammış. En hızlı kabak oyan ise Stephen Clarke. Kocaman bir kabağı oynası 24.03 saniye sürmüş. 8. 8 Cadılardan Kısmet Dilemek İskoç genç kızları Cadılar Bayramı için yakılan ateşte çarşaf kuruturlarsa müstakbel kocalarının kendilerine görüneceğine inanırlarmış. Bir kısmı da aynı gece evin merdivenlerinden inerken aynaya bakarlarsa sevdiklerini göreceklerini düşünürlermiş. Ama bunu gece yarısı yapmak koşuluyla. 9. 9 Bayramda Çocuk Öldürmek 1974 yılında Cadılar Bayramında ölen Timothy O'Bryan adlı 8 yaşındaki çocuğun zehirlendiği anlaşılmış. Yapılan araştırmalar sonucu babalarının bütün kardeşlere hayat sigortası yaptırdığı ve kendi oğlu Timothy'i 20.000 dolar için öldürdüğü anlaşılmış. Boyu devrilesice! 10. 10 Bunlar Hep Amerika'nın Oyunu Avustralya ve Fransa gibi bazı ülkelerde bu bayram ya hiç kutlanmıyor ya da çok az bir grup tarafından kutlanıyor. Neden derseniz sevmiyorlar pek ve Amerikalıların her şeyi ticarete döküp para kazanmaya çalışmasını eleştiriyorlar. 11. 11 Cadılar İngilizcedeki cadı anlamına gelen witch kelimesinin kökeni wicce ve anlamı bilge kadın. Bu kadınlar bir zamanlar sözü dinlenen saygın kişilerken dinin ve kilisenin baskısıyla istenmeyen insanlar haline gelip yakılmaya başlanmışlar. 12. 12 Kim Bu Jack-O-Lantern Bu oyulan kabakaların adı Jack adında bir İrlandalıdan geliyor. Çok cimri olan Jack şeytana bile pabucunu ters giydirip kandırmış.Ve bu yüzden hem cennetten hem de cehennemden kovulmuş. Sonsuza kadar dünyada gezmekle lanetlenmiştir. Elinde bir fener taşıyıp insanları doğru yoldan saptırmaya çalıştığına inanılır. 13. 13 Aman Kedi Kesmeyin! Siyah kedilerin uğursuzluk getirdiği söylenir. Yolda karşımızdan geçsinler istemeyiz hatta. Amerika'da bazı hayvan barınakları Cadılar Bayramı yaklaştığında ve o gün siyah kedileri sahiplendirmiyor. Ya şeytana tapmak gibi saçma sapan inançları ya da batıl inanışlar yüzünden siyah kedilere kimse zarar vermesin istiyor olmalılar. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
1994 Yılında Piyasaya Çıktığı İddia Edilen Illuminati Kart Oyunu ve Gerçek Dünya Hakkındaki Tahminleri
1994 Yılında Piyasaya Çıktığı İddia Edilen Illuminati Kart Oyunu ve Gerçek Dünya Hakkındaki Tahminleri Illuminati Steve Jackson Games (SJG) tarafından piyasaya sürülmüş bağımsız bir kart oyundur. Oyunun ilham kaynağı Robert Shea ve Robert Anton Wilson tarafından 1975'te yayınlanmış The Illuminatus! Trilogy adlı bir kitaptır. Oyunun amacı, oyuncuların dünyayı yasal veya yasa dışı yollardan yönetmesini sağlamaktır. Oyun kartlarının üzerindeki grafikler çeşitli komplo teorilerine de yol açmıştır. Aşağıda göreceğiniz kartlar sizi çok şaşırtacak. Kart 1 Ben de dahil dünyanın büyük bir kısmı o gün haberlere kitlenip canlı canlı,tren izleyen büyükbaş hayvan gibi televizyon izlemiştik.Şimdi bu kart ne alaka ? Şu alaka : Illuminati Kart oyunu 90 yıllarda çıkmıştır.11 Eylül saldırısı ise 2001 yılında olmuştur. İlginçtir ki enkazda uçak kalıntısı bulunamamıştır.Binadaki çeliğin erimesi için yeterli ısıyı uçak yakıtı patlaması sağlayamaz.Kaldı ki çoğu görgü tanığı "-Uçak ya da füze bilmiyorum" gibi ifadeler sunmuştur. "Komplo"ya göre New York'da yapılacak bir bina için önce nasıl yıkılacağına,nasıl yok edileceğine dair bir proje sunmalısınız.Daha sonra böyle devasa bir gökdelen dikebilirsiniz.Yine komploya göre yapının altında nükleer bir reaktör çekirdeği patlatılmış ve bina tam anlamıyla "eriyerek" yıkılmıştır.Oluşan toz bulutu tüm şehri kaplamıştır.10 yıl önceden böyle bir kağıt oyunu yapıp,sonra bütün dünyanın gözleri önünde gerçekleştirince bu adamların gücünü hafife almamamız gerektiği anlaşılır.Ayrıca ikiz kulelerin ayrı bir masonik gönderme olduğunu belirteyim. Kart 2 Yine 11 Eylül saldırısıdır.Tabi bize göre "saldırı". "10 yıl sonraki olacak olayları biliyorum ve bunları çizip kart oyunu yaptım" desen sana kimse inanmaz. Ayrıca küçük bir ironi sunayım size 11 Eylül : 9/11 olarak geçer.Amerika Birleşik Devletlerinde acil durumda ulaşılması gereken numara ise 911'dir. Kart 3 Bu kartta "önceden planlanmış" bir devasa deniz dalgası görülüyor.Japonyanın başına gelen felaketleri hatırlayalım. Ortalığı yıkıp geçen,önünde hiç bir şey durdurtmayan bu olayın videoları hala var internette.Suyun gücünü izleyerek anlayabilirsiniz Töhoko depremi sonrası oluşan tsunamiyi hatırlayalım. Japonya ile ne alaka ? diyenleri sıradaki karta yönlendiriyorum. Kart 4 Fukuşima Nükleer Santral kazaları - Fukuşima Fukuşima I Nükleer Santralinde atmosfere radyoaktif madde salınmasına sebep olan olaylar dizisidir. Uzmanlar kazaları Çernobil felaketinden sonra en büyük ikinci nükleer kaza olarak tanımlamakla birlikte, tüm reaktörlerde sorun yaşanması kazaları bugüne kadarki en karmaşık nükleer kaza yapmaktadır. Tarih 2011 Töhoko Depremi ve sonrası. Kart 5 H.A.A.R.P Size dünyanın en güçlü süper silahını tanıtıyım. Bilinen tabi. Yapabildiklerini sıralayalım önce : * Dünya üzerindeki petrol ve doğalgaz gibi işlerine yarayan yeraltı kaynaklarının yerlerini tespit etmek. * Gerekli zamanlarda ABD ordusu dışındaki haberleşme kaynaklarını kesmek. * Olası bir füze veya benzeri saldırılarda, füzeyi havada imha etmek. * Depremler yapabilir. * İklimleri değiştirebilir ve kontrol altına alabilir. * Ozon tabakası üzerinde oynama yapabilir. * kutupları eritebilir veya kutuplar üzerinde kaymalar yaptırabilir En tehlikelisi de şudur : O kadar güçlüdür ki dünyanın yörüngesinden kaymasına sebebiyet vererek tüm insalığın, dünyanın yok olmasına neden olabilir.. Kart 6 "Kombine felaketler" Yukardaki kartlara baktığınızda anlamışsınızdır zaten. Saat 11:11 ' i gösteriyor. Fukuşima Nükleer Santral kazaları 11 Mart 2011'de meydana geldi. Yani 03/11/2011 OHA OLUM OHA Neyse Ve ilginçtir ki o yıkılan kulenin gerçek hali Wako Saat kulesidir. Tokyo'dadır. Kart 7 Yeni Dünya Düzeni. Illuminati bir kaos oluşturur... Yıl 2013 Gezi parkı direnişi buna bir örnek olsun. Kart 8 Buradaki tema şu : Siz aptallar beyazcam'a baktığınız sürece gerçekleri sadece sınırlı olarak göreceksiniz.Kamera Objektifi sizin için gerçek kılavuzu olacak.Deklanşörler zihninize ateş edecek.Kadraj ise tek gerçeğiniz olacak.Sınırlı zihinlere sahip toplum daha rahat kontrol edilebilecek. Kart 9 Dünya kupaları. Çeyrek finalden itibaren yine neredeyse tüm dünya televizyona kitlenir 90 dakika boyunca başından kalkmaz.Ne alaka şimdi ? Ben de sana şunu diyorum. 10-20 yıl önceden bişeyleri hazırlayıp plan yapanlar sence dünya kupası gibi global bir organizasyonu kontrol edemez mi ? 2012 Londra Olimpiyatlarını bir araştırmanızı tavsiye ediyorum. Kart 10 Enerji krizleri. Hepimizin baş belası.Niye mi ? Maalesef ben de dahil tüm dünya toplumu elektrikler gittiği anda dünyanın sonu geldi diye isyan ediyor.Çünkü hayatlarımız prizlere ve "sanalizasyon"a bağlı.200 yıl öncesini bilmiyormuşuz gibi dünyaya olan bu isyankar tavrımız çok şımarıkça. Kart 11 Tanıdık yüzlere geçelim. ABD Irak'a savaş açti. Saddam'a karşı kışkırtılan halk ona isyan etti ve idam ettirdi. Oluşan kaos ABD için variller dolusu petrol demekti. Kart 12 Yaşaması gerekenler asla uzun süre yaşamaz.Sanatçı örnekleri bu yüzden çok önemli.Çünkü siyasetçilerden daha tanıdık yüz onlar.En çok onların kullanılması gerekli.Ekranlara daha çok çıkabilirler ve herkes onları rahatça izleyebilir.Çünkü müzik yapıyordur.Müzik dinlemek için herhangi bir tarafa üye olmak gerekmez. Kart 13 It's useless to resist ! Karşı koymak işe yaramaz diyor.Karttaki isim hepimizin çok sevdiği Michael Jackson.Çok üzülmüştüm.Yetenek kaybetti dünya ve efsane iyi bir insanmış.La Toya Jackson (kardeşi) yaptığı açıklamada onun öldürüldüğünü iddia etmiştir.MJ büyük bir yardımsever ve çocukları aç gördüğü zaman ağlayan bir adammış.Basın bir dönem farklı gösterirdi bize bu güzel adamı. Kart 14 Kablolu TV. Ailelerimiz ne de çok sever böyle şeyleri. Hiç bir şeyden haberleri yok. Televizyon içi geçici ve ahlak yoksunu aptal eğlenceler ile dolu bir kutudur. Ötesi değildir.İnsanlar sahip olamadığını ve ya olamayacağını görmek için izlerler. Toplumu aptal hale getiren eğitim değil televizyondur. Uzaklaşın şu aletten. Kart 15 Aç Dünya. Bu da tamamıyle çekiç gücün planıdır.Fakirleştiren güç bir tarafta - fakirleşenlere yardım etmeye çalışan piyon ülkenin insanları diğer tarafta. Kart 16 25. Kare diye bir gerçek vardır.Hemen okuyalım "Gördüğümüz bir anlık görüntü, 655 satır ve frame/çerçeve denilen 24 küçücük kareden oluşur. Sinema bandında, saat, dakika, saniye olarak bir diziliş vardır. Saniyeden sonra kare gelir ve bir saniye 24 karedir. Her 24 kare ise bir ekran büyüklüğündeki kareyi oluşturur. Her 327.5 satırda bir de “control-track” denilen aralık vardır. İşte bu aralıktaki görüntüler kesilip, aralarına başka görüntüler atılarak 25. kare oluşturulur ve bu son kare olan 25inci kare anlıktır. Yani görüntü saniyede 1/24 olacakken, bu 1/25’e çıkar. Kareler 25 olunca bir anda bir görüntü gelir ve anında kaybolur. Genellikle görünmez, daha doğrusu görülür ama bilinçaltında kalır. 25. karenin temel mantığı da mesajı bilinç-altına göndermek olduğu için, artık dünya sinema sanayisinde bu tekniği kullanmayan yok gibidir. Yani sizler evlerinizde rahat koltuklarınıza oturup herhangi bir televizyon kanalındaki herhangi bir dizi/ film ya da bir belgeseli seyrederken aynı zamanda 25. karelerle bilinçaltınıza gönderilen mesajlara/ telkinlere/ saldırılara maruz kalabiliyorsunuz." Şimdi fotoğrafa bakın ve ne yazıyor okuyun. Kart 17 Empty Vee. İngilizce bilenlerde bir tepki oluşabilir bu iki kelimeyi okurken.Çünkü bir şeyi temsil ediyor. Empty Vee. Yani MTV. Yani M asonic T emple V ision. Kart 18 Uzayda atmosfer yoktur ve hepimiz rüzgar yüzünden sallanan Amerikan bayrağını izledik.Gördük.Ne güzel kandırılmışız değil mi ? Kart 19 İşler garipleştiğinde,garip insanlar profesyonel olur. Yeni moda akımlarının garipliliği... Kart 20 Kontrol edilmiş beyinler. Beyin kontrolü... http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
46 Yok Olan Dizisiyle Gündemimize Giren Şaman Ayinlerinin Halüsinojen İçeceği: Ayahuasca
46 Yok Olan dizisinde 5 yıldır komadaki kardeşini uyandırmak için ilaç üreten doktor Murat ilacında eksik olan maddenin Şamanizm ayinlerinde içilen içkinin içinde olduğuna inanır ve ormanda Şamanizm ayinine katılır. Şamanizm ayininde verilen içkiden alarak ilacın içine koyar ve kardeşi 5 yıl sonra ilk defa tepki verir. Pekii ayinde içilen bu şifa verici içecek nedir? 46 Yok Olan dizisi yayınlandığı ilk bölümden itibaren, orjinal konusu ve iyi oyunculuklarıyla dikkat çekmeyi başardı Bu orjinal dizinin ilk bölümünde ekrana gelen Şaman ayini ve bu ayinde içilen içecek bir anda gündeme oturdu. Dizide kız kardeşi Ezo'yu tekrar sağlığına kavuşturabilmek ümidiyle Murat Hoca bu bu içeceği kardeşine verdi. Ezo, çocukluğunda ailesini kaybetmesi sonrası hiç konuşmamış ve ardından aşırı dozda antidepresan alarak komaya girmiş. 5 yıldır bitkisel hayatta ve Murat Hoca ömrünü onu tekrardan sağlığına kavuşturmaya adamış durumda. Şaman ayininden aldığı Ayahuasca çayını kardeşine enjekte ederek, DMT'nin salgılanmasıyla onu uyandırmayı umdu. Kardeşini parmağını oynattı ve gözlerini açtı. Peru ve Brezilya'da yetişen Ayahuasca, şamanlar tarafından toplanıp çay gibi kaynatılıyor ardından da bazı başka bitkilerle karıştırılıyor. Peru amazonlarına özgü bu bitkiyi ülkemizde bulmak imkansız. Ancak; bu bitkinin özelliği, yüksek miktarda dmt içermesi ve en yüksek dmt içeren bitkilerin başında da yem kanyaşı geliyor. Yani ülkemizde ki hemen her bataklık, göl veya serin nemli ortamların bitkisi. Onunla birlikte kullanılabilecek olan ikinci bitki ise üzerlik tohumu, onu da her yerde bulmak mümkün. Bu içeceğin yerliler arasında bağırsak parazitlerini temizlemek amacıyla kullanıldığı iddia ediliyor. abii ki doğru değil. Ruhun vücuttan ayrılıp yükselmesini sağlayan (bir nevi ölüm) ve uyanık rüyalar görülmesine neden olan halusinojenik etkili çay bu şekilde popüler olmuştur. DMT, vücuda Ayahuasca içerek alındığında mistik zevk ve ruhani tecrübelere neden olup zihin açıcı, algı değiştirici, diğer âlemlerle iletişim kurucu tesirlere yol açıyor. Yani uyuşturucu gibi bir şey! İçerdiği dimetiltriptamin (DMT) nedeniyle çoğu ülkede tıbbî zorunluluklar dışında kullanımı yasadışı. Şamanların çok eskilerden beri şifa niyetine kullandığı Ayahuasca bitkisi İngiltere ve ABD’de şimdilik yasal olmamasına rağmen, önde gelen psikologlar, psikiyatristler ve bilim adamları tarafından inceleniyor, kullanılıyor ve tavsiye ediliyor. DMT, hayatımızın bir film şeridi gibi gözlerimizin önünde geçtiği ölüm anında bunu sağlayan salgının adı. DMT, beyin dolaylarındaki pineal bez tarafından uyku sırasında salgılanan bir çeşit halüsinojendir. Salgılanması rüyaların görüldüğü evreye denk gelir. Halk arasında "üçüncü göz" diye tabir edilen yerin denk geldiği yer aslında DMT'nin salgılandığı pineal bezin tam üstüdür. Bir insanda en çok doğum ve ölüm anında salgılanır ve insan bilinci üzerinde çok etkilidir. Öyle ki, ruhun vücuda girip çıkmasını sağlayan hormon olarak adlandırılır. Çayın etkileri 6-12 saat arasında geçmekle birlikte kişiyi günlerce etkisi altında tutabiliyor. Çayın etkisi birkaç saat sonra kendisini göstermeye başlıyor. Deneyimleyenler, "Ayahuasca insanı sanki başka bir ruhani boyuta geçiriyor. Bilinciniz yükseliyor, hem ruhunuza hem bedeninize yükseklerden bakmaya başlıyorsunuz" diyerek o anları anlatıyorlar. Bir haftada bir kereden fazla alınması ise sakıncalı olabiliyor. 10 yıldır Peru ve Brezilya’da açılan Ayahuasca merkezlerinde düzenlenen seremoniler, binlerce insanı ağırlıyor. İlk seremonilerde meditasyon teknikleri anlatıp belgeseller gösterilerek ziyaretçiler bilinçlendiriyor. Ardından önce kısa bir dua ediliyor ve çember şeklinde dizilip sessizce bir süre birlikte oturuluyor. Sonra da ritüele uygun müzikler eşliğinde şarkılar söyleniyor. Bu esnada bazı katılımcılar kusabiliyor fakat bu durum da ruhun arınması olarak kabul ediliyor. Sonuç olarak Ayahuasca çayı üçüncü gözü açıp kişiye mistik aydınlatma sağlıyor. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Psikiyatride Çığır Açan Deney: Dr. David Rosenhan'ın Pat Deneyi
Bir kişinin AKIL SAĞLIĞININ yerinde olup olmadığı ve akıl sağlığının derecesi anlaşılabilir mi? Dr. David L. Rosenhan, 1973’te Science dergisinde "On Being Sane in Insane Places" (Akıl hastanelerinde akıllı olmak üzerine) adlı, psikolojinin en çok okunan makaleleri arasına girmiş deneylerini yayınlamadan önce, Kaliforniya, Arizona ve Harvard üniversitelerindeki kollokyumlarda sunmuş ve olağanüstü ilgiyle karşılanmıştı. Rosenhan deneyleri, çokça tartışılmakla birlikte, psikiyatrinin bugünkü standartlara ulaşmasında başlıca dönüm noktalarından biri kabul edilir. Rosenhan’ın ünlü makalesi şöyle başlar: "Pek çok cinayet davasında, savunma tarafındaki ünlü psikiyatrlar, sanığın akıl sağlığı yerinde olmadığından ceza sorumluluğunun bulunmadığını iddia ediyor. Savcılık tarafında yer alan, en az onlar kadar ünlü başka psikiyatrlar ise, aynı kişinin akıl sağlığını yerinde bulup ceza sorumluluğu var diyor." Rosenhan sorar, "Bir kişinin akıl sağlığının yerinde olup olmadığı ve akıl sağlığının derecesi anlaşılabilir mi?" Tahmin ettiğiniz gibi, Rosenhan bu konuda bir hayli kötümserdir ve psikiyatri uzmanlarının objektif kriterlere dayanmadığını deneylerle kanıtlamaya çalışır. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Çağları Aşan Gizemli Bir Kitap: Acâibul-Mahlûkât ve Garaibû’l-Mevcudat
Zekeriya bin Mahmut el Kazvini (Abu Yahya Zakariya’ ibn Muhammad al-Qazwini) (أبو يحيئ زكريا بن محمد القزويني) (d. 1202, Kazvin, İran – ö. 1283 Bağdat, Irak), Fars matematik, fizik, astronomi, coğrafya ve jeoloji bilgini. Hayatı: Tahran’a 150 km. uzaklıktaki Kazvin’de doğan Zekeriya bin Muhammed çok kısa zamanda tarih, astronomi ve jeolojide söz sahibi oldu. Ortaçağda jeolojinin otorite kabul edilen isimlerinden birisiydi Batı O’nu “Müslümanların Pilinus’u” olarak tanımıştır. Acâibul-Mahlûkât ve Garaibû’l-Mevcudat , (Tuhaf Yaratıklar ve Acayip Varlıklar), (عجائب المخلوقات و غرائب الموجودات) isimli, Türkçe ve Farsça’ya da tercüme edilmiş olan Arapça astronomi eseri, Asar-ül Bilad ve Ahbar-ül İbad, isimli coğrafya eseri yazan Kazvini, Dünya’nın küre şeklinde olduğunu belirtmiş, hava, su, bitki, hayvan ve madenlerden detaylı olarak bahsetmiş, dağ, dere, ada, deniz ve nehirlerin oluşumu hakkında görüşler belirtmiştir. Batı’da ancak 1920’de inceleme konusu olan kaya manyetizması ve fosil manyetizma, yedi asır önce Kazvini tarafından ele alınmış, modern jeolojinin keşiflerinden sayılan Reversal Manyetizma (ters dönümlü manyetik alan) daha o zaman, bu müslüman ilim adamı tarafından ortaya konmuştur. Eserinde, dağların oluşumunu ve sebeblerini de inceleyen Kazvinî, “…Her 36.000 (otuzaltıbin) yılda, yıldızlar dolaşımlarını tamamlarlar ve Yeryüzünde büyük değişiklikler olur; karalar denizlere dönüşür, denizler kurur, dağlar ova, ovalar dağ olur. Kuzey güney olur…” gibi modern bilimlerin vardığı neticelere uygun görüşlerini dile getirmektedir. Ayrışma, aşınma, birikim alanına taşınma ve depolanmayı, “…dağlar güneş ısısıyla toprağa ve kuma dönüşür ki, rüzgarların tesiriyle nehirlere, buradan da denizlere taşınır ve zamanın geçmesiyle aralarda tepeler meydana gelir; böylece denizlerde çıkıntılar görürüz…” şeklinde ifade eden Kazvinî, 1950’lerde Airy ve Pratt tarafından ileri sürülen izostazi’yi (dağların kabukta, yoğunluk farklarına göre ovalık kısımlarla bir denge oluşturması) “…dağlar yeryüzünde doğrudan denge sağlarlar…” sözleriyle asırlar öncesinden haber veriyordu. Depremleri volkanizma ve mağmatizmaya bağlayan Kazvini, yer altındaki basınç için buharı örnek vererek şunları yazmaktadır: “Buğular ve buharlar yeraltı çukurlarında su halinde yoğunlaşmadığı veya sıcaklık sebebiyle dağıtmadığı zaman çıkış bulamazlarsa, bir kimsenin vücudunu ateşin titretmesi gibi, onlar da yeryüzünü titretirler.” 9. yüzyılda Yunanca ve Latince astroloji, felsefe, tarih, coğrafya, botanik, tıp ile ilgili el yazmaların tercüme edilerek resimlenmesiyle ilk örnekleri görülmeye başlanan İslam minyatür sanatı yüzyıllar boyunca bir üslup olarak gelişir. Bulunan en eski minyatür Fatımiler Dönemi’ne ait mısır parşömenlerinin küçük parçalarıdır. Ortaçağ İslam dünyasının yoğun kültürel ortamında döneme ait görsel imgeler ve motifler el yazmalarına yansır. Eserlerin başlangıcında Allah’a ve peygambere övgü yer alır. Bağdat, Herat, Buhara, Şiraz, Tebriz, İsfahan gibi İslam kentlerinde sanat okulları açılır. Her okulun kendine göre karakteristik özellikleri vardır. İran minyatürlerinde şiir, roman, kahramanlık ve hüzünlü aşk hikâyeleri, masallar konu olarak seçilir. Erkek kahramanlar ince yapılı aşık delikanlılardır. Zarif kadınlar dramatik aşkın güzelleridir. Hayal gücünün ve şiirsel bir anlatımın göze çarptığı minyatürlerde bezemeli yapılar, süslü giysiler, motifli çizgiler, desenli halılar dekoratif etkiyi artırır. Atölyelerde arta kalan değerlerin kaybolmasını önlemek için sayfalar arkalı önlü yapıştırılıp kitap gibi ciltlenir. Murakka adlı albüm defterlerde minyatür, desen, hat, tezhip örnekleri bir arada toplanır. 13. yüzyılda en parlak dönemini yaşayan sanatsal çalışmaların koruyuculuğunu yöneticiler üstlenir. Fatımi halifelerinin minyatürlerle dolu zengin kütüphaneleri vardır. Çin’den Türkler’e, Türk sanatçılardan İran’a oradan da Batı’ya geçen minyatürün İslam sanatında en dikkate değer olanları; Yunanca’ya dayanmayan ilk orijinal çeviri (Hintçe’den) hayvan masallarını anlatan Kelile ve Dimne, Firdevsi’nin yazdığı İran kahramanlık destanı Şehname, Ebu Zeyd’in maceralarının aktarıldığı Hariri’nin Makamat, kozmoloji ve coğrafya ile ilgili Kazvini’nin 1280 tarihli Acaibü’l Mahlûkat ve Garaibü’l Mevcûdat ve Nizami Gencevi’nin beş bölümlü Hamse gibi el yazmalarında bulunur. Fizik, astronomi, coğrafya, botanik, tıp, zooloji gibi bilim dallarıyla ilgilenmiş Zekeriya bin Mahmud el Kazvini’nin 13. yüzyıla ait Arapça eseri ‘Acaibü’l Mahlûkat ve Garaibü’l Mevcûdat Ortaçağ İslam dünyasının en önemli doğal tarih metinlerini barındırır. Allah’ın adıyla ve duayla açılan, iki bölümden ve alt başlıklardan oluşan yazma İran’da ve Osmanlı’da çok sevilip Farsçaya ve Türkçeye çevrilir. İlk bölümde acâyip, mahlûkat ve garip kelimelerinin anlamlarından, İslam, Roma ve İran takvimlerinden, evrende yaratılmış canlı cansız varlıklardan, Müslümanların astronomik bilgilerinden, gezegenlerden, yıldızlardan, meleklerden bahsedilir. Evrenin eşsiz güzellikleri ve gök cisimlerinin insan hayatı üzerindeki etkileri vurgulanır. Diğer bölümde ateş, hava, su, toprak gibi elementler, denizler, yeryüzünde denge sağlayan dağlar, adalar, şehir ve kasabalar vb. coğrafi bölgeler, jeolojik oluşumlar; bitkiler, ağaçlar, suda ve karada yaşayan hayvanlar, insanlar, mitolojik yaratıklar, cinler, devler yanı sıra dünyanın tuhaflıkları anlatılır. Melekler akıllı, Allah’a itaat edip emirleri yerine getiren, cinsel istek ve öfkesi olmayan varlıklardır. Kuran’da melekler iki türdür: Allah’a yakın olanlar ve cehennem bekçileri. Kazvini ayrıca Allah’ın tahtını taşıyan boğa, kartal, aslan ve insan karışımı varlıklardan söz eder. İnsanların yapamadığı, güçlerinin yetmediği durumlarda melekler varoluşun mükemmelliği ve dünyanın iyiliği için görünmez çalışanlardır. Kazvini’nin sınıflamasında canlılar yedi türe ayrılır. İnsan ilk sıradadır, sonra cinler, binicilik için kullanılan hayvanlar, otlatılan hayvanlar, canavarlar, kuşlar ve böcekler… Bir de karışık varlıklar var. İnsan yaratılışın nedenini, mucizelerini ve etkilerini kavrayamaz. Her yaratılan içinde ilahi birliği taşır. İnsanın ruhu ölümsüzdür ve onun yeryüzündeki amacı kötü alışkanlıklardan ve eylemlerden uzak durmaktır. Melekler ve cinlerden sonra uçabilen canlılar olarak kuşlar yaratılır. Kazvini en sıradışı ve bilinen kuşun Kaf Dağında yaşayan Anka başka bir deyişle Simurg olduğunu ifade eder. Efsaneye göre Anka konuşan bilge bir kuştur. Hüdhüd (İbibik), cennet kuşu, kartal, akbaba, garip ve melez olarak nitelediği devekuşu ve diğer nadir bulunan kuşlar da tasvir edilir. İslami inanışlara göre Hüdhüd kuşunun başındaki tepelik anne ve babasına olan hürmetinden dolayı verilmiştir. Süleyman Peygambere kılavuzluk eden bu kuşun çok uzaklardaki suyu havadan görebilme yeteneği vardır. Kazvin’de doğup eğitimini Bağdat’ta alan Kazvini ansiklopedik eserinde bilimsel açıklamalarla ele aldığı konuları Pliny’nin ‘Doğa Tarihi’ndeki gibi hikâyeler ve inanışlarla zenginleştirir. Böylece dönemin flora ve faunasıyla beraber insanların yaşam biçimleri, kültürü ve etnografisi hakkında da fikir edinilir. Bu konular kendisinden önce de Arap ve İran edebiyatlarında yer alır. Kazvini çok sayıda yazılı çalışmayı inceler; hukukçu, tarihçi, coğrafyacı ve gezgin arkadaşlarından görüşler alır; aynı zamanda kendisi de gözlemlerde bulunur. Özellikle Aristotales’in ‘Historia Animalium’daki (Kitâbu’l – Hayevân) düşüncelerinden yararlanır. İslam kültürünün en değerli kozmografisi kabul edilen kitabında engin birikiminin yansıdığı farklı konulardaki ayrıntılı, akıcı, anlaşılır ve titiz anlatım tarzıyla okuyucuları eğlendirerek bilgilendirir. 1280 tarihli eserin resimli ve resimsiz tercümeleri vardır. Minyatürlü olanlardan biri: 1537 yılında Moğol İmparatorluğu zamanındaKozmografya Hindistan’ın kuzeyinde hazırlanan deri kapaklı, 335 yapraklı Farsça çevirisidir. Bu kitabın minyatürleri suluboya ve mürekkeple yapılmıştır. Metin ve minyatürler kırmızı mürekkeple çevrelenir. Minyatürlerde çizgisel karakterli figürler stilize edilmiş hareketler içindedir. Az ve açık renk kullanılırken, koyuluklar elbise kıvrımlarını belirler. Bir başkası yine Farsça’dır, 23,5 x 15,5 cm ölçülerinde, 287 yaprağa ve 244 minyatüre sahiptir. Şiraz’da İbrahim Dönemine ait ve bugün Topkapı Sarayı müzesindeki nüshanın ilk sayfaları eksiktir. Osmanlı Döneminde yazmanın ilk tercümesini Ali b. Abdurrahman yapar. Daha sonra Rükneddin Ahmet kaleme alır ve Çelebi Sultan Mehmet’e sunar. Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa’nın mahlası Sururi olan hocası Muslihü’d-dîn Mustafâ b. Şa‘bân el-Gelibovî er-Rûmî’nin Topkapı Sarayı Müzesindeki ‘Garip Yaratıklar ve Olağandışı Varlıklar’ adlı çevirisinde 127 minyatürün Nakkaş Hasan atölyesinden olduğu düşünülür. Çeviri Şehzade Mustafa’nın ölümü üzerine yarım kalır. Rodosîzâde Mehmet Efendi tamamlar. Sururi’nin kitabının minyatürlü kopyaları çeşitli müzelerdedir. “Dünya Neyin Üzerinde Duruyor? adlı minyatürde sonsuzluk denizinde yüzen bir balık üzerinde öküz, onun üzerinde kaya, kayaya basan meleğin iki eliyle tuttuğu dünya görülür.”* 1569 yılında Eyyup bin Halil ve 1697 yılında İsmail Paşa tarafından yapılan değişik Türkçe tercümeleri de vardır. Kazvinî’nin alfabetik olarak mineraller, taşlar, bitkiler, hayvanlar, iklimlerin coğrafi dağılımı, ülkeler, şehirler, halklar ve Türk boyları ile ilgili bilgi verdiği Asarü’l-bilad ve Ahbarü’l-ibad adlı çalışması da önem taşır. Olağanüstü nesneleri, tılsımları, mucizeleri ve ülkelerin tarihi olaylarını ve coğrafi konumlarını tarif etmekle birlikte yaşayanların alışkanlıklarına da değinir. Sufileri, din adamlarını, imamları, hukukçuları kendine özgü biçimde onurlandırır. Kazvini’nin evrenin sistemini açıkladığı sözlük niteliğindeki düzenlenmiş bilgileri sonraki yüzyıllarda özellikle kozmoloji, doğal bilimler ve coğrafya konularında başvurulan değerlerdir. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Tarihte 400 kişiyi etkileyen gizemli dans salgını
Bugün sizi Ortaçağ’a götüreceğim. Fransa’da bir şehrin sokaklarında dolaşacağız, çıplak ayaklarımız taşlara değerken, güneşin yakıcılığından şikayet edeceğiz; fırıncının hazırladığı ekmek kokusu burnumuza dolarken, şehir etrafında dans eden topluluğun çığlıkları kulaklarımızda yankılanacak… 1518 yılında, o zamanlar Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun bir parçası olan Strasburg şehrinde haftalarca süren bir salgın yaşandı. Bu bir dans salgınıydı. Evet, 400’den fazla kişi haftalarca kendilerini durduramadan dans etti. Uyumadan, yemek yemeden, aralıksız süren dans esnasında yorgunluk, kalp krizi ve felç gibi sebeplerden bir çok insan hayatını kaybetti. Toplu histeri olarak adlandırılabilecek bu olay bir Temmuz günü Frau Troffea adında kadının sokaklarda çılgınca dans etmesiyle başladı. Ne duyulan bir müzik, ne de kadının yüzünde bir neşe ifadesi vardı… Bir hafta boyunca tek başına şehirde dans ederek dolaşan kadına, bir haftanın sonunda yavaş yavaş başkaları da katılmaya başladı. Kimsenin nedenini tam olarak hala açıklayamadığı bu olaya sonunda 400’den fazla kişi dahil oldu. Durumun giderek büyüdüğünü gören şehir yetkilileri endişeye kapıldı. Çivi çiviyi söker mantığıyla olacak bunun çaresi daha çok dans etmektir diyerek şehrin ortasına ahşaptan bir sahne inşa ettiler ve buraya, dansı canlı tutmak için müzisyenler davet edildi. Bu bir çözüm olmadı, aksine işler kötüleşiyordu, ölümler başlamıştı. Bu, kesin şeytan işiydi. Hemen büyük dini törenler düzenlenerek, bu dans durdurulmaya çalışıldı. Hiçbir önlem kendinden geçenleri geri döndüremiyordu. Sonra her şey başladığı gibi aniden bitti. Hadisenin nedenine dair ortaya atılan teorilerin başında dans edenlerin toplu bir histeriye tutulduğu geliyor. Toplumu etkileyen afetlerin yarattığı büyük stres bunun sebebi olabilir. Strasburg’daki olayın arka arkaya gelen büyük kıtlıkların ertesinde yaşanması bu teoriyi destekler nitelikte. Yoğun bir baskı altında yaşayan halk, kötü beslenmenin ve bunun getirdiği ölümlerin etkisiyle böylesine bir hezeyana kapılmış, dayanılmaz stres etkisiyle transa geçmiş olabilir. Tahıllara dadanan bir bakterinin yiyenlerde nöbete sebep olduğu ya da Aziz Vitus’un yarattığı dinsel coşkunun taşkınlıklara yol açtığı ortaya atılan diğer teorilerden. Esasında Strasburg tarihte yaşanan dans çılgınlığının tek örneği değil. 14-17. yüzyıllar arasında Avrupa’da bunun çeşitli örnekleri görülmüş. İlk kaydedilen olay ise 1374 yılında Almanya’nın Aachen şehrinde patlak vermiş. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
zamane
Carl Jung’dan Kendinizi Daha İyi Anlamanıza Yardım Edecek 15 Söz
Carl Gustav Jung psikanalizin öncülerindendir ve çalışmalarını yoğun olarak analitik psikoloji üzerine yapmıştır. Felsefesindeki ana kavram “bireyselleşme”dir. Bu yazımızda da Jung’a ait 20 sözü bir araya getirdik, kendi dünyanızı daha iyi anlamanıza ve kabullenmenize yardımcı olacağını umuyoruz. Gitmek isteyeni zorla tutmaya çalışmayın aksi takdirde size doğru geleni göremezsiniz. Başkaları hakkında sizi rahatsız eden her şey kendi kendinizi anlamanıza yardım eder. Yetenekli birisi olmanız demek kazandığınız bir şey olduğunu değil verecek bir şeyleriniz olduğunu gösterir. Bir çocuk için en ağır yük ebeveynlerinin yaşayamadıkları hayatlardır. Başka insanlarla ilgili tatmin olmadığınız şeyler kendinizi daha iyi anlamanıza yardım eder. Vizyonunuz ancak kendi içinize bakarak berraklaşır. Dış dünyaya bakan rüya görürken kendi içine bakan uyanır. Yalnızlık çevrenizde kimse yok diye oluşmaz; yalnızlık sizin için önemli olan şeyleri kimseyle paylaşamadığınızda ortaya çıkar. Bana akıllı bir insan gösterin ve onu sizin için tedavi edeyim. Karşı koyduklarınız hayatınızda yer etmeye devam eder. Rüyalar ruhun en kutsal ve derin yerine açılan küçük ve gizli bir kapıdır. Tutkularının yol açtığı cehennemden geçmeyen bir insan asla onları aşamaz. Algılarınızın berraklaşmasının tek yolu kendi ruhunuza dönüp bakabilmenizdir. Ben, başıma gelen şeylerin sonucu değilim; ben, olmayı seçtiğim kişiyim. Kendimize dair her şeyi bildiğimizi düşünürüz ancak bir gün bir arkadaşımız çıkar ve kendimize dair hiç bilmediğimiz bir şeyi ortaya çıkarır. Kişiliklerimiz çevremizdeki dünyanın bir parçasıdır ve gizemleri sınırsızdır. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Yahudi Tarihinde Mesihçi Hareketler Ve Sahte Mesihler
Yahudiler geleneksel olarak Davut soyundan bir Mesih’in geleceğine inanmışlar, yüzyıllar boyunca Mesih’in kim olacağı, nasıl geleceği ve ne yapacağı konularında kafa yormuşlardır. Mesih fikri, Yahudilerin dünyadaki durumuna göre önem kazanır ya da kaybeder. Yahudiler varlıklı, güvende olduğu ve toplumda kabul gördüğü sürece, Mesih kavramı pek öne çıkmaz. Fakat Yahudilerin durumu ne kadar kötüyse Mesih umudu ve dualarına dönüş de o kadar güçlüdür. Yahudi tarihi boyunca iki tip Mesihçilik arasında gerilim mevcut idi. Biri kendi mucizevi ve doğaüstü unsurlarıyla birlikte apokaliptik, diğeri ise rasyonalist Mesih anlayışıdır . Apokaliptik Mesih anlayışından I. bölümde uzun uzun bahsetmiştik. Rasyonalist Mesih anlayışını ise Ortaçağ filozofu Moses Maimonides şu sözleriyle özetler: “Hiç kimse mesianik kralın işaret ve mucize yapacağını düşünemez… ve hiç kimse mesianik çağda eşyaların normal gidişinin değişeceğini veya tabiat düzeninin değişeceğini düşünemez… Kutsal Kitap’ta konu ile ilgili söylenenler çok muğlâktır ve bizim bilgeler de bu konuda açık ve anlaşılır bir gelenek bırakmamışlardır.” Aslında Yahudi Mesih inancının temelinde sadece dini değil, siyasi, tarihi, ictimai, manevi hususlar da yer almaktadır. Mesih inancı ile Yahudi dini ve milli prensipleri, bir yandan zaman içinde Mısır, Babil, Yunan, Roma… baskı hatıraları, diğer yandan Yahudi dünya hakimiyeti fikri canlı tutulmuş, bu fikirle zor devrelerde ümit ve moral sağlanmıştır. Daima başlarına gelen felaketlere Mesih’e ortam hazırlayan olaylar gözüyle bakmışlardır bu da onların dayanma gücünü artırmıştır. 11. yüzyıla doğru Haçlı seferleri sırasında, haçlılar geçtikleri yerlerde Yahudilerden, İsa’nın ölümünün intikamını almak için, yüzlerce cemaati kılıçtan geçirmişlerdir. Yine Yahudiler, batı toplumunda, kuyuları zehirlemekle, veba hastalığı getirmekle, Hıristiyan mayasız ekmeğine saygısızlıkla, boğazlanmış Hıristiyan çocuklarının kanı ile mayasız ekmek yapmakla itham edilmişlerdir. Neticede, Yahudiler, küçük düşürücü birtakım mesleklere sevk edilmişler, sarı elbise giymekle veya özel şapka giymekle toplumdan tecrit edilmişlerdir. Bu durumda Yahudi’nin yegâne destek kaynağı, içine kapanarak mistisizm olmuştur. 13.yüzyıldan sonra Kabala’nın ortaya çıkışıyla, özellikle, Yahudilerin İspanya ve Portekiz’den çıkarılmalarından sonraki gelişimiyle kabalistik mistisizm Yahudi Mesihçiliğinde önemli bir unsur ve dinamik bir sosyal güce dönüşmüştür . Kabala, Yahudi mistik geleneğini temsil etmektedir. Kabala temelde İbranicedir. Onun referans çerçevesi İsrail’dir. Şifahi şeriat olarak o, Sina’da Hz. Musa’ya vahyedilmiştir. Gizli şifahi bilgilerin kanunu olan Kabala, sanki Tanah’ın yeniden yorumudur. Bazılarına göre Kabala, modern dini problemlerin anahtarını ihtiva eder, bazılarına göre ise Kabala’da Allah’ın cevheri, ilk sebepleri ve yaratılışı ele alınmaktadır. Kabalistlerin üzerinde önemle durdukları konulardan birisi de İbrani alfabesinin mistik yorumudur. İbrani alfabesi, kutsal bir alfabedir. Bunun için o, kutsal dışı dillerden tam olarak ayrılmaktadır ve onlarla mukayese edilemez bir durum arzetmektedir. Kabalistler, İbrani alfabesinin her harfine sayısal bir değer vermişler ve böylece Mesih’in geleceği yılı hesaplamaya çalışmışlardır. İbrani alfabesindeki 22 harf ve harflere karşılık gelen sayısal değerleri aşağıda verilmiştir. Alef A 1 Beth B 2 Gimel G,Gh 3 Dalet D, Dh 4 He H 5 Vav O,U,V 6 Zayin Z 7 Het H,K 8 Tet T 9 Yod I,Y 10 Kaf K,Kh 20 Lamed L 30 Mem M 40 Nun N 50 Sameh S 60 Ayin Ngh 70 Pe P 80 Zadik Z,tz 90 Kuf QIKI 100 Reş R 200 Şin Ş 300 Tav T,Th 400 Görüldüğü gibi İbrani alfabesi tamamen sessiz harflerden oluşmaktadır. Sesli harfler, çoğu zaman harflerin altında yerleştirilen küçük noktalar ve işaretlerle belirtilmektedir. İbrani harflerin şeklinde, belirli anlamlar gizlenmiştir. Bir harfin kelimenin sonunda olduğu halde, olması gerektiğinden farklı gösterilmesi; kelimenin ortasında olup harfin kelime sonunda verilen şekilde gösterilmesi; harflerin yazımında normal ebatlardan büyük veya küçük gösterilmesi; harfin baş aşağı gösterilmesi veya belirli kelimelerin imlalarında bazı yerlerde harf gösterilmesi, bazı ifadelerin eksik veya aşırı gösterilmelerinde belirli anlamlar gizlenmiştir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Mesih’in ne zaman geleceği, İbrani alfabesinin harflerinin matematiksel değerleriyle hesap edilmiştir. Zohar, gelecekte, 408 yıl sonra insanların yeni bir hayata kavuşacaklarını bildirmektedir. Burada kastedilen zaman, Yahudi hesabına göre, yaratılıştan başlamak üzere 5408 yılıdır. Bu yıl miladi takvime göre 1648’dir. Bu tarih Zohar’a göre, Mesih’in geliş tarihidir. Kabalistler de, onun Tora’nın “Özgürlük yılında herkes kendi toprağına dönecek” cümlesine istinad ettiriyorlar. Burada bütün hesap ZAT kelimesi üzerine bina ediliyor. Bu kelimenin İbrani harflere göre matematiksel değeri (Z=7, A=1, T=400) 408’dir. Kabalistler bu 408’e 5000 yılını ekleyerek miladi 1648 yılını karşılayan, İbrani takvimine göre 5408 yılını elde ederler. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi onlara göre, Mesih bu tarihte gelecektir. Bazı kabalistler de “Le sanctuaire”(Beyt ha-Mikdaş)’daki “sakrus” kelimesinin matematiksel değerine sarılarak, Mesih’in gelişini bir sene sonraya götürmektedirler. Bu kelimenin harflerinden 409 sayısı elde edilmektedir. Yine, Mesih’in doğum sancıları olarak Polonya Yahudilerinin Chmielnicki askerleri tarafından zulüm görmeleri de kabul edilmektedir. Mesihi hareketlerin yönlenmesinde, İsaac Luria tarafından geliştirilen Lurianik Kabala da çok önemlidir. Lurianik Kabala genel olarak dünya tarihini, özel olarak da İsrail sürgününü, ıstırabını ve kurtuluşunu kozmik, daha ziyade Tanrı’nın kendisinin içinde yer aldığı ilahi drama açısından, gnostik olarak isimlendirilebilen bir deyiş türü de yorumladı. İsaac Luria, “tikkun” kavramı yani Mesih’i kefaret yönünden insanın zahidane ve mistik çabasının üzerinde ehemmiyetle durmuştur. Ona göre insan pozitif ve negatif kutuplar arasında yer almaktadır. İlk insan tamamen temizdir. O kendinde nüve halinde bütün insanlığı ve onların ruhunu taşıyordu. İnsan günah yüzünden zayıf hale geldi. Bu durum Hz. Musa’ya kadar devam etti. İsrail-Allah arasındaki ahdin hedefi, bütün insanlıkla Allah’ın arasını uzlaştırmaktı. Bu ahit dönemi, mesihle sona erecektir. İsaac Luria’ya göre; bir Yahudi kendinden başka, insanlığa, dünyaya evrene ve Tanrısal akıbete karşı sorumludur. Her bireyin küçük bir günahı dahi birikip manevi kurtuluşu geciktirebilir. Onun için sorumluluk duygusu müthiştir. Sonuçta “Tikkun” Yahudilerin ortak çabalarıyla gerçekleşecek ve kurtarıcının gelişi de bunun sonucunda olacaktır. Sonuçta İsaac Luria’nın kabalası hızlı bir şekilde bütün Yahudi dünyasına yayılmıştır ve aşağı yukarı iki asra damgasını vurmuştur. Sahte Mesih Sabatay Sevi’nin ve 18. yüzyılda Hassidim hareketinin ortaya çıkışında, Luria’nın kabalasının büyük etkisi olmuştur. Yukarıda bahsettiğimiz sebepler neticesinde Yahudilikte Mesih inancı çok tutunmuştur. Bunun sonucu olarak da birçok Mesih ortaya çıkmıştır. Yani felaket ve başarısızlıklardan kurtulmak ümit edilirken bunu kötüye kullanan veya kendisini kurtarıcı sanan birçok sahte Mesih gelmiş, bir Mesih yerine çok sayıda Mesihlik iddiası taşıyan kimse, işleri büsbütün çözülmez hale getirmiştir. Ama böyle kitle hareketlerinin başına geçenleri sadece çıkarcı olarak kabul etmek de haksızlıktır. Bunların çoğu, dediklerine kendileri de en çok inanan hasta ruhlardır. Bunların içinde seve seve işkencelere katlanan, son nefeslerine kadar mucize bekleyenler çok görülmüştür. Yahudilerin Mesih özleminin ortaya çıkardığı insanlardan çoğu, hiç şüphesiz bu çeşittendir. Bunlardan Bar Kohba ve sonraki Mesihlerin gayesi, Yahudileri Filistin’e götürüp orada devlet kurmak; Giritli Moşe’den sonrakilerin gayesi de; Müslüman hâkimiyetinde bulunan Yahudileri kurtararak Filistin’e götürmek şeklinde görülmektedir. Yahudi tarihindeki sahte Mesihler incelenirse oldukça kabarık bir liste ortaya çıkmaktadır. Hatta bazılarının isimleri ve kim oldukları dahi bilinmemektedir. Bu nedenle daha çok bilinen ve kitleleri arkalarından sürükleyen Mesihleri anlatmaya çalışacağız. Şimdi bu Mesihleri sırasıyla inceleyelim. SAHTE MESİHLER Theudas Miladi 44 yılında peygamberlik iddiası ile ortaya çıkmış, çevresini kendisine kabule zorlamıştır. Halkı Ürdün vadisi’nin karşı tarafına geçirmeye kalkışmış. Roma valisi Caspius Fadu, üzerine süvari kuvvetleri sevk etmiş, bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı da Theudus’la beraber esir edilmiştir. Sonunda kendisinin de başı vurularak idam edilmiştir . Ona inananların sayısı yaklaşık 400 kişidir. Theudas’tan İncil’de; “Bir süre önce Theudas kendi kendisiyle ilgili büyük iddialarda bulunarak başkaldırdı. Dört yüz kadar kişi de ona katıldı. Ama adam öldürüldü izleyicilerinin hepsi dağıtıldı, hareket yok oldu.” şeklinde bahsedilmektedir. Roma valisinin gönderdiği süvariler tarafından kılıçtan geçirilen Theudas ve taraftarlarından sonra 55-60 kadar Mesih iddiacısının bir yüzyıldan çok daha az zaman içinde zuhur ettiği eski kaynaklar tarafından bildirilmektedir. Bu yüzyılda çıkan Mesihlerin birisi de mısırlıdır. Otuz bin kadar taraftar toplamış. Adamları ile Zeytin Dağı’nın eteklerinde (Kudüs Şehrinin yanında) toplanarak, emri ile önündeki şehir surlarının yıkılacağını söylemiş ve oraya hâkim olarak müstakil bir devlet kuracaklarını vaat etmiştir. Fakat Romalı valinin sevk ettiği kuvvetler önünde perişan olmuşlar, Mesih kaçmış, adamları da esir edilmiştir. Şimon Bar Kohba Mesih’i hareketler, mabedin tahribinden 60 yıl kadar sonra, Simon Bar Kohba (Koziba) ile yeniden canlanmıştır . Müritleri onun Yakup’tan bir yıldız olduğu kahanetine inanmışlar ve ona “ yıldızın oğlu” demişlerdir. Bar Kohba Roma imparatorluğunu bölgede yürüttüğü politik, ekonomik ve dini politikaya dayanamayarak halkı isyana sevketmiş ve isyanı bizzat idare etmiştir. Bar Kohba, Mesihliğini ilan ettiği zaman, Rabbi Akiba tarafından Kral Mesih olarak karşılanmıştır. Rabbi Akiba onun Mesihliğini, Ahd-i Atik’teki “Yakuptan bir yıldız çıkacak” cümlesini “Yakuptan Koziba (Kohba) ” çıkacakşeklinde yorumlayarak, kabul etmiştir. Kohba “mesihim” diye ortaya çıktığında Akiba “işte kral Mesih” diyerek onu tanıyınca; yine aynı dönemde başka bir Rabbi (Jokhonan b Torta), Akiba’ya “Davud’un oğlu (mesih) geldiği zaman senin mezarında ot bitmiş olacak” şeklinde hitap ederek Kohba’nın Mesih olmadığını ileri sürmüştür. Bar kohba 132-135 yıllarında Roma’ya karşı bir isyan başlatmıştır. Roma’ya karşı giriştiği bu mücadelede başarılı olmuş ve bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı başarmıştır. M. 132 yılında kurulan, adına Para dahi basılan bu devletin ömrü ancak 3 yıl sürmüştür . Direnişin uzamasına sinirlenen imparator Hadrien, takviye güçleri göndererek Bar Kohba’yı Kudüs’ün güney batısında Bethar’da öldürtmüştür (135). Bar Kohba ordusu, Kent gölü yakınlarında direnmişse de başarılı olamamıştır . İsyan Romalıları çok uğraştırmış, ancak Yahudilerin kaybı daha büyük olmuştur. Kudüs’ten geriye ne kaldıysa Romalılar tarafından yıkılmıştır. Çok sayıda Yahudi katledilmiş, sağ kalanları sürülmüş ya da köleleştirilmiştir. Hatta bir ara çocukların sünnet edilmesini , Yahudi dinini ve geleneklerini de yasaklamışlardır. Romalılar, isyanı korkunç bir şekilde bastırdıktan sonra Sion tepesine Jüpiter Tapınağı’nı yaptırarak Yahudilerin oraya girmelerini yasaklamış, sadece yılın belirli günlerinde mabedin geri kalan batı duvarını ziyaret etme ve ağlayabilme müsaadesi vermişlerdir. Bu müsaade ile Yahudiler, tarihte eşine rastlanmaz bir milli bağlılık örneği göstererek, iki bin yıl bu duvarın dibinde ağlamış ve yok olmuş devletlerini anmışlardır. Onlar, iki bin yıllık bir bekleyişten sonra, 1948 yılında İsrail’e dönebilmeyi başarmışlardır. Sonuç olarak, Bar Kohba bastırılan isyanda ölmüş ve Mesih olmadığı da anlaşılmıştır. Giritli Moşe Bar Kohba’nın kısa süreli başarısından sonra Mesih ümidi devam etmekle beraber tam 300 yıl yeni bir sahte Mesih’le karşılaşılmamıştır . Talmud’ta bulunan bir hesaba göre Mesih 440 veya 441 yılında zuhur edecekti. Fakat 431 yılında Girit Yahudileri arasından Giritli Moşe isimli biri çıktı. Bu zat, kendisinin vaktiyle İsrailoğullarını Mısır’dan Firavun’un esaretinden kurtaran Moşe (Hz. Musa) ile aynı olduğunu, Allah’ın kendisini İsrailoğullarını yeniden kurtarmak üzere gökten indirdiğini, kavmi tıpkı Kızıldeniz’den geçirdiği gibi, bu defada Akdeniz’den geçirerek Kutsal Arz’a götüreceğini iddia ve vaat ediyordu. Bunun üzerine Girit Yahudileri, servetlerini tasfiye edip, ellerinde avuçlarında ne varsa hepsini dağıtmışlardır. Zira onlara göre Mesih çağında paraya ihtiyaç olmayacaktır. Bu işlerden sonra, artık mesihin işaretini beklemeye başlamışlardır. Belirli gün gelince Moşe, Girit Adası’nın ıssız bir burnunda kavmini toplamış ve oradan denize atlamalarını emretmişti. Ellerinde kalan altın ve paralarını Mesih’e teslim eden büyük bir çoğunluk emre uyarak atlayıp, Akdeniz’in dalgaları arasında kaybolmuştur. Civardaki balıkçıların yardımı ile kurtulan bir kısmı ise, aldatıldıklarını anlayınca Moşe’nin kendilerini aldatmaya memur bir şeytan olduğunu hükmetmiş ve çoğu da bu olaydan sonra Hıristiyanlığa geçmiştir. Aldatılan bu Yahudiler, cezalandırmak için Moşe’yi aramışlarsa da kendisi altınlarla birlikte iz bırakmadan kaybolduğu için bulamamışlar. Serene Giritli Moşe’den takriben 300 yıl sonra, bu defa Suriye Yahudileri arasında Serene isimli bir zat zuhur etti. Bu ani zuhurun sebebi olarak, Yahudi yazarlar, halife II. Ömer’in (717-720) Yahudiler üzerinde baskı yapıp, haklarını daraltmasını göstermektedirler. Bu Mesih de, halkı Müslüman hâkimiyetinden kurtararak Filistin’e uçarak götürmeyi ve bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı vaat eder . Serene, aynı zamanda dinde reformlar yapmaya çalışmış ve Talmud’un otoritesini reddetmiştir. Rabbinik Yahudiliğin amansız düşmanı olması hasebiyle, onlarca yasak kılınan birçok yiyecekleri mübah kılmış, evlenme, boşanma ve yakın akrabalar arasındaki evlilik konularında Talmud’un ortaya koyduğu bütün kaideleri reddetmiştir. Şöhreti ispanya Yahudilerine kadar ulaşmış ve pek çok taraftar edinmiştir. Serene’nin faaliyetleri, Müslüman makamları tarafından haber alınınca tevkif edilerek Halife Yezid’in huzuruna çıkarılır . Serene, ne yaptığı sorusuna, “Sırf Yahudilerle eğlenmek için böyle hareket ettim” cevabını verir . Bu cevap üzerine Serene, cezalandırılmak üzere kendi cemaatine teslim edilir. Mahanem Ben Suleyman (İbn Er Ruhi-David Alroy) İran Yahudileri arasında 1146-1160 yılları arasında ortaya çıkan Menahem ben Solomon, ibn Er Ruhi veya Davıd Alroy isimleriyle de tanınır . Bu da, ikinci haçlı seferi ile doğuda harita üzerinde meydana gelen değişiklikler, Filistin’in Hıristiyanlar eline geçmiş olması ve Abbasi hilafetinin zayıflaması ve Yahudilerden alınmakta olan vergilerin ağırlığı sebebiyle artık kendilerinin de kurtulma zamanının geldiğine inanan bir cemaat içerisinde çıkınca, taraftar bulmakta güçlük çekmez. İbn er Ruhi Irak’tan Azerbaycan’a kadar uzanan bölgedeki Yahudilere kendisini Mesih olarak kabul ettirmiştir. Planına göre, önce Musul ve çevresinde bir devlet kuracak, ilerde hâkimiyetini Filistin’e kadar genişletecek ve komşu memleketlerdeki Yahudileri uçurarak Arz-ı Mev’ud’a götürecektir . Fakat daha planın ilk safhasında, Musul’un yanındaki Amadiye Kalesini ele geçirme çabası sırasında yenilip öldürülür. Ona büyük ümitlerle bağlanmış olan Yahudiler ölümünü kabul etmemişler ve bir gün dönüp tekrar başlarına geçeceğini beklemeye başlamışlardır. Bu bekleyişten istifade eden iki açıkgöz, İbn er-Ruhi’nin emriyle hareket ettiklerini bildirerek, Yahudileri uçurarak Kudüs’e göndereceklerini, oradaki Mesih’in kendilerini karşılayacağını, Mesih Çağı’nın başlayacağını vaat eder ve hazırlıklara girişirler. Hazırlıktan kasıt, uçacak Yahudilerin malını, mülkünü elinden çıkararak paraya çevirip, kendilerine teslim edilmesidir . Yahudiler bütün varlıklarını altına çevirerek bu iki kafadara teslim edip hareket gününü beklemeye başlarlar. İki açıkgöz mehtapsız bir gecenin ileri saatlerinde vaktin geldiğini söyleyip, Yahudileri şehrin surları üzerinde toplarlar ve onlara yeşil elbiseler giydirip aşağıya atlamalarını emrederler . Meleklerin kanatlarına binerek uçmak hayali ile kadın-erkek, büyük-küçük hepsi sabahın ilk ışıkları görünene kadar atlamaya devam etmişler , sabahın ilk ışıklarında vaziyet anlaşılmış, fakat paraları alan sahtekârlar şehri çoktan terk etmişlerdir. Bu olaydan sonra o sene “Amu’t-Tayaran” diye anılmıştır. Yemenli Mesihler Yemen, klasik bir “sahte Mesihler ülkesi’dir.” Yemende birbiri arasında 700 yıl olmak üzere aynı vasıf ve tabiatta iki Mesih zuhur etmiştir. Birincisinin adı dahi meçhuldür. 1172 yılında zuhur etmiş ve Yahudileri kurtarma çabası arasında dini bazı reformlara da girişmiştir. Gösterdiği mucizeler, dua kitapları ve ibadet şekillerinde emrettiği değişmelerden sonra, iş yemen valisinin kulağına gidince, kendisi tutuklanmış, “Bunları niçin yaptın?” sorusuna “bunları gerçekten Allah’ın emriyle yaptım” cevabını vermiş. Doğru olduğunu isbat edebilir misin? Sorusuna da “eğer başımı keserseniz, ölmez, derhal yeniden dirilim” deyince, vali “Eğer dediğin vaki olursa anlarız ki, bizim ecdad yadigarı dinimiz sahtedir, o zaman yalnız ben değil, bütün alem senin peşinden geliriz diyerek başının kesilmesini emretmiştir” fakat Maimonides’in Epistle to Yemen (Yemen’e Mektup) adlı eserinde geçtiği tabirle “zavallı arkadaş ölmüştür.” 1860-1870’lerde Yemen Yahudileri yine Mesih ateşiyle kavruldu; önce inançları için hayatını veren bir azizle, sonra da onun rolünü üstlenen bir sahtekarla hareketlendiler. 1868’lerde çıkan bu mesihin adı Şukr El Kuheyl’dir. Bu kişi Yemen Yahudilerine Mesih olduğunu kabul ettirmiş, bazı mucizeler göstermiş, fakat San’a Valisi, üzerine asker göndermiştir. Şukr el Kuheyl, taraftarları ile dağlara çekilerek mücadelesine devam etmiş, sonunda da ele geçirilerek başı kesilip İstanbul’a gönderilmiştir. O da başı kesilse dahi ölmeyeceğini ölümün sadece görünüşte olacağını, bir müddet sonra rücu edeceğini daha önceden taraftarlarına bildirmiştir. Taraftarlarının bir kısmı onun ölmediğine, bir kısmı da “onun ölmekle beraber tekrar rücu edeceğine” inanmışlardır. Şukr el Kheyl’in mesleği çömlekçilik veya dericiliktir. Kendisi, ümmî olduğu halde vahy ve ilhamla bütün hikmeti öğrendiğini, Tanah’ta bazı hususların yanlış yazılmış olduğunu ; “Rab meshettiği kişiyi, sağ elinden Koreş’e sesleniyor” ayetindeki “Koreş”in imla hatası olup, bununla kendisinin kast olunduğunu iddia etmiştir. Sonuç olarak, İseviyye ve Yudganiyye’nin liderleri ile Yemen’de ortaya çıkan Yahudi Mesihlerin zuhurunda, müritleri icabı, Şii tesirinin büyük rol oynadığını söylemek mümkündür. Sabatay Sevi(TSVİ) Sabatay, 23 Temmuz 1626 yılında İzmir’de doğmuş, 1976’da bugün, parçalanmış Yugoslavya topraklarında bulunan Ulcini’de vefat etmiştir. İzmirli bir tüccarın oğlu olan Sabatay Sevi, iyi bir eğitim görmüş, genç yaşında Tora ve Kabala konusunda ciddi bir ilmi birikime sahip olmuştur. Genç yaştan itibaren Zühd hayatına eğilim gösteren Sabatay Sevi’nin zaman zaman manik depresif ataklar sergilediği nakledilir. Önceleri onun meczup olarak tanınmasına sebep olan melankolik kişiliği ve sergilediği tuhaf tavır ve Yahudi şeraitine ters bir takım fiiller, daha sonra Sevi’nin mesihi karizmasına yorulmuştur. Genç yaşında mistik hayat tarzına kendini kaptıran Sabatay Sevi, dünya zevklerinden yüz çevirmiş ve evlenmemiştir. 18 yaşında öğretmenliğe başlamıştır. Ona göre gerçek dünya, sadece Kabala’nın dünyasıdır. Bunun için etrafındaki gençlere zahidane bir hayat tarzını telkin etmiş ve kendisi de vaktini genelde inziva içinde geçirmiştir. Sevi’nin yaratmış olduğu Mesih’i hareket, büyük tapınağın yıkılmasından ve Bar Kohba isyanından sonra, İsrail tarihinde kaydedilen en büyük kurtuluş hareketidir. Sevi’nin liderliği altında gelişen akım, iki unsurdan güç almıştır: Bunlardan ilki, Yahudi ulusunun sürgündeki genel durumudur. Yahudi felsefesinin temelinde yatan siyasal ve ruhani kurtuluş ideali de, zaten böyle bir hareketin gelişmesi için gerekli olan altyapıyı sürekli canlı tutmuştur. İkinci unsursa o döneme ait koşullardır . 1648-1649 yıllarında Polonya’da kazaklar ayaklanmıştır; bunların başında Boğdan chmielnicki adında biri vardı. Aslında toprak ağalarına karşı olan bu isyan, çiftlik kahyası, meyhaneci, esnaf Yahudilerden başlayarak bir Yahudi katliamı şeklini aldı. Kmielnitzki katliamı olarak da bilinen bu olayı, Polanya’dan kaçan Yahudiler her tarafa duyurdular. Bu da Yahudilerin imanını sarsmak yerine onlara yeni ümitler verdi. Artık Mesih mutlaka gelecekti. Hatta kazak sergerdesinin adının İbrani harfleriyle yazılış şekli olan (H-M-Y-L)’den manalar çıkarıldı ve bunlara “Hevle Maşiah Yabo Le’olam”, yani “Mesihin doğum sancıları dünyaya geliyor” kelimelerinin baş harfleri olarak anlam verildi. Kabala ile harf mistiğine kapılmış olan Yahudiler için bu bir müjdeydi . Aynı dönemde Osmanlı toraklarında siyasal çalkantılar vardı. Osmanlı orduları yenilgiler alıyor, iç isyanlar ve kargaşa bir bunalım ortamı yaratıyordu. Yahudi din bilimcilerinin yaptığı hesaplamalara göre, 1648 yılı beklenilen kurtarıcının geleceği yıldı . İşte tam bu bekleyişin en yüksek dereceye eriştiği sırada İzmir’de çıkan yeni Mesih de birden bire Avrupa ve Yakın doğu Yahudilerinin bekledikleri kahraman oluverdi. İşte zamanın şartlarını değerlendiren Sabatay Sevi, 1648 yılında beklenen mesihin kendisi olduğuna inanarak bunu en yakın çevresine söyler ve gerekeni yapmak için kolları sıvar. Bu sırada 22 yaşındadır. Sabatay Sevi’nin Mesihlik iddiası İzmir’de bomba tesiri yapmıştır. Hatta Yahudi hahamları ilk reaksiyonu göstermişlerdir. Bunun için 1648 yılında veya birkaç yıl sonra İzmir’i terk etmek zorunda kalmıştır. İzmir’den sonra, İstanbul’a gitmiş ve orada şöhretli bir Yahudi vaizi olan Abraham ha-Yakini ile dostluk kurarak, ondan Mesih olduğuna dair bir belge almıştır. Daha sonra Filistin ve Kahire’ye ziyaretlerde bulunmuştur. Sabatay Sevi’nin yaşamı, Gazzeli Natan’ın adını duyduktan sonra önemli bir değişiklik kaydetmiştir. Kulağına gelen söylentilere göre, Gazze’de oturan Natan adında bir kişi, insanların ruhunu arındırıyor ve ona gelenleri mutluluğa kavuşturuyordu. Bunu duyan Sabatay Sevi Gazze’ye gitti ve Natan’la görüştü . Bir teolog olan Natan, Sabatay Sevi’nin henüz çekingenlikle ileri sürdüğü Mesihliğini onayladı. Natan Cezbeye gelen ve hayaller gören, tıpkı ilk çağ nebileri gibi biriydi. Onun “Tanrı ilhamıyla” Sabatay Sevi’nin Mesihliğini kabul ve ilan edişi, zaten bunu bekleyen Yahudiler arasında büyük bir coşkunluk ve ümit uyandırdı. 1665 yılı Ekim ayından 1666 kasımına kadar süren bu heyecan yıllarında Mesih’in geldiği müjdesi bütün memleketlerdeki Yahudiler arasında yayıldı. Birçokları artık büyük göçe hazırlanıyorlardı. Kefaret ayinler yapılıyor, yüzyıllardır süregelen kıyamet tasarımları tek konuşma konuları haline geliyordu. Din bilginleri tabii bunu hoş görmemekteydiler ama sayısız katliamlar ve idamlarla seçkin sınıfı hemen hemen ortadan kalkmış olan halk, onların uyarmalarına aldırış etmiyordu . Tabiî bunda Gazzeli Natan’ın payı da yadsınamaz. Natan Mesih’in haberciliği rolünü üstlenerek İsrail’in yeniden kurulacağı, Sabatay’ın kansız zaferiyle dünyanın kurtuluşa ereceği ve 1666 yılının kıyametin kopacağı yıl olduğunu devamlı telkin ediyordu. Sabatay Sevi, hahamların muhalefeti yüzünden Kudüste fazla kalamamış,1665’te İzmir’e dönmek zorunda kalmıştır. Sabatay, İzmir’de iyi karşılanmakla birlikte şöhreti, Osmanlı Yahudileri arasından başlayarak Venedik, Amsterdam, Hamburg ve Londra gibi Yahudi muhitlerine kadar yayılmıştır. Sabatay Sevi’nin İsrail’in Mesih’i olduğu artık dünyanın her tarafında duyulmuş, taraftarlarıyla muhalifleri arasındaki cepheleşme de iyiden iyiye belirginlik kazanmıştır. Sevi’ye inanlara maamin (mü’min, Tanrı inancına sahip kişi) ona karşı koyanlar “kofer” (kafir, Tanrı inancına sahip olmayan kişi) diye adlandırılmışlardır. 11 Aralık 1665’te Sabatay Sevi taraftarlarını yanına katarak, muhaliflerinin toplanmış olduğu bir sinagoga saldırmış, burada birçok garip eylemlerde bulunmuştur. İzmir Kadısı, Sabatay Sevi’yi birkaç kez huzuruna çağırıp, davranışlarını izah etmesini istemişse de, o her defasında kadıyı yatıştırmayı başarmıştır. Fakat daha öncede bahsettiğimiz gibi bu durumdan rahatsız olan din bilginlerinin şikâyeti üzerine Sabatay Sevi, 1666 yılında Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın emriyle tutuklanıp İstanbul’a getirilmiş ve Gelibolu’da hapse atılmıştır. İdam edilmediği gibi kendisini ziyarete gelen taraftarlarını görmesine izin verilen Sevi’ye tanınan bu serbestlik, onun prestijini daha da artırmıştır . Fakat daha sonra Edirne’de divan huzurunda yapılan yargılama sonucunda ya idam ya Müslüman olma seçeneklerinden birinde karar kılması istenmiş, Sabatay Sevi ise “Aziz Mehmet Efendi” ismini alarak Müslümanlığı tercih etmiştir ve kapıcılık payesiyle kendisine iyi bir maaş bağlanmıştır. Sabatay Sevi’nin Müslüman olması bütün Yahudi dünyasında şok tesiri yapmış, taraftarları onun bir sahtekâr olduğunu kabul etmektense, gizli bir görev nedeniyle din değiştirdiğine inanmışlardır. Zahiren Müslüman olan Sabatay’ın, gizlice Mesihlik görevini yürüteceğini müritlerine söylediği rivayet edilmektedir . Sabatay Sevi’nin müritleriyle beraber olduğunu haber alan otoriteler, onu tek bir Yahudi’nin bile yaşamadığı Arnavutluk’un Ülgün kasabası’na sürmüşlerdir. Orada günlerini yalnızlık içinde, melankolik mistik bir atmosferde geçiren Sabatay Sevi, 1676’da ölmüştür. Müritleri, Sevi’nin denize girip, su üzerinde yürüyerek yok olduğuna inanmaktadırlar. Sabatay Sevi’nin ölümünden sonra, ideolojisini izleyen ve din değiştirdikleri için “Dönme” diye tabir edilen tarikatın faaliyet merkezi Edirne’den Selanik’e geçmiştir. 17.yüzyılın sonunda tarikat içinde anlaşmazlıklar belirmiş, İzmirliler ve Yaakovlar adı altında iki alt tarikat oluşmuştur. Ertesi yüzyılın başında, Osman Baba adını alarak Müslüman olan Baruhia Ruso, Sevi’nin ruhunu taşıdığını ilan edip, Konyozos ya da Karakaşlar adıyla anılan bir alt tarikat kurmuştur. Toplumsal yapı açısından da bu üç tarikat arasında bariz farklar vardır. İzmirliler grubu, zengin tüccarlar, orta sınıf ve aydınlardan meydana gelmektedir . Bu grup Sabatay Sevi’nin ölümünü gerçek kabul etmeyerek, Onun asıl görevine şimdi başladığını, istikbalde de rücu edeceğini ileri sürmüşlerdir. Bu grup bugün İsrail’de Ramle Şehrinde hala varlığını sürdürmektedir. Yaakovlar, daha çok alt-orta memur sınıfını içerir . Bunlar isimlerini Sabatay’ın oğlu veya üvey kardeşi olduğu söylenen Yakola Querido’dan alıp onu Mesih kabul ederler. Bunlara göre Sabatay’ın ölümü ile Mesihlik Yakob’a geçmiştir ve ileride rücu edecek olan da budur. Çoğunluğu oluşturan Konyozo grubuysa küçük zanaatçı ve proletaryadan oluşmaktaydı. Görüşlerini Polonya, Almanya ve Avusturya Yahudi cemaatleri arasında da yaymaya çalışan Konyozoslar 1720-1726 yılları arasında Avrupa kentlerinde büyük heyecan ve sarsıntılara yol açmışlardır. Birbiriyle ilişki kurmamaya özen gösteren bu üç grup, 19.yüzyıla kadar Osmanlı yönetiminin hoşgörüsü altında yaşamışlar, günlük hayatta Sefaradlar’ın konuşma lisanı olan Ladino’ya bağlı kalmış ve İbranice’yi de dualarında kullanmışlardır. Sabatay Sevi, yaşadığı hayat tarzıyla bazı prensipler belirlemiştir. Bu prensipler adeta Sabataycıların, izlemeleri gereken yolu belirtmektedir. Bunlar: 1)Allah birdir, Ondan başka Tanrı yoktur. 2)Onun hakiki Mesih olduğuna, Ondan başka kurtarıcı olmadığına, Sabatay Sevi’nin Davud neslinden geldiğine iman edilsin. 3)Yalan yere yemin edilmesin. 4)Tanrı’nın adı anıldığı zaman saygı gösterildiği gibi, Mesihin adı anılınca da saygı gösterilsin. 5)Mesihin sırrını anlatmak için toplantıdan toplantıya gidilsin. 6)Sabatayistler arasında katiller bulunmasın. 7)Kislev ayının (Yahudi yılının dokuzuncu ayı) on altıncı günü herkes bir evde toplanarak Mesih hakkında ve “Mesihin imanının sırrı” hakkında duyduklarını birbirine anlatsın. 8)Aralarında zina hüküm sürmesin. 9)Yalancı şahitlikte bulunulmasın. 10)Hiç kimse sarık imanına (islamiyete) inansa dahi zorla sokulmasın. 11) Aralarında kıskançlar ve kendilerine ait olmayan şeylere göz dikenler olmasın. 12) Kislev ayının on altısındaki bayram sevinçle ilan edilsin. 13) Birbirine karşı merhametle davranılsın ve kendine yakın olanların arzularına kendi arzusu imiş gibi gayret gösterilsin. 14) Hergün gizlice Mezamir (Hz. Davud’un mezmuru) okunsun. 15) Her ay, ayın doğuşu tetkik ve müşahede olunsun ve ayın yüzünü güneşe çevirmesi, ayla güneşin karşı karşıya, yüz yüze bakışmaları için dua edilsin. 16) Türklerin adetlerine, onların gözlerini örtmek için dikkat edilsin. Ramazan orucunu tatbik etmek için sıkıntı gösterilmesin ve aynı şey kurban için yapılsın. Gözün gördüğü her şey ifâ edilsin. 17) Müslümanlarla nikah yapılmasın. 18) Çocukları sünnet etmek için itina olunsun. Bu, mukaddes milletten hayasızlığı kaldırmak içindir. Görüldüğü gibi Sabatay Sevi’nin ortaya attığı prensipler Yahudiliğin on emrinden mülhem olarak tespit edilmiştir. Buna göre en önemli hadise “Müslüman gibi görünüp Yahudice yaşamak”, Sabatay Sevi hareketinin ana felsefesi olarak görünmektedir. Kısacası; tarihin çeşitli dönemlerinde ortaya çıkan sahte Mesihler gibi Sabatay Sevi’nin de amacı Yahudileri sürgünden kurtarabilmek ve çekilen acılara son verebilmektir. O, Mesih olduğunu ilan ederek Yahudiler arasında büyük bir heyecana sebep olmuş ve kitleleri peşinden sürüklemeyi başarmıştır. Sonuç itibariyle : Yahudilikte Mesih fikrinin belirginleşmesinde çeşitli etmenler vardır. Bunlardan biri Seçilmişlik İlkesi… Tanrı, İsrailoğullarının atalarına, onların soylarını büyük bir millet haline getireceğini, süt ve bal akan kutsal toprakları onlara vereceğini vaat etmiştir. Böylece Yahudiler kendilerini diğer milletlerden üstün görmüşlerdir. Yahudiler Davud ve Süleyman zamanında altın çağlarını yaşamış ve bu muhteşem krallığın özlemi de onları Mesih fikrine sürükleyen faktörlerden biri olmuştur. Gerek M.Ö. 586 Babil sürgünü, gerekse M.S. 70’te Romalıların Kudüs’ü işgal edip kutsal mabedi yerle bir etmeleri, onları mesihi inanışa biraz daha sürüklemiştir. Uğradıkları katliamlar, çektikleri zulümler onların beyinlerinde öyle bir iz bırakmış ki, kanayan bu yaranın kapanması mesihe bağlanmış. Hep, bir gün Davud soyundan birisinin gelip onları bu acılardan, sıkıntılardan kurtaracağı, kutsal topraklara götüreceği ümidiyle yaşamışlardır. Bu ümit, onların ayakta kalabilmelerini ve hayata tutunabilmelerini sağlamıştır. Mesihi umut, özellikle Holokost’ ta Yahudiler gaz odalarına götürülürken Maimonides’in iman ilkelerini terennüm ettiklerinde doruklara varmıştır. “ Mesihin geleceğine inancım tamdır ve o gecikse de inanmaya devam ederim. İsrailoğulları, Mesih geldiğinde Tanrı’nın Krallığı’nı kuracağı, Yahudilerin bütün milletlerin efendisi olacağı, Süleyman Mabedi’nin yapılacağı, kurtla kuzunun bir arada yaşayacağı gibi ütopik fikirlere sahiptirler. Geçmiş acılı yılların anısına kendilerine ütopya denilebilecek kadar muhteşem bir devir oluşturan Yahudiler, mesihin gelmesi için her gün dua etmektedirler. Onlar yine, İsrailoğullarının tevbe ettiği ve Tevrat’a sıkı sıkıya bağlı kaldıkları zaman mesihin geleceğini savunmaktadırlar. Mesih inancı mezhepler arasında da farklılık göstermektedir. Örneğin; yeniden yapılanmacı hareket bir insan olarak Mesih beklemeyi reddetmiş ve bu kavramı dua kitaplarından çıkarmıştır. Ortodoks Yahudi Mezhebi Mesihi dönemi sürgündekilerin bir araya geleceği Yahudilerin atalarının toprakları olan Arz-ı Mev’ud’ da toplanıp kurban dahil bütün dini vecibelerini yerine getirebilecekleri bir dönem olarak tasavvur ederken, reform Yahudiliği Mesihi insan olarak kabul edenlerin görüşünü dışlar ve Mesihçiliği reddeder. Muhafazakarlar ise kurtarıcı inancını Mesihi bir dönemle ifade eder ve bu dönemin evrensel bir barış, sosyal adalet, bütün kötülüklerin yok edilmesi şeklinde teşhis edilebileceğini söylemektedir. İşte büyük bir çoğunluğun kendilerini refaha ulaştıracak bir kurtarıcı beklemesi birçok sahte Mesihin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu sözde Mesihler, kendilerinde olduğuna inandıkları iman ve mistik güçlerle, Yahudileri sürgünden ve sıkıntıdan kurtaracaklarını iddia etmişler, fakat her defasında bu ümit hüsranla sonuçlanmıştır. Kısacası, Yahudilerin büyük bir bölümü halen Davut soyundan gelecek bir Mesihi beklemekte ve Mesihin gelmesiyle bütün milletlerin efendisi olacaklarına inanmaktadırlar. Yararlanılan Kaynaklar : Mehmet Aydın, Ansiklopedik Dinler Sözlüğü Yaşar Kutluay, İslam ve Yahudi Mezhepleri Baki Adam, Yaşayan Dünya Dinleri Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi Moshe Sevilla-Sharon, Türkiye Yahudileri Mustafa Akgün, Yahudinin Tahta Kılıcı İlknur Daşbadem , Geçmişten Günümüze Yahudi Mezheplerinin Mesih Anlayışı Ve Mesihi Hareketler http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Yahudi Anlayışında Ölüdeniz El Yazmaları Ve Vaftizci Yahya
Vaftizci Yahya ve Öğretisinin Arka Planı Vaftizci Yahya hakkındaki bilgilerimizi tarihçi Josephus, Eski Ahit, Yeni Ahit ve muğlâk da olsa Kumran metinlerinden hareketle elde etmekteyiz. Vaftiz konu edildiğinde akla gelen ilk isim Hz. Yahya’dır. Hz. Yahya, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’da peygamber olarak kabul edilen Hz. Zekeriya’nın oğlu ve Hz. İsa’nın çağdaşıdır. Kuran-ı Kerim’in ifadesiyle Hz. Yahya’nın, babası Zekeriya peygambere bir müjdesi olduğu, kendisinden sonra gelecek Hz. İsa’yı müjdelemesi gibi bilgiler de201 dönemin tarihi ve dini arka planını anlamamıza yardımcı olmaktadır. Adından anlaşılacağı gibi Hz. Yahya halk tarafından bilinen şekliyle insanları vaftiz etme görevi ile onları tövbeye çağırdığını biliyoruz. Öncelikle Vaftizci Yahya’nın yaptığı vaftizin mahiyeti üzerinde durmakta fayda vardır. Hz. İsa ile Hristiyanlık tarihi içinde yer alan vaftiz, şekli ve gayesi farklı da olsa, Yahudilik başta olmak üzere, birçok dinde görülmektedir. Türkçede ‘vaftiz’, Fransızcada ‘bapteme’, İngilizcede ‘baptism’ ve Almancada ‘taufe’ şeklinde ifade edilen kelime, Yunanca ‘bap-tein’ veya ‘baptezein’ kelimelerinden gelmektedir. Bu kelimelerin hepsi, suya daldırmak, yıkanmak veya necasetten temizlenmek gibi anlamlara gelmektedir. Terim olarak vaftiz, Hristiyanlıkta, dine girmek, ‘asli günahtan’ kirli geçmişten temizlenmek ve kutsal hayat tarzına kavuşmak amacıyla ve belli usullere riayet etmek suretiyle su ile yapılan bir ritüeldir . Vaftizci Yahya halkı yaklaşmakta olan Yargı Gününe hazırlık yapmak için bilgilendirmeye, tövbe ederek doğru yola girmeleri için çaba harcayan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Matta İncilinde geçen ifade ile “O günlerde Vaftizci Yahya Yahudiye Çölünde ortaya çıktı. Şu çağrıyı yapıyordu: Tövbe edin! Göklerin Egemenliği yaklaşmıştır.”203 halkı arındırmaya başladığını anlıyoruz. Buradan hareketle Vaftizci Yahya’nın bu uyarıcı rolünü nerden başlattığı sorusu aklımıza gelmektedir. Yine Luka İncilinde geçen “Çocuk büyüyor, ruhta kuvvetleniyordu ve İsrail’e görüneceği güne kadar çöllerde kaldı” ifadesi ile Yahya’nın çocuk yaşlarından itibaren çöllerde yetişen bir kişi olduğunu anlıyoruz. O dönemdeki bir çocuğun ıssız çöllerde tek başına yaşamasının zorluğu göz ününe alındığında onun Esseni cemaati ile beraber büyüdüğü tezi de bir açıdan kuvvetlenmekteydi. Bunun üstüne Essenilerin kendilerinin evlilikten uzak durdukları halde, ailelerin çocuklarını himaye edip eğittikleri bilgisi de bu teze başka açıdan destek vermektedir. Fitzmyer, Vaftizci Yahya’nın Kumran cemaatin bir ferdi olduğunu ancak “Tanrı çölde bulunan Zekeriya oğlu Yahya’ya seslendi”sözü ile başlayan süreçle buradan ayrılıp Yahudileri kurtuluş için vaftiz etmeye başlaması ile farklı bir yola girdiğini savunur. Sinoptik İncillerde geçen ifadelerden Vaftizci Yahya’nın kişiliğine dair bir takım ipuçları da elde edebiliriz. Luka 1: 15’de geçen ifadelerle Yahya’nın kendisini Kutsal Ruh’la doldurduğunu, Matta 11: 18’de geçtiğine göre hiç şarap içmediğini, Markus 1: 6’da geçen ifadelerle devetüyünden elbise ve deriden bir kuşağa sahip olduğuna, ayrıca çekirge ve yaban balı yediğine dair bilgiler mevcuttur. Burada diğer önemli bir nokta da Yahya’nın yaşam tarzı, giyim kuşamı ve sözleri onun Yahudilik içinde kendisini adayan anlamında ‘Naziri’ olarak bilinen kişilerden olabileceği yönündeki bilgilerdir. Kutsal Kitabın ifadesi ile onları şu şekilde tanımlayabiliriz: “Rab Musa`ya şöyle dedi: İsrail halkına de ki, Eğer bir erkek ya da kadın Rabbe adanmış kişi olarak Rabbe özel bir adak adamak, kendini Rabbe adamak isterse, şaraptan ya da herhangi bir içkiden kaçınacak, şaraptan ya da başka içkilerden yapılmış sirke içmeyecek. Üzüm suyu da içmeyecek. Yaş ya da kuru üzüm yemeyecek. Rabbe adanmışlığı süresince çekirdekten kabuğuna dek asmanın ürününden hiçbir şey yemeyecek. Rabbe adanmışlığı süresince başına ustura değmeyecek. Kendini Rabbe adadığı günler tamamlanıncaya dek kutsal olacak, saçını uzatacak.” Görüldüğü gibi bu kişiler şarap içememek, saçlarını uzatmak ve kendilerini Tanrıya adamak yönünden toplumun çoğu tarafından kabul edilen davranışlardan farklı bir hayat sürmekte idiler. Yahudi geleneğinde sadece belli süreler bu hayat tarzını sürdürenler olduğu gibi, Samson ve Samuel örneklerinde olduğu gibi bunu bir ömre yayanlarda mevcuttu. Vaftizci Yahya ve Hz. İsa Bağlantısı Vaftizci Yahya ile Hz. İsa arasındaki bağa geçmeden önce Hz. İsa’nın Yahudi toplumu içerisindeki yerine kısaca değinmekte fayda vardır. Zira Yahudi topraklarında doğup büyüyen Hz. İsa’nın, İncillerde geçen bir takım sözleri ve uygulamaları Yahudiler tarafından eleştirilmiş hatta çarmıha gerilmek istenmesinin ana sebebini oluşturmuştur. Dolayısıyla Yahudilik içinde önemli bir figür olan Yahya peygamber ile Hz. İsa arasındaki bağlantıda her ikisinin de dini inançları ve uygulamaları önemli hale gelmektedir. Hz. İsa zamanında Yahudilerin üzerinde anlaşmaya vardıkları bir metin geleneği bulunmamakla beraber bir inanç dairesi oluşturduklarını söyleyebiliriz. Bu daire içerisinde Tanrı, Musa’nın liderliği, İsrail milletinin seçilmişliği, Mesih gibi kavramlar bulunmaktaydı. Hz. İsa’nın bu konulara ters olan akideler söylemediğini İncillerden bilmekteyiz. İsa’nın kullandığı ‘Baba’ ve ‘Kutsal Ruh’ gibi tabirlerin Tanrı’nın birliği inancı ilkesi üzerinde yoğunlaşan Yahudi ilkelerine ters düştüğü ilk başta düşünülebilir. Ancak Eski Ahit metninde bu gibi ifadelere rastlamak mümkündür . Dolayısıyla temel akidelerde İsa’nın Yahudi inancına ters düştüğü görülmemektedir. Aynı zamanda İncillerde Musa, Davud ve İşaya (Yahya) peygamberlerin adının sıkça geçmesi İsa’nın Yahudilere gönderilen peygamberlere olan sevgisini de gösterir. Ancak bunların dışında İsa’nın Sebt gününe riayet etmediği, temizliğe önem vermediği, cüzzamlılar ve vergi tahsildarlarıyla konuşması gibi durumlar özellikle Ferisiler tarafından eleştirilmiş ancak İsa bu konulara verdiği cevaplarla dinin anlaşılmasında şekilcilikten çok maneviyata önem verdiğini göstermektedir. Ona göre kendilerini din adamı olarak tanıtanlar, birçok ibadetin salt dış yapısına önem vermekteydi. Sinoptik İncil geleneğinin belirttiğine göre Yahya, İsa öncesi gelen bir peygamber olup, kendisinden sonra gelecek olan kurtarıcı Mesih’in yolunu açan bir şahsiyettir. Yahya’nın “Fakat benden sonra gelen, benden daha kuvvetlidir. Onun çarıklarını taşımaya ben layık değilim. O sizi Ruhulkudüs ile ve ateş ile vaftiz edecektir.” sözleriyle İsa’nın kendisinden daha üstün olduğunu belirtmiştir. Ancak Yahya’nın İsa’yı o sırada tanıyıp tanımadığı sorusu İncillerde çelişkili ifadelerle belirtilmektedir. Zira “Ben senin tarafından vaftiz olunmaya muhtaç iken, sen bana mı geliyorsun” diyerek onu tanıdığını ve bekledikleri kurtarıcı olduğunu ifade etmiştir. Yuhanna İncilinde geçen ifadelerle bu durum daha da açık hale gelmiştir. “Ertesi gün, İsa’nın kendisine gelmekte olduğunu Yahya görüp dedi: İşte dünyanın günahını kaldıran Allah’ın kuzusu. Benden sonra bir adam geliyor ki, benden ileri oldu, çünkü benden önce idi, diye söylediğim adam budur. Ve ben onu bilmezdim, fakat kendisi İsrail’e bildirilsin diye, ben su ile vaftiz ederek geldim. Yahya şahadet edip dedi. Ruhun gökten güvercin gibi indiğini gördüm ve onun üzerinde kaldı. Ben onu bilmezdim; fakat su ile vaftiz etmek için beni gönderen, bana kendisi dedi: Kimin üzerine ruhun inip kaldığını görürsen, Ruhulkudüs ile vaftiz eden odur. Ben de görüp, Allah’ın oğlu budur diye şahadet ettim.” Vaftizci Yahya tarafından İsa’nın böylesine kabul edildiği ve yüceltildiği bu bölümlerin aksine Matta İncilinde geçen “İsa, on iki öğrencisine bu buyrukları verdikten sonra onların kentlerinde öğretmek ve Tanrı sözünü duyurmak üzere oradan ayrıldı. Tutukevinde bulunan Yahya, Mesih`in yaptığı işleri duyunca, O`na gönderdiği öğrencileri aracılığıyla şunu sordu: “Gelecek olan sen misin, yoksa başkasını mı bekleyelim?” sözleri ile Yahya’nın İsa ile olan düşüncesinde bir takım soru işaretleri görünmekte hatta onu ilk defa tanıdığına dair izlenimler bırakmaktadır. İsa’nın Yahya tarafından vaftiz edilmesi hem İncil yazarları hem de Pavlus ve kilise babaları tarafından İsa’nın Yahya figürü altında ezilmesi ve ona tabi olması şeklinde anlaşılmasından rahatsız oldukları ve bunu da yine İncil yazarları tarafından eklenen cümlelerle bunu dengeledikleri de söylenmektedir . Yuhanna’da geçen şu ifadelerden bunu görmemiz mümkündür. “Yahya şöyle yanıt verdi: “İnsan, kendisine gökten verilmedikçe hiçbir şey alamaz. Ben Mesih değilim, ama O`nun öncüsü olarak gönderildim dediğime siz kendiniz tanıksınız. Gelin kiminse, güvey odur. Ama güveyin yanında duran ve onu dinleyen dostu onun sesini işitince çok sevinir. İşte benim sevincim böylece tamamlandı. O büyümeli, bense küçülmeliyim. Yukarıdan gelen, herkesten üstündür. Dünyadan olan dünyaya aittir ve dünyadan söz eder. Gökten gelen ise, herkesten üstündür.” Ayrıca insanların vaftizi bir çeşit günahlarından arınma olarak görüp de Vaftizci Yahya’ya gitmeleri, İsa’nın da günahlarından ötürü vaftiz olması meselesini beraberinde getirmiştir. Hz. Yahya’ya isnat edilen ifadelere itimat eden ilahiyatçılar, İsa’nın esasta vaftize ihtiyaç hissetmediği noktasında birleşmişler ve onun vaftiz olmasını şahsi günahlarından arınmak yerine insanları günahlarından temizlemek için teşvik edici bir rol olarak değerlendirmişlerdir. Vaftizci Yahya ile İsa’nın bu tebliğ faaliyetlerine ayrı ayrı devam ettiğini İncillerden elde ettiğimiz bilgiye görebilmekteyiz . Bu farklı yoldaki tebliğ faaliyetlerine rağmen, Herod tarafından Yahya’nın öldürülmesinde sonra İsa’nın gösterdiği mucizelerden yola çıkarak halkın Yahya’nın yerinden dirildiğini söylemesi ve bunun Herod tarafından da endişeyle karşılanması ikisi arasındaki derin benzerliğin ve halk tarafından iki şahsiyetinden benimsendiğinin bir göstergesidir. Ayrıca Yuhanna’nın İsa’nın havarilerinden olan Andrew’in (Andreas) Yahya’nın talebelerinden biri olarak tanıtması , İsa’nın Yahya’nın vaazlarına intisabı ikisi arasındaki dini bağın kuvvetini ortaya koymakta, Yahya ile başlayan tebliğin İsa ile devam ettiği tezini güçlendirmektedir. Vaftizci Yahya ve Kumran Cemaati Bağlantısı Ölüdeniz Yazmalarındaki geçen ifadelerde Vaftizci Yahya hakkında net bir beyanat olmadığını biliyoruz. Eldeki bilgilerin tam anlamıyla bütünlük arz etmemesi, Kumran metinlerinde isimler yerine yoruma açık ifadelerin yer alması bu konuda değişik fikirlerin ortaya atılmasına sebep olmuştur. Bunun için yazmalarda ifade edilen teolojik anlayışlar, ibadet kavramları, cemaatin kendi içindeki kurallarından yola çıkarak Vaftizci Yahya hakkında Kumran cemaatinin bir üyesi olup olmadığı konusunda birbirine zıt fikirler ortaya atılmıştır. Özellikle yazmalarda önemli bir yer tutan Doğruluk Öğretmeni ile Vaftizci Yahya arasında benzerlikler ve eskatolojik beklentilerin benzerliği böyle fikirlerin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Şimdi Vaftizci Yahya ile Kumran cemaati arasındaki bağlantıda bu tezi destekleyen fikirleri inceledikten sonra, böylesine bir tezin tarihi, coğrafi ve teolojik nedenlerle mümkün olmadığını iddia eden fikirleri sıralamaya geçebiliriz. Kumran Cemaati İle Vaftizci Yahya Arasındaki Bağlantıyı Destekleyen Tezler Kumran yazmalarında ‘doğruluk öğretmeni’ (teacher of righteousness) olarak nitelenen kişinin sık sık cemaatle beraber anılması, cemaatin kurucusu olması hatta Şükran İlahilerinin yazarı olduğu gibi bilgiler, onun bu dönemde ne denli önemli bir şahsiyet olduğunu belirten etkenlerdir. Doğruluk Öğretmeninin, cemaate olan katkısı, Kötü Din Görevlisi ile mücadelesi gibi açıklayıcı bilgilerin yanı sıra; kendisini tam olarak nasıl tanıttığı, cemaatten ayrılma sebepleri gibi de muğlâk ifadelerin varlığı bilinmektedir. Bu farklı ifadelerden yola çıkarak Doğruluk Öğretmenin Yahya, İsa, Yakup gibi kişiler olabileceği değişik bilim adamları tarafından belirtilmiştir. İşte biz burada daha çok muğlâk Doğruluk Öğretmeni ile Vaftizci Yahya arasındaki benzerlikleri ve farklıları belirterek bu tezin sağlamlığını ortaya koymaya ardından da Kumran cemaati ve onların dini anlayışları ile Yahya’nın dini yaşayışı arsındaki bağlantıları incelemeye çalışacağız. Vaftizci Yahya ve Doğruluk Öğretmeni arasındaki benzerlik konusundaki fikirlerden ilki her ikisinin de peygamber olarak görev yaptığıdır. Gerek Eski Ahit kaynaklarından gerekse Josephus gibi yazarlar gibi kaynaklardan elde ettiğimiz bilgilerle Yahya, içinde yetiştiği toplumun resmi din haline getirdiği alışkanlıklara başkaldırarak Yudea kırsalında ve Ürdün nehrinde halkı bilgilendirmeye devam etmiştir. Kaynaklar onun iki önemli mesele üzerinde durduğunu belirtir.Bunlardan ilki halkı yaklaşan büyük güne hazırlaması bunun için de onları tövbe yoluyla arındırmaya, sadaka vermeye teşvik etmeye, zulümden uzaklaşmaya ve vaftiz olmaya çağırmasıdır. Burada dikkat çeken ikinci nokta da Yahya peygamberin halkın kendilerini bir garanti nesnesi ve üstünlük olarak görmelerine kızmakta ve İbrahim soyundan gelmenin bir erdem olmadığını söylemektedir. Doğruluk Öğretmeni hakkında ise Kumran yazmalarında özellikle de Habakkuk Yorumunda onun toplumda üstlendiği uyarıcı rolünü görebiliriz. Yazmalarda Moreh Hassedek olarak geçen Doğruluk Öğretmeni de kendisini bir din görevlisi olarak tanıtmakta, Tanrı’dan aldığı Yasa’nın kalbine kazındığını söylemekte, böylelikle kendisinin de bir peygamber olduğunu belirtmektedir . Yine her ikisinin de mevcut dini anlayışa karşı çıktıkları bu nedenle toplumun tümü tarafından benimsenmedikleri gibi bilgiler bu kişilerle yaşadıkları mücadelelerin benzer özellik taşımaktadır. Kumran metinlerinde ‘duvarı örenler’, ‘basit şeylerin peşinde koşanlar’ olarak anılan kesimlerin Doğruluk Öğretmenine tavır aldıkları, bu kişilerin törensel temizlik, adalet, namus, bayram ve tapınak ibadeti tarihleri konusunda kurallara riayet etmedikleri görülmektedir. Bunun sonucunda ise kardeşkanı döküldüğünü ve Doğruluk Öğretmeni ile ona inananların sürgün edildikleri Vermes tarafından söylenmektedir. Benzer şekilde Yahya da toplum tarafından kabul edilmemiş, oruç tutup içkiden kaçındığı için ‘cinli’ diye damga yemiştir. Yine Yahya’da kendi dönemindeki yanlış dini anlayışlara, Tanrının sözlerinin çarpıtılmasına ve yanlış uygulanmasına karşı cesurca mücadele etmiş ve sonunda karşı çıktığı bu düzen nedeniyle öldürülmüştür. Yaptığı evliliğin Yasa’ya aykırı olduğunu söyleyen Yahya’nın bu sözü ve yaptığı faaliyetler Herod tarafından tehlikeli görülmüş, Herod’un eşi Herodia’nın etkisiyle de başı kesilmiştir. Bu olay İncillerde de şu şekilde geçmektedir. ‘Hirodes, kardeşi Filipus`un karısı Hirodiya yüzünden Yahya`yı tutuklatmış, bağlatıp zindana attırmıştı. Çünkü Yahya Hirodes`e, “O kadınla evlenmen Kutsal Yasa`ya aykırıdır” demişti. Hirodes Yahya`yı öldürtmek istemiş, ama halktan korkmuştu. Çünkü halk Yahya`yı peygamber sayıyordu. Hirodes`in doğum günü şenliği sırasında Hirodiya`nın kızı ortaya çıkıp dans etti. Bu, Hirodes`in öyle hoşuna gitti ki, ant içerek kıza ne dilerse vereceğini söyledi. Kız, annesinin kışkırtmasıyla, “Bana şimdi, bir tepsi üzerinde Vaftizci Yahya`nın başını ver” dedi. Kral buna çok üzüldüyse de, konuklarının önünde içtiği anttan ötürü bu dileğin yerine getirilmesini buyurdu. Adam gönderip zindanda Yahya`nın başını kestirdi. Kesik baş tepsiyle getirilip kıza verildi, kız da bunu annesine götürdü.’ Doğruluk Öğretmeni ve Yahya’nın bu mücadelesindeki sıkıntılı süreçlerin yanı sıra toplumun bu tepkisinden dolayı kendilerini inzivaya çekip, dini yaşantıları için hicret etmeleri konusunda da benzerlikler olduğunu görmekteyiz. Zira Doğruluk Öğretmeni Kumran’a gelerek bu inzivayı başlatırken, Yahya ise Ürdün nehri kıyısında bu görevini sürdürmüştür. Burada çok önemli olan noktalardan birisi de çölde yaşamın tarihsel arka planı ve bu münzevi hayatın Vaftizci Yahya’nın çöl deneyiminin öncesi ve sonrası ile bağlantısıdır. Yahudi geleneğinde çöle çekilme basit anlamıyla kendini kalabalıklardan sıyırma ve tek başına yaşama tecrübesi olarak görülmez. Adeta Yahve’nin arzu ettiği prototip bir alem tecrübesi olarak değerlendirilir. Çöl hayatı, Davud, ondan önceki diğer peygamberler gibi putperest yabancı istilalardan kaçanlar için her zaman bir sığınak olmuştur. Çöl ikliminin vermiş olduğu zorluklar ve bedenin çektiği ıstıraplar bir nevi manevi olgunlaşmanın adımı olarak kabul edilmiştir. Bu manevi olgunlaşma açısından değerlendirildiğinde dönemin tarihçisi Josephus’un çölde sadece ağaç yapraklarıyla örtünen, yabani bitkiler yiyen ve soğuk suyla yıkanarak kendisini arındıran ‘Bannus’ adlı bir zahidin denetiminde geçirdiği üç yıl dikkate değerdir. Hatta bazı eserlerde, Yehova’ya imanın ve manevi dirilişin sembolü olan çöller Tek- Tanrıcılığından da simgesi olarak kabul edilmiştir. Çöl münzeviliği konusunu Hristiyanlık literatüründe de görebiliriz. Athananasius’un Mısırlı Antony’nin (250-355) inzivaya çekiliş hikâyesinin anlatıldığı ‘Vita Antonii’ (Antony’in Hayatı) adlı eserinde, Tanrı ile yakın olmanın en iyi yolu çölde yaşam olarak görülmüştür. Buradan yola çıkarak çöl tecrübesinin insanın kendi benliğini yetiştirmesi, iyi ve kötü ruhu ayırt etmesi için derin bir tefekkür hayatı yaşaması gerektiği belirtilmiştir. Diğer bir dikkat çeken nokta da bu eserde kötü ruhun ve onun temsilcisi şeytanın kuru mekânları yani çölü kendisine ikametgâh edinmesinden dolayı başta İsa olmak üzere bütün keşişlerin Kutsal Ruh vasıtasıyla çöle gönderilmesidir. Buradan da anlaşılmaktadır ki tıpkı Yahudi kaynaklarında görülen Tanrı’nın istediği çöl tecrübesi, Hristiyanlıkta da çölün bir kaçış ve sığınma yeri olmayıp, bilakis manevi bir olgunluğa ulaşmanın pratik sahası olarak görülmüştür. Hatta ‘İsa ona, Eğer eksiksiz olmak istiyorsan, git, varını yoğunu sat, parasını yoksullara ver; böylece göklerde hazinen olur. Sonra gel, beni izle dedi.’ ifadelerinin bizzat İsa tarafından bu hayatı desteklediği de söylenebilir. Yahudi geleneğindeki çöl tecrübesinin ilk temellerini ise Rekabi (Rechabites) cemaatine Masoretik metnin ifadesi ile ‘Rekavlılara’ kadar götürebiliriz. Yeremya kitabında geçen aşağıdaki ifadelerde şu bilgiler yer almaktadır: Yahuda Kralı Yoşiya oğlu Yehoyakim döneminde Rab Yeremya`ya şöyle seslendi: Rekavlılar`ın evine gidip onlarla konuş. Onları Rab`bin Tapınağı`nın odalarından birine götürüp şarap içir. Bunun üzerine Havassinya oğlu Yirmeya oğlu Yaazanya`yı, kardeşlerini, bütün çocuklarını ve Rekav ailesinin öbür üyelerini yanıma alıp Tanrı adamı Yigdalya oğlu Hanan`ın oğullarının Rab`bin Tapınağı`ndaki odasına götürdüm. Bu oda önderlerin odasının bitişiğinde, kapı görevlisi Şallum oğlu Maaseya`nın odasının üstündeydi. Rekav ailesinin üyelerinin önüne şarap dolu testiler, kâseler koyarak, Buyrun, şarap için dedim. Ne var ki, “Biz şarap içmeyiz” diye karşılık verdiler, Çünkü atamız Rekav oğlu Yehonadav bize şu buyruğu verdi: Siz de soyunuzdan gelenler de asla şarap içmeyeceksiniz! Ayrıca ev yapmayacak, tohum ekmeyecek, bağ dikmeyeceksiniz. Böyle şeyler edinmeyecek, ömür boyu çadırlarda yaşayacaksınız. Öyle ki, göç ettiğiniz topraklarda uzun süre yaşayasınız.’ Rekavlılar, İngilizce kaynaklarda ‘Rechabites’ olarak ifade edilen ve Rekab’ın oğlu Jonadab (diğer bir ifadeyle Yehonadab) tarafından temsil edilen küçük bir dini cemaat olarak bilinir. M.Ö. sekizinci asırlarda Yahuda kralı olan Yehu zamanında yaşamış olan Yehonadab, Yeremya kitabında geçen yukarıdaki ifadelerde görüldüğü gibi içkiden uzak durarak, şehir hayatının yerine çölde çadırlarda yaşamayı seçmiştir. Nabukednazar tarafından yapılan istilaya kadar bu hayatlarını sürdüren Rekabiler’in bu istila süreciyle beraber çöldeki çadır hayatlarına devam edip etmedikleri tam olarak bilinmese de, içki içmeye dair yasaklarının devam ettiği bilinmektedir. Dolayısıyla Rekabiler cemaatinin Kumran’da yaşayanları çölde yaşama konusunda etkiledikleri söylenebilir. Hatta Hegesippus’un İsa’nın kardeşi Yakup için bazı Rekabi hahamlarının aracı olarak devreye girdiğine dair bilgi, Rekabiler ile Kumran ve Hristiyanlık arasındaki ilişkilere delil olarak kullanılabilir. Yine aynı şekilde Vaftizci Yahya’nın giyim kuşamından, hayat prensiplerine kadar, Rekavlılar örneğinde olduğu gibi, benzer disiplinlere sahip olan ve Eski Ahit metinlerinde de geçen Naziriler’le olan uyumu dikkat çekmektedir. Epiphanius’un Vaftizci Yahya’yı da Naziri olarak sayması ile bu tez desteklenmiştir. İbranice ‘ayrılmak, adamak ve kendisini vakfetmek’ anlamına gelen Naziri terimi, Eski Ahit metinlerde ‘kendini Tanrı’ya adayan’ kimseler için kullanılmaktadır. ‘Bundan böyle şarap ya da içki içmemeye dikkat et, murdar bir şey de yeme. Çünkü gebe kalıp bir oğul doğuracaksın. Onun başına ustura değmeyecek. Çünkü o daha rahmindeyken Tanrı’ya adanmış olacak. İsrail’i Filistinliler’in elinden kurtarmaya başlayacak olan odur.’ Vaftizci Yahya konusunda daha fazla referans veren Kanonik Matta ve Luka İncilleri ise ‘Yahya geldiği zaman oruç tutup içkiden kaçındı, ona `cinli’ diyorlar.’ ‘Melek ona, Korkma, Zekeriya dedi, duan kabul edildi. Karın Elizabet sana bir oğul doğuracak, onun adını Yahya koyacaksın. Sevinip coşacaksın. Birçokları da onun doğumuna sevinecek. O, Rab’bin gözünde büyük olacak. Hiç şarap ve içki içmeyecek; daha annesinin rahmindeyken Kutsal Ruh’la dolacak.’ cümleleri de, oruç ve içki yasağı konularında Yahya’nın Naziri anlayışla benzer olduğunu vurgulamıştır. Buradan Kumran cemaatinin çöl tecrübesine nasıl başladıklarına gelecek olursak aradaki benzerlikler daha da netleşecektir. Yazmalardan elde ettiğimiz bilgiler ve yazmaları yorumlayan bilim adamlarının ifadeleri ile Doğruluk Öğretmeni’nin başkahinlik görevinin Sadukilerden alınıp Haşmonlara (Haşmoni) verilmesi üzerine bir grup müridiyle birlikte Kudüs’ü terk edip Yahuda çölüne geçtiğini bilmekteyiz. Dolayısıyla Kumran cemaatinin bundan sonra oluşacak olan manastır hayatının ilk temellerini attığı bilgisinden yola çıkarak Hristiyanlık tarihinde önemli bir yer tutan zühd hayatının ve keşişlik zümresinin tohumlarını attığını söyleyebiliriz. Sonuç olarak Kumran cemaatinin çöl tecrübesinin kendilerinden önceki geleneğe ait olan Rekabiler ile kendisinden sonra inkişaf edecek olan ve Hristiyanlığın dinamiklerinden olan manastır hayatı arası bir köprü görevi üstlendiğini rahatlıkla söyleyebilir. Yine buradan hareketle Kumran cemaatinin çöldeki inziva hayatı ile Tanrı’nın egemenliği için çölde yolu hazırlayacak olan Vaftizci Yahya’nın aynı geleneğin ve belki de aynı cemaatin bir parçası olduğu tezi daha güçlenmektedir. Doğruluk Öğretmeni ve Vaftizci Yahya hakkındaki bu benzerlikleri sıraladıktan sonra, Kumran cemaatinin dini anlayışı ile Yahya’nın öğretileri arasındaki benzerlikleri ele almaya başlayabiliriz. İlk olarak Kumran cemaati ile Vaftizci Yahya’nın da içinde bulunduğu Yahudi ve Hristiyan düşüncesindeki eskatolojik benzerlikler dikkat çekmektedir. Eskatolojik anlatımlar, bir topluluğun olmasını istediği arzuların ve hayallerin dışa vurumudur. Bu metinler, topluluğun gelecekten neler beklediğini yansıtırken aynı zamanda bizlere onların şimdiki dünyaları hakkında da bazı fikirler verir. En genel anlamıyla eskatoloji mitleri evrenin, kâinatın ve tarihin sonu, insanın gelecekteki durumu ya da sonunu konu alan ve gelecekten söz eden mitlerdir. Sürgün, acı, kıtlık, yokluk gibi felaketlerle karşı karşıya olan toplumların geleceğe dair umut taşıdıkları ve kendilerini kurtaracak, güzel günlere ulaştıracak bir kurtarıcı (Mesih, Mehdi) bekledikleri görülmektedir. Bu düşüncelere yaşanılan acılara katlanma konusunda inananlara psikolojik olarak destek olur ve güç verir. Yahudi ve Hristiyan geleneğindeki apokaliptik edebiyat, eskatoloji mitlerinin en güzel örneklerini sunar. Apokaliptik terimi, Grekçe’de ‘apokalypsis’ kelimesinden türetilmiştir. Genel olarak ‘revelation’ (esinleme-vahiy) kelimesi ile karşılanmakta olup ‘açığa çıkarma, perdesini kaldırma’ gibi anlamlara gelmektedir. Genellikle geleceğe ve özellikle dünyanın sonuna dair olan ve kehanetler içeren bu bilgilerin çoğunlukla bir melek ya da metafiziksel bir varlık tarafından özel bir tarzda verildiği söylenilir. Yahudi tarihi açısından apokaliptik literatürün altın dönemi olarak M.Ö III. yy. ile M.S. I. yy. arasındaki dönem kabul edilmektedir. Bu dönem Yahudilerin farklıkültürel etkilere maruz kaldığı sürgün yıllarını kapsamaktadır. Bu nedenle apokaliptiklerde yoğun olarak Helenistik ve İran gibi dış etkilerin yanı sıra kendi yaşadıkları acıların, toplumsal hadiselerin, siyasi baskıların, umudun ve özlemin izleri bulunmaktadır. Metinlerde ilk Eski Ahit metinlerinden beri savunulan Yahudi inançlarının büyük oranda mevcut olduğu, hatta çoğu zaman yaşanılan acıların Yahve ile yapılan antlaşmaya sadık kalmamanın bir sonucu olduğu ısrarla vurgulanarak geçmişe dönmeye bir özlem ve çaba vardır. Yahudi geleneğinde oldukça etkin olan apokaliptik edebiyat özellikle diaspora döneminde görülmeye başlanır. Baruch’un Apokalipsi (Apocalypse of Baruch), Enoch’un Kitabı (Book of Enoch/The Book of the Secrets of Enoch ve Ethiopic Book of Enoch), İşaya’nın Yükselişi (Ascension of Isaiah), Jübileler Kitabı (Book of Jubilees), Sibylline Kehanetleri (Sibylline Oracles) gibi birçok apokrif metnin yanı sıra Daniel’in kitabı gibi kanonik apokaliptik metinler bu dönemde ortaya çıkarlar. Bir kıyametle yeryüzünün son bulacağı düşüncesi dönemin bütün Yahudi mezhepleri tarafından kabul edilmiş olsa bile, sonun geleceği konusuna vurgu yapan sadece özel cemaatlerdi. Bu tür özel cemaatlerde büyük oranda Kumran/Esseniler örneğinde olduğu gibi münzevi hayat yaşayan heterodoks ve kısmen gnostik gruplardı . Aynı zamanda pseudoepigrafik literatür içerisinde yer alan Ölüdeniz yazmalarında geçen eskatolojik betimlemelerin bu tezi desteklediğini ve cemaatin dünyanın sonuna dair ayrıntılı tasvirlerin dönemin diğer Yahudi cemaatlerine nazaran çok daha kuvvetli olduğunu söyleyebiliriz. Yeni Ahit penceresinden baktığımızda ise Yahudi apokaliptik geleneğinin Hristiyan literatürüne doğrudan etki gösterdiğini söyleyebiliriz. Özellikle Kanonik olan Vahiy kitabının yazarı Yuhanna, geleceğe dair sunduğu bilgilerin kaynağını şöyle ifade eder. ‘İsa Mesih`in vahyidir. Tanrı yakın zamanda olması gereken olayları kullarına göstermesi için O`na bu vahyi verdi. O da gönderdiği meleği aracılığıyla bunu kulu Yuhanna`ya iletti. Yuhanna, Tanrı`nın sözüne ve İsa Mesih`in tanıklığına – gördüğü her şeye- tanıklık etmektedir. Bu peygamberlik sözlerini okuyana, burada yazılanları dinleyip yerine getirene ne mutlu! Çünkü beklenen zaman yakındır’ Her ne kadar Hristiyanlığın otantik bir geçmişi olduğunu düşünen muhafazakâr yazarlar eskatolojik betimlemelerin Yahudi geleneğinin ve intertestamantel dönemin bir ürünü olduğunu söyleseler de kanonik metinlerde tıpkı yukarıdaki geçen ifadeler gibi metinlere rastlamak mümkündür. Örneğin Selaniklilere 1. Mektup’ta: ‘Tanrı adil olanı yapacak: Size sıkıntı çektirenlere sıkıntı ile karşılık verecek, sıkıntı çeken sizleriyse bizimle birlikte rahata kavuşturacaktır. Bütün bunlar Rab İsa alev alev yanan ateş içinde güçlü melekleriyle gökten gelip göründüğü zaman olacak. Rabbimiz İsa, Tanrı`yı tanımayanları ve kendisiyle ilgili Müjde`ye uymayanları cezalandıracak.’ geçen ifadeler örnek gösterilebilir . Eskatolojik literatürün oluşumuna dair tarihsel bir değerlendirmeden sonra Vaftizci Yahya hakkında daha çok bilgi veren Yeni Ahit literatürü ile Kumran cemaatine ait olan metinlerde geçen apokaliptik benzerliklere geçebiliriz. Bu konudaki benzerliklerden ilki ‘Göklerin Egemenliği’ ve ya ‘Tanrı’nın Krallığı’ ifadelerinin her iki metin geleneğinde de önemli yer tutmasıdır. Burada zamanın sonunda gerçekleşecek olan büyük kıyamet öncesindeki son saadet dönemi ve ardından gerçekleşecek olan yıkım ve nihayetinde Tanrı’nın ilahi müdahalesi ile kurulacak olan yeni düzene ait betimlemelere rastlamaktayız. Aynı zamanda Mesih kavramı ile gazaptan kurtulan imtiyazlı zümrelerin özellikleri hakkındaki bilgilerin yazmalarda ve Yeni Ahit literatüründeki Vaftizci Yahya’nın sözlerinde paralel bir görünümü arz etmekte olduğunu söyleyebiliriz. Yazmalar içerisindeki geçen aşağıdaki ifadelerde: ‘Bizim Hükümdarımız kutsaldır ve görkemli kral bizimledir; bu yüzden ruhların yaratıcısı süvarilerimizle ve atlılarımızla yanında. Onlar yeryüzünü saran yağmur bulutları ve ekinlerin üzerine yağan selleri gibidir… Hükümdarlık Rab’bindir ve daimi egemenlik, İsrail’in.’ ‘Çünkü günahkârlık devri sona ermiş ve bütün adaletsizlikler geçmiş olacak. Çünkü doğruluk zamanı gelmiş ve yeryüzü, Tanrı’nın kutsamasıyla ve bilgiyle dolmuş olacak… Doğruluğun/iyiliğin egemenliği kurulduğundan, O krallığın tahtını yükseltecek.’ geçen ‘daimi egemenlik’, ‘doğruluğun egemenliği’ gibi ifadelerin benzerlerine aşağıda yer alan Yeni Ahit metinlerinde ve Vaftizci Yahya’nın cümlelerinde rastlamaktayız. ‘O günlerde Vaftizci Yahya Yahudiye Çölü’nde ortaya çıktı. Şu çağrıyı yapıyordu: “Tövbe edin! Göklerin Egemenliği yaklaşmıştır.’ ‘Size doğrusunu söyleyeyim, kadından doğanlar arasında Vaftizci Yahya`dan daha üstün biri çıkmamıştır. Bununla birlikte, Göklerin Egemenliği`nde en küçük olan ondan üstündür. Vaftizci Yahya`nın ortaya çıktığı günden bu yana Göklerin Egemenliği zorlanıyor, zorlu kişiler onu ele geçirmeye çalışıyor.’ Görünen o ki Kumran metinlerindeki Tanrı’nın iradesiyle gerçekleşecek olan sondan sonra kurulacak olan ‘İlahi Egemenlik’ kavramının benzer ifadelerle Yeni Ahit literatüründe yer alması ve bizzat Yahya’nın cümleleriyle bunun desteklenmesi Vaftizci Yahya ve cemaat arasındaki bağlantılara dair önemli bir işaret sunmaktadır. Yine aynı şekilde Kumran cemaatinin son savaş sırasında beklediği üç kahraman (ikinci bir Musa olacak peygamber, Harun soyundan gelecek olan kâhin Mesih ve bir de gentileleri yola getirecek siyasal Mesih) kavramlarının Hristiyanlık teolojisinde önemli bir yeri vardır . Buradan yola çıkarak ilk Hristiyanlar tarafından Vaftizci Yahya’nın peygamber, İsa’nın siyasal Mesih ve Paul’ün de gentilelere karşı duran fenomen olarak görüldüğü de söylenebilir. Yine aynı şekilde gelecek olan günlerin sonundaki gazaptan kurtulacak olan seçilmişler zümresi de her iki metin geleneğinde benzerlik taşımaktadır. Örneğin ‘Çünkü çağrılanlar çok, ama seçilenler azdır.’ ifadesi ile Kumran metinlerindeki ‘Tanrı’nın ebedi büyüklüğü sayesinde, Işığın Oğulları huzur, kutsama, zenginlik, mutluluk ve uzun bir yaşama kavuşacaklar.’ ifadesi her iki metin geleneğindeki benzerlikler olarak göze çarpmaktadır. Ayrıca apokaliptik vurgusu olmayan geleneksel Yahudilik’te ‘bütün İsrail’in kurtulacağı’ doktrini dolayısıyla ‘bakiye’ kavramının hiçbir öneminin olmaması, intertestamantel dönemdeki rabbinik ve apokaliptik Yahudilik arasındaki farklılığı göstermektedir. Kumran cemaati ile Yahya’nın öğretileri arasındaki diğer bir benzerliği temizlik konusunda yaklaşım olarak ortaya koyabiliriz. Her ne kadar Kumran cemaati temizlik deyince daha çok manevi kirlerden arınma şeklindeki temizliği önemsemiş olsalar dahi bir takım konularda da su ile temizlenme, yiyeceklerin temizliğine dikkat etmeleri gibi bilgiler onların da maddi temizlik anlayışına önem verdiklerini göstermektedir. Kumran metinlerinde geçen ifadelerle geceleyin ihtilam (cünüplük) olan kişinin üç gün boyunca tapınaktan uzak tutulmaları ve temizlenmeleri için banyo yapmaları gibi konularda temizliğe verdikleri önemi görmekteyiz. Yine Kumran metinlerindeki diğer bir temizlik konusu da yiyeceklerin temizliğidir. Aşağıdaki metinde Kumran cemaati tarafından temiz sayılan ve sayılmayan yiyeceklerin kısaca tarifini görebiliriz: “Kentleri temiz olacak… Sonsuza dek… Buraya sokulan her şey temiz olacak: şarap, yağ, yiyecekler ve sulu yemekler… Diğer kentlerde kesilen kurban derileri buraya sokulmayacak” Yiyebileceğiniz uçan böcekler şunlardır: bütün büyük çekirge türleri, uzun başlı çekirge türleri, Bütün yeşil çekirgeler, bütün çöl çekirgeleri… Kuş ölüsü yemeyeceksiniz, ancak bunu yabancılara satabilirsiniz . Yerde yaşayan bütün canlıları kirli sayacaksınız: fare, bütün kertenkele türleri, duvar kertenkelesi, kum kertenkelesi, büyük kertenkele ve bukalemun… Ölü hayvanın kemiğini, leşini, derisini, etini ya da pençesini taşıyan kişi kıyafetlerini yıkayacak ve banyo yapacaktır. Kumran metinlerindeki bu ayrıntılı anlatımlarla temizlik konusunda nelerin önemli olduğunu gördük. Aynı zamanda Tapınak Yazmasında yukarıdaki bölümlerden hemen sonra yani yine Tapınak Yazması 50. Bölümde, manevi temizlik ilkelerinin de sıralanması temizlik konusundaki devamlılığı ve iç temizliğin de yiyeceklerin temizliği kadar önemli olduğunu bize göstermektedir. Dolayısıyla başta söylediğimiz gibi Yahya’nın öğretisindeki manevi kirlerden arınmanın önemini, Kumran metinlerinde de görmekteyiz. Şimdi yazmalar içindeki bu temizlik ilkelerine kısaca değinelim : ‘Yaşadığınız kentlere yargıç ve memurlar atayacaksınız ve bu kişiler, ,insanları adil bir biçimde yargılayacaklar. Yargılarında yanlı davranmayacaklar, rüşvet almayacak, adaleti yanıltmayacaklar, çünkü rüşvet adaleti yanıltır, adil biçimde yürütülen işleri bozar, erdemli insanları köreltir, onları suça teşvik eder.’ Kumran cemaatinin ahlaki anlayışlarını diğer metinlerde de rahatlıkla görebiliriz . Burada temizlikten sonra bu metnin gelmesi diğer metinlerden farklı bir bağlamı yansıtmakta ve temizliğin maddi ve manevi bir bütün olduğunu da vurgulanmaktadır. Vaftizci Yahya’nın da yukarıdaki metinler kadar ayrıntılı olmasa da bu temizlik konusundaki hassasiyetini görebiliriz. Vaftizci Yahya hakkında İncillerden elde ettiğimiz bilgilerle onun daha çok arınmaya, tövbeye önem verdiği kadar, yediklerine de dikkat ettiği bilgisini bulabiliriz. Evvela Yahya vaftiz sayesinde bir nevi manevi kirlerden arınmayı hedefliyordu. Yahya tarafından vaftize gelen Yahudilerin tıpkı putperestlikten Yahudiliğe geçişleri gibi günahlı olduklarını kabul etmeleri de bu arınmanın bir ön şartı sayılabilir. Diğer taraftan Vaftizci Yahya’nın babası tarafından yetiştirilip sonradan bir din görevlisi olması ile Kumran metinlerindeki Doğruluk Öğretmeninin de dini eğitim sonrasında bu görevi üstlenmesi dikkate değer bir durumdur. Ayrıca yaşadıkları coğrafyanın da aynı olması, Vaftizci Yahya ile Kumran cemaati arasındaki benzerlikler arasında sayabilir. Buraya kadar Vaftizci Yahya figürünün, Kumran metinlerinde, Hristiyanlık ve Yahudilikteki yerinden yola çıkarak, onun bu cemaate dâhil olduğunu konusundaki tezlere dayanak olan görüşleri inceledik. Şimdi de bu tezlerin çeşitli nedenlerle doğru olmadığını savunan görüşleri ele alabiliriz. Kumran Metinleri ile Vaftizci Yahya Arasındaki Bağlantıya Yapılan İtirazlar Vaftizci Yahya ile Kumran cemaati arasındaki bağlantıyı destekleyen görüşlerin tersine bu tezin doğru olmadığı yönündeki tezler de mevcuttur. Öncelikle dönemin tarihi hakkında bilgi veren Josephus’un o dönem hakkındaki görüşlerinin kapsayıcılığı sorunu, Kumran metinlerindeki bütünlük sorunu, Yeni Ahit ekolünün Esseniler hakkında bilgi vermemesi, Yahya’nın yaşantısı hakkındaki yetersiz bilgiler böylesine bir bağın doğru olması yönündeki engeller olarak sıralanabilir. Zira Doğruluk Öğretmeninin kim olduğu yönündeki onlarca fikirden bu karmaşıklığı anlayabiliriz. Zaten bu konudaki kuramların da en basit güvenlik testinden dahi geçemedikleri, bunların Kumran metinlerinden destek almadıkları da bazı bilim adamları tarafından bildirilmiştir. İlk olarak Vaftizci Yahya bütün Yahudiye’ye tebliğ görevini yaydığını, bu nedenle hiçbir şekilde ayrımcı bir anlayışının olmadığını, bu uğurda Herod olsa bile doğruları söylemekten çekinmediğini, kendi kurtuluşunun yanında vaftiz sayesinde toplumun da kurtuluşunu amaç edindiğini biliyoruz. Dolayısıyla kurtuluş için inziva ve züht hayatı yerine yani bireysel kurtuluşun yanında milletin de kurtuluşu için Yahya misyonunu genişletmiş ve toplumun her kesimine yaymıştır. Buna karşılık Kumran metinlerinde geçen cemaatin; belli ritüellerle kendilerine gelen kişinin sıkı bir disiplinle ancak kabul edildiği, belli kurallar dâhilinde yükseldiği ve Tanrı’ya bağlılığın kapalı kalarak sağlandığı bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca kurtuluşun diğer bir ayağı olan Mesih’in kendilerini kurtaracağına inanıp, kendileri dışındaki topluluklara bu yolu kapatmaları onların tebliğ vazifesi yerine içe dönük bir kurtuluşu hedeflediklerini göstermektedir. Yine burada Kumran cemaati olarak Esseniler tezini kabul ettiğimizde Vaftizci Yahya ile Esseniler arasındaki bağlantının bütünsel olarak iki fikirden birini doğrular nitelikte olmadığını söyleyebiliriz. Zira Esseniler arasında çok değişik grupların mevcudiyeti bilinmektedir ve bunlar arasında kesin çizgilerle bir ayrım yapmak mümkün değildir. Josephus’un dört sınıf olarak bahsettiği ancak ikisi hakkında bilgi verdiği bilgilerden yola çıkarak Essenilerle Yahya arasında birebir karşılaştırma yapmak doğru değildir. Zira Esseniler hakkında da farklı metin geleneklerinin ortaya çıkması, örneğin bekârlığı esas alan Essenilerin yanı sıra, kazılar sırasında çocuk ve kadın iskeletlerinin bulunmasıyla evli Essenilerin olabileceği, savaşa karşı durmalarıyla bildiğimiz bu gruba ait Savaş Parşömenlerinin varlığı, onların tek bir sosyal yapıda olmadıklarını göstermektedir. Bütün bu bilgilerden sonra Vaftizci Yahya’nın Kumran ile bağlantısı yönündeki her iki tezin de eldeki bilgilerin yetersizliği, güvenirliği ve kapsayıcılığı açısından tamamen doğru olmadığını, bu konudaki muğlâklığın devam ettiğini söyleyebiliriz. Konunun Yeni Ahit penceresinden ele alınışı da net değildir. Zira İsa’nın yaşamına dair bilgilerin mevcut otoritenin süzgecinden geçtikten sonra Kanonik kabul edilen kitaplardan elde etmekteyiz. Dolayısıyla bu dönemde yaşanılanlara dair tarihsel arka planı kavrama yetkimiz ancak bize verilenle sınırlıdır. Zaten kilisenin kendisini önceki bir dinin devamı olarak görmek istememesi ve bazı muhafazakar yazarların İsa’nın Kumran ve Vaftizi Yahya ile olan bağını görmek istememelerinin altında da bu neden görülebilir. Dolayısıyla yapılması gereken Yeni Ahit’in konjüktürel inançlarla ve çevresel kaygılarla oluşturulan derlemeleri neticesinde oluşmuş teolojik retorikler yerine, kurumsallaşmış İsa anlayışından tarihsel İsa anlayışına dönmektir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki farklı eleştirilere rağmen Vaftizci Yahya, Kumran ve İsa arasındaki ilişkinin türü net olmasa da böyle bir bağın varlığı yadsınamaz bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır. Zamanın entelektüel birikimine sahip olan birkaç cemaatten biri olan Essenilerin uyguladıkları eğitim disiplininden Vaftizci Yahya’nın da nasiplendiğini söyleyebiliriz. Hz. Zekeriyya ve eşi İyşa’nın (Elizabeth) biricik erkek çocukları olan Yahya’yı sadece Yehova’ya ibadet eden bir topluğun içinde büyütmek istemelerinin ve bunu sağlayacak olan cemaatin de Esseniler olduğunu düşünmelerini anlamak güç değildir.Daha sonra ise İsa’nın gençlik yıllarında Vaftizci Yahya’nın tebliği görevini aktif olarak yaymak istemesi ve Essenilerin uzun ve meşakkatli deneme süreci yerine insanlara doğrudan ulaşmak istemesi gibi bir takım fikir ayrılıkları yaşayarak cemaatten ayrılıp insanlara vaaz etmeye devam ettiği söylenebilir.Mircea Eliade’nin sözleriyle ‘Kumran yerleşkesinin yıkılmasından ve Essenilerin dağılmasından sonra, bazı geride kalanların muhtemelen Filistin’deki Hristiyan toplumun çekirdeklerini meydana getirdiği’de hatırda tutulması gereken bir bilgi olarak değerlendirilebilir. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Evrenimizin bir kopyası mı var ? Ters zamanlı evren teorisi
İngiliz ve Kanadalı bilim insanları Büyük Patlama’nın, yaşadığımız evrenin yansıması olan ancak zamanın geriye doğru aktığı bir başka evreni yarattığı teorisini ortaya attı. İngiliz basınında yer alan haberlere göre, bilim insanları, yaklaşık 14 milyar yıl önce Büyük Patlama meydana geldiğinde, bu evrenin yansıması olan ancak zamanın tersine aktığı bir başka evren daha oluştuğu teorisini geliştirdi. Bu ilginç evren teorisi, İngiltere ve Kanada’daki üniversitelerde görevli bilimadamları Julian Barbour, Tim Koslowski ve Flavio Mercati tarafından ortaya atıldı. “Zamanın ibresiyle” ilgili soru işaretlerini yanıtlama girişimleri çerçevesinde ortaya çıkan teoriye göre, Büyük Patlama meydana geldiğinde, zamanda aksi yönde eşit biçimde hareket eden iki evren oluştu. Geliştirilen bu yeni teorinin temeli, ilk olarak 1927 yılında, Sir Arthur Eddington tarafından ortaya atılmıştı. Eddigton “Zamanın Oku” diye adlandırdığı teorisini topluma fiziği sevdirmek maksadıyla kaleme aldığı “Fiziksel Dünyanın Doğası” adlı kitabında : “Beraber keyfi bir ok çizelim,dünyanın bir yerinde oku takip ederek rastgele bir elemana gittikçe yaklaşarak onu bulunca, rastgele elemanın geçmişe doğru oku azalır daha sonra ok geleceği işaret ediyor. Bu fizikte bilinen tek ayrımdır. Bizim ana tartışmamız rastgele girişin geri alınamaz tek şey olduğunu kabul etmek, bu izlenecek tek yoldur. Uzayın içinde zamanın yerine geçecek analoğu olmayan bu tek yönlü kavram olan zamanın oku özelliğini kullanmak gerekir.” şeklinde açıklamıştır. Bilim insanlarının, bu ters zamanlı evren teorisine, Newton’un evrensel kütle çekimi yasasının etkisi altındaki bin parçacığın bilgisayar simülasyon modelini inceleyerek, dinamik harekete ve parçacıklar arasındaki mesafeye odaklanarak ulaştığı belirtildi. İnceleme sırasında bilim adamları hacimleri ve miktarları ne olursa olsun her bir parçacık gruplaşmasının, düşük kompleksite ölçeği olarak bilinen şeye dönüştüğünü keşfetti, daha sonra dış kısmı her iki yönden genişleterek, iki farklı ve zıt “zaman ibreleri” yarattı. Bu bulgu, bilim insanlarını, Büyük Patlama’dan sonra iki evrenin oluştuğu, birinde zamanın ileri, diğerinde, en azından bizim perspektifimizden geriye aktığı sonucuna götürdü. Bilim insanları ayrıca her bir evrenden bakıldığında bir diğerinde zamanın geriye aktığının gözlemleneceğini, bu evrenin, bizimkinin tam anlamıyla aynısı olmayacağını, kendince değişmiş ve gelişmiş olabileceğini belirtti. Öte yandan bu evrende de aynı fizik kanunların geçerli olacağı, yani bizimki gibi gezegenlere, yıldızlara ve galaksilere sahip olabileceği savunuldu. Görünen o ki yakın gelecekte böyle ilginç evren teorileri ve ilginç bilim haberleri ile daha sık karşı karşıya geleceğiz. Teknolojik imkanlarımız geliştikçe evreni ve onu oluşturan dinamikleri daha iyi anlama imkanımız doğacak. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Sırrı Çözülemeyen Bir Fenomen: Hessdalen Işıkları
Norveç’te Hessdalen vadisinde olan olağanüstü ışık oyunları, dünyada bu lokasyondan başka hiçbir yerde görülmedi. Bu ışıklar, 1940’lı yıllardan beri vadide izlenebiliyor. Bu olay, 1980’den beri gerçekleşmektedir. Birçok bilim insanı ve uzmanı Hessdalen Işıklarını gözlemledi ancak,hiçbiri bu olayı tatmin edici bir şekilde açıklayamadı. Araştırmalar hala devam etmektedir. (Video eki aşağıdadır.) Özellikle kışın gözlemlenen yer ışıklarının incelenmesi için araştırmacılar bazen sıfır derecenin altındaki sıcaklıklarda çalışmak durumunda kalmaktadırlar. Bu bölgede yapılan çalışmalardan biri olan Hessdalen Projesi kapsamında, ışıkların yoğun olarak gözlemlendiği ulaşımı zor bir alana birkaç haftalık seferler düzenlenmekte ve çalışmalarda oldukça gelişmiş aletler kullanılmaktadır. Bu araştırmalar sonucu yer ışıklarının iyonlaşmış plazmalar olduğu belirlenmiş ve pek çok renkli fotoğraf çekilmiştir. Tabii bu iyonlaşmış yapıların kökeni hala tam olarak bilinmemektedir. Hessdalen Projesi çalışmalarında, mevcut bilimsel verilerle uyuşturulması zor bazı bulgular da ortaya çıkmıştır. Araştırmacılar yer ışığının sanki ilkel derecedeki bir zekayla kendilerine tepki gösterdiğini yada zihinleriyle etkileşime girdiğini düşünmüşlerdir. Bu iddiaların geleneksel bilim anlayışıyla bağdaştırılması kolay değildir ancak benzer iddialar bölgedeki pek çok kişi tarafından da dile getirilmiştir. Yer ışıklarıyla insan zihni arasındaki olası etkin bir ilişki, son araştırmaların konusu olmuştur. 1994 yılı Mart ayında Hessdalen’de, Rusya, ABD, Japonya ve Avrupa’dan seçkin bilim insanlarının, Hessdalen Projesinde görev alan Odd Gunner Roed ve Erling Strand gibi UFOlogların ve Paul Devereux gibi yerküre gizemleri araştırmacılarının katıldığı gizli bir konferans düzenlenmiştir. Bu kişiler, yer ışıkları üzerindeki araştırmaları bilimsel destek ve fonlarla sürdürebilmek için bir ittifak kurmuşlardır: Bu konferansa katılanlardan biri de, yıldırım kürelerinin yapısını çözmek için laboratuarda bir plazma vorteks deneyi yapan Prof. Yoşi Hiko Otsuki’ydi. Prof. Otsuki ayrıca, plazma vorteks teorisini ortaya koyan Dr. Terence Meaden ile çalışabilmek için İngiltere’yi birkaç kez ziyaret etmiştir. Yerküre gizemleri araştırmacılarının, tarla daireleri araştırmacılarının, UFOlogların ve yıldırım küreleri araştırmacılarının aynı çatı altında bir araya gelmeleri, gelecekteki başarıların müjdesini veren sevindirici bir gelişmedir. Farklı başlangıç noktalarından yola çıkan bu araştırma dallarının aynı yöne ilerliyor olmaları da oldukça dikkat çekicidir.[4] Son zamanlarda ortaya atılan bir teori bu ışık toplarının (Hessdalen ışıkları), tozlu ortamda radonun (Rn) bozunması sırasında ortaya çıkan alfa parçacıkları tarafından üretilen toz ve havanın iyonlaşması tarafından üretildiğini iddia ediyor. Laboratuar deneyleri, yıldırım topları hakkında söylenen etkilerin görsel olarak benzerini elde etti, fakat bunların gerçekten doğal bir şekilde oluşanlarla alakalı olup olmadığı hala bilinmiyor. Doğal yıldırım topları hakkındaki bilimsel veriler, az görülmesi ve tahmin edilememesi nedeniyle çok az. Varlığının varsayımı ise daha önce aktarılmış halkın gördüklerine dayanıyor, bu nedenle biraz tutarsız bulgulara rastlamak mümkün. Bu tutarsızlıklar ve güvenilir veri eksikliği, yıldırım toplarının doğal nedeninin hala bilinmemesine yol açıyor. Yakın zamana kadar, yıldırım topları genellikle bir fantezi veya bir aldatmaca olarak kabul edildi, fakat bazı ciddi bilimsel tartışmalar ve teoriler bu olayı açıklamaya çalışıyorlar. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Bunu Daha Önce Duymadınız: Mibia’nın Peri Çukurları
Namibia, Afrika’daki çöl topografik özellikli Edward James Olmos’tur. Şu an baktığınız şey, hiçbir şey yetişmeyen parçalarla sık sık bölünen otluk alan. Deliklerin çapları 3 ile 19 metre arasında değişir ve binlerce kilometre devam eder. Bilim adamları onlarca yıl bu olaydan büyülenmişlerdir ama şimdi herkes şaşırmayı bıraktı. Deliklere neyin sebep olduğunu açıklayamamakla birlikte neden neredeyse aynı aralıklı oldukları, neden daima daire şeklinde oldukları, neden hiç üst üste gelmedikleri, veya dairenin bile ne olduğu gibi en basit sorulara bile cevap veremiyorlar. Ama yine de ne olup bittiğini açıklamak için düzinelerce teori (çoğu çürütülmüş) ürettiler. 2013’te bilim adamı Norbert Juergens, deliklerin kanatlı karıncalar tarafından yapıldığını bulunca gizemi kesin olarak çözdüğü iddia edildi. Fakat sonra biyolog Walter Tschinkel varsayımı test etti ve aksini ispatladı. Diğer açıklamalar radyasyondan mantara zehirli gazdan kıçlarını zorla toprağa süren devekuşlarına kadar değişiyor (çünkü Namib Çölü’nde hiç Ostrich HBO yok). Bugüne kadar her varsayım çürütüldü. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Arles-sur-Tech Lahitinin Esrarı
Doğu Pireneler'deki küçük bir kasaba olan Arles-sur-Tech, çok ünlü bir yerdir. Ayrıntılar konusunda özel ilgileri nedeniyle akın eden bilimciler [1] bir yana, inançlılar kadar inançsızlar da bu küçük kasabayı ziyaret etme zorunluluğu duyarlar. Kasabanın kilisesinde, sarkaç ve çatal dallardan binlerce daha ilginç bir pınar vardır ve Cennet ile Dünya arasında bir yerlerden kaynadığına inanılmaktadır. Pınar, her biri yerden 20'şer cm yükseklikteki ince ayaklar üzerinde duran bir mermer lahitten fışkırır. Lahite ününü kazandıran, 20. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan bu metin [2] olmadı. Bunun için yarım yüzyıl daha beklemek gerekti. Ama önce biraz anıttan söz edelim... Mezar ya da daha doğru deyişle lahit, mermer bir bir bloktan oyulmuş, 1.80 metre boyunda, 60 cm eninde ve 45 cm derinliğindedir. Kapağı prizma şekline olup tepesi, oturduğu tabandan 30 cm yüksektir. Bazılarının 4. ya da 5. yüzyıldan kalma olduğunu iddia ettiği ve içinde iki azizin, St. Abdon ve St. Sennen'in kalıntılarının olduğuna inanılan lahit, bu "kutsal mezar" [3] konusunda yayınlanan bir televizyon programıyla birlikte Avrupa çapında ünleniverdi. Fotoğrafta da gördüğünüz gibi lahit, açık havada ve küçük bir mezarlığa bakan 12 metre yüksekliğindeki bir duvarın dibindedir. Mezarlık, kuzeye açılır ve bitişiğindeki kiliseye bakar. Lahitin kalınlığı, neredeyse duvarınkine eşit ve 75 cm kalınlığındadır. Duvara tam manasıyla yaslanmaktadır. İsteyen, gözle görülen iki-üç aralıktan parmaklarını rahatça duvarla lahit arasına sokabilir. Ayrıca lahit, doğrudan yere oturmakta ve iki mermer blok üzerinde durmaktadır. Lahitle ilgili mûcizevî fenomen, şöyledir: İçinde her gün hatırı sayılır miktarda [4] su birikmektedir.[5] Lahitin içinden bazen su taştığı söylenmektedir. Bazı yıllar, lahit içindeki suyun 2,24 litreyi bulduğu bile görülmüştür. Lahit, ilgili televizyon programında "çözülmemiş esrar" olarak adlandırılmıştır. Program süresince çeşitli belgelere, bazı söyleşilere ve 1950'lerin sonunda hidrologlar tarafından yapılan ve "Şimdiye kadar yapılan araştırmalar, bazı noktaları aydınlatamamıştır." ve "Kutsal mezar, sırrını açığa vurmuyor." görüşlerini destekleyen bir araştırmaya da yer verilmiştir. Bitişikteki mezarlığın demir kapısına asılmış bir plakada el yazısıyla yazılmış anıtın tarihini de okuyabilirsiniz. Orada da "Kutsal mezarın sırrını açığa vurmadığı" yazılıdır. Esrarın çok derin ve büyük bir araştırma gerektirecek türden olmasından çok, yaratacağı etkinin zaman zaman televizyonlarda boy gösteren güçlü medyumların yarattıkları türden olumsuz etkiler yaratmaya yatkın olması nedeniyle, geniş bir araştırma gereksizdir. Ayrıca hâlâ pek çok kişi, lahitin esrarının çözümsüz olduğuna inanmakta, hatta bazıları, çözümün 40 yıldan uzun bir süre önce getirilmiş olmasına karşı, hâlâ açıklamaların tümünün yetersiz olduğunu düşünmektedir. İşin aslına bakacak olursak, TV'lerde ve diğer yayınlarda yer alan bütün o gizemciliğe karşın, 30 yıl önce yapılmış olan bilimsel araştırmalar, akla uygun bir açıklamayı çoktan getirmiştir. Bu konuda 3 hidrologun vardıkları sonuçlara dayanmak zorundayız.[6] Bu sonuçlar da "La Houille Blanche" (Hidroelektrik Enerji) dergisinin Aralık 1961 sayısında yayınlanmıştı.[7] Araştırma, Arles-sur-Tech'in aydın rahibiyle varılan anlaşma ve onun mezarlığın anahtarını vermesi ve onunla birlikte emekli bir öğretmen olan Monsieur Rougé'nin yardım ve işbirlikleri sayesinde gerçekleştirildi. 1961 yılında 2,5 ay boyunda önceden belirlenmiş bir plan çerçevesinde ölçümler, gözlemler ve deneyler yapıldı Çalışmalar, sadece Paskalya döneminde, inananların ve turistlerin ziyareti için 2 gün sekteye uğradı. "Gizemler" adlı bir Avrupa televizyon gösterisinde ortaya atılan ve Avrupa kamuoyunun büyük ilgisini çeken Anles-sur-Tech'teki bu "çarpıcı" fenomen, aslına bakıldığında asla daha doğal olamayacak bir fenomenden başka bir şey değildi. Yapılan incelemelerden sonra bir TV gösterisinin yapımcısı ve gazetecilik meraklısı sunucuların yarattığı yanlış bilgilendirme olmasaydı, fenomenimiz de artık hiç kimsenin ilgisini çekmez olurdu.[ http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
GİORDANO BRUNO BAKIN NELER DEMİŞ 500 KÜSÜR YIL ÖNCE:
" İKİ ŞEY..." Giordano Bruno (16. asır İtalyan düşünürü) 16. asır Latin düşünürü Giordano Bruno. ARALIK 1548 İtalya doğumlu bilim adamı, rahip, filozof. Kilisenin dogmatik görüşlerine karşı bilimi savunduğu için (Kopernik'in "evren sonsuzdur" anlayışı) rahiplik mesleğinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Rahiplik mesleğinden ayrılması sonrasında İtalya'dan da ayrılmak zorunda kalınca Avrupa'yı dolaşıp bazı üniversitelerde kürsülerin başına geçmiş, eğitim vermiştir. Ama hem İtalya'daki geçmişi, hem de üniversitelerin bile onun görüşlerine hazır olmayışı sebebiyle belli bir yerde kalamamış, sonuçta tüm Avrupa'yı dolaşmak zorunda bırakılmıştır. 1592 de döndüğü İtalya da bir soylunun suçlaması üzerine (İsa ya hakaret ettiğine ilişkin bir suçlama bu) engizisyon mahkemesince yargılanıp hapse atılmıştır. Tam sekiz yıl boyunca engizisyon Mahkemesi’nin türlü işkencelerine maruz kalmış, yine de görüşlerini ve kitaplarını reddederek engizisyonca bağışlanmayı kabul etmemiştir. 17 Şubat 1600 de campo dei fiori de (çiçekler meydanı) önce dili kesilmiş, ardından da yakılarak öldürülmüştür. Onun günümüze kadar gelen “İKİ ŞEY” hakkındaki sözleri değerlerinden hiçbir şey kaybetmemiştir! Hatırlayalım! İki şey 'Kalitesiz İnsan'ın özelliğidir: 1- Şikayetçilik 2- Dedikodu İki şey çözümsüz görünen problemleri bile çözer: 1- Bakış açısını değiştirmek 2- Karşındakinin yerine kendini koyabilmek İki şey yanlış yapmanı engeller: 1- Şahıs ve olayları akıl ve kalp süzgecinden geçirmek 2- Hak yememek İki şey kişiyi gözden düşürür: 1- Demagoji (Laf kalabalığı) 2- Kendini ağıra satmak (övmek, vazgeçilmez göstermek İki şey insanı 'Nitelikli İnsan' yapar: 1- İradeye hakim Olmak 2- Uyumlu Olmak İki şey 'Ekstra Değer' katar: 1- Hitabet ve diksiyon eğitimi almak 2- Anlayarak hızlı okumayı öğrenmek. İki şey geri bırakır: 1- Kararsızlık 2- Cesaretsizlik İki şey kaşif yapar: 1- Nitelikli çevre 2- Biraz delilik İki şey ömür boyu boşa kürek çekmemeni sağlar: 1- Baskın yeteneği bulmak 2- Sevdiğin işi yapmak İki şey başarının sırrıdır: 1- Ustalardan ustalığı öğrenmek 2- Kendini güncellemek İki şey başarıyı mutlulukla beraber yakalamanın sırrıdır: 1- Niyetin saf olması 2- Ruhsal farkındalık İki şey milyonlarca insandan ayırır: 1- Sorunun değil, çözümün parçası olmak 2- Hayata ve her şeye yeni (özgün, orijinal, farklı) bakış açısıyla yaklaşabilmek İki şey gelişmeyi engeller: 1- Aşırılık (mübalağa, abartı, ifrat) 2- Felakete odaklanmış olmak İki şey çözüm getirir: 1- Tebessüm (gülümseme) 2- Sükut (susmak) İki şeyin değeri kaybedilince anlaşılır: 1- Anne 2- Baba İki şey geri alınmaz: 1- Geçen zaman 2- Söylenen söz İki şey ulaşmaya değerdir: 1- Sevgi 2- Bilgi İki şey "hayatta önemli olan her şey" içindir: 1- Nefes alabilmek 2- Nefes verebilmek http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Tüm Zamanların En İyi Medyumu Carlos Mirabelli
Carlos Mirabelli(1889-1950) tüm zamanların en iyi medyumu kabul edilmektedir. 2 Ocak 1889’da Brezilya, Sao Paulo, Botucatu’da doğdu. Ruhsal yetenekleri çok küçük yaşlarda ortaya çıktı ve gittikçe gelişerek “Mirabelli Mucizeleri” adını aldı. 1930’larda, cisimleri hareket ettiriyor, gündüz saatlerinde veya uyurken ruhsal görüntüler oluşturuyordu. Sanroki yıllarda ruhsal celseler düzenleyerek, öteki dünya ile ilişkiler kurdu. Aralarında dönemin önemli bilim adamları olan, Miguel Karl, Eurico de Góes, Carlos de Castro ve Thadeu Medeiros’un bulunduğu bir grup uzman Mirabelli’yi uzun süre deneylere tabi tuttular ve sonunda bir şarlatanlık olmadığına karar verdiler. Dünyanın her yerinden gelen bilimcilerin tanıklığı ile gözle görülür medyumik olaylar gerçekleştirmişti; Mirabelli’nin yeteneği ne bugüne kadar tekrarlanabildi, ne de ona yakın yetenekte bir diğer medyuma raslandı. 1927 yılında Brezilya’da yayınlanan “O Medium Mirabelli” adlı 74 sayfalık kitapçıkta, Mirabelli’nin gün ışığında yüzlerce tanığın önünde yeteneklerini sergilediği ve Brezilya’nın sosyal ve bilimsel çevrelerinde olay haline geldiği yazmaktadır. Tanıkların arasında, Brezilya Devlet Başkanı, Devlet Sekreteri, iki tıp profesörü, 72 doktor, 12 mühendis, 36 avukat, 89 resmi görevli, 25 subay, 52 banker, 128 iş adamı, 22 diş hekimi ve çeşitli inançlara mensup din görevlileri bulunuyordu. (Kaynak: Zeitschrift fuer Parapsychologie, 1927baskısı) Böylesine önemli bir başka örnek yoktur; Mirabelli aralarında Devlet Başkanı’nın da bulunduğu çok önemli insanların karşısında sınanmış ve yirmiden fazla bilim adamı tarafından test edilerek yeteneği araştırılmıştı. 1927 yılında bir dizi deneyden sonra kurulmasına karar verilen Ruhsal Araştırmalar Akademisi “Academia de Estudos Psychicos” geliştirdiği metodu Avrupalı medyumların da sınanması amacıyla yayınladı. Akademi’nin araştırmacıları üçe bölünmüştü; bir grup trans medyumu yani konuşan medyum ile 189 oturum yaparken, diğer bir grup otomatik yazıcı medyumlarla 85 olumlu, 8 olumsuz oturum gerçekleştirdi. Üçüncü grup ise fiziksel fenomenleri araştırıyordu, 63 olumlu, 47 olumsuz oturum yapıldı. Olumlu 40 oturum gün ışığında, 23’ü normal elektrik ışığında medyum bağlanarak yapılmış, daha önce ve sonrasında oda tamamiyle aranmıştı (Kaynak yazar Brian Inglis). Mirabelli temel eğitim görmüş, normal bir bilinçe sahip ve doğduğu yörenin şivesiyle konuşan bir insandı ama transa girdikten sonra 26 dil konuşuyordu; bu dillerin arasında Almanca, Fransızca, Felemenkçe, dört İtalyan diyaleği, Çekçe, Arapça, Japonca, İspanyolca, Rusça, Türkçe, İbranice, Arnavutça, çeşitli Afrika diyalektleri, Latince, Çince, modern Yunanca, Polonyaca, Suriye-Mısırca ve Antik Yunanca vardı. Ayrıca Mirabelli transtayken, tıp, hukuk, sosyoloji, politik ekonomi, politika, teoloji, psikoloji, tarih, doğal bilimler, astronomi, felsefe, mantık, müzik, ruhçuluk, okültizm ve edebiyat konularında saygın ve ciddi konuşmalar yapıyordu (Kaynak: Greber 1970). Bir diğer olay fakültedeki deneylerde yaşandı, Mirabelli 28 ayrı dilde yazıyordu; oturuyor, yazmaya başlıyor ve usta bir yazarın yazma hızını iki defa aşan bir hızla yazıyordu. İşte örnekler; • 15 dakikada Polkça 5 sayfalık “Polonya’nın Yeniden Doğuşu”nu, • 20 dakikada Çekçe 9 sayfalık “Çekoslovakya’nın Bağımsızlığı”nı, • 12 dakikada İbranice 4 sayfalık “Slander”i, • 40 dakikada Persçe 25 sayfalık “Büyük İmparatorlukların Dengesizliği”ni, • 15 dakikada Latince 4 sayfalık “Ünlü Çeviriler”i, • 12 dakikada Japonca 5 sayfalık “Rus-Japon Savaşı”nı, • 22 dakikada Surca 15 sayfalık “Allah ve Peygamberleri”ni, • 15 dakikada Çince 8 sayfalık “Buda için Apoloji”yi, • 15 dakikada Sur-Mısırca 3 sayfalık “Hukuğun Kökenleri”ni, • 32 dakikada hiyeroglifle 3 sayfalık ama ne olduğu hala deşifre edilemeyen bir text yazdı. Elle tutulan hayaletin nabzı atıyordu Mirabelli inanılmazdı, Sao Vicente’de bir grup tanığın önünde yapılan bir seansta oturduğu koltuktan iki metre yükseldi ve o durumda iki dakika havada durdu. Anlatılan bir diğer olay daha da şaşırtıcıdır, Luz Tren istasyonunda arkadaşlarının ve diğer yolcuların gözlerinin önünde birden kayboldu, 15 dakika sonra 90 km uzaktaki Sao Vicente’den istasyonu telefonla aradı. İki dakika sonra herkesin gözü önünde tekrar ortaya çıktı. Ama şimdi okuyacağınız olay daha da çarpıcıdır; Üniversite laboratuarlarında yapılan bir seans sabah saat 9:00’da başlamıştı, deney odasında bulunan gözlemcilerin arasında bulunan on kişi bilim doktoru ünvanına sahipti. Mirabelli transa girer girmez tam önünde küçük bir kız çocuğu belirdi. Odada bulunan Dr. Ganymede de Souza şok geçiriyordu, kız birkaç ay önce ölen kendi kızıydı ve üzerinde gömülürken giydirilen elbise vardı. Gözlemcilerden Albay Octavio Viana, kıza dokundu ve nabzını hissettiğini söyledi ve küçük kız sorulan sorulara normal sesiyle, normal cevaplar veriyordu. Fotoğraflar çekildi ve araştırma raporuna eklendi. Sonra küçük kız solarak veya erir gibi yavaş yavaş kayboldu; olay gün ışığında 36 dakika sürmüştü. Deney devam etti; bu kez deney odasında ortaya çıkan görüntü bir ay önce bir deniz kazasında ölen Rahip Jose de Camargo Barros’du, Rahip odadakilerle konuştu, tamamiyle maddeseldi, kalbi atıyordu, doktorlar dişlerine, karnına ve parmaklarına dokundular, sonra o da kayboldu. Bilim adamlarının dili tutulmuştu, yaşadıkları olayın anlamını aramayı bırakmışlar, hayretle kendileri gibi bir insana benzeyen Mirabelli’nin farkının ne olduğunu merak ediyorlardı. Deneyler devam ettirildi. Santos kentinde yapılan deneyler, öğleden sonra saat 03:15’de başlatıldı. Salonda 60 tanık vardı, tanıklar daha sonra olanların yazıldığı raporu hep birlikte imzaladılar. Yine bir görüntü oluşmuştu; bu kez yeni ölen saygın doktor Bezerra de Meneses karşılarındaydı, ölü doktorun görüntüsü uzun uzun konuşarak, tanıkların kendisiyle konuştuklarından emin olmalarını istedi. Sesi çok geniş olan salonun her yerine megafonla iletildi ve fotoğraflar çekildi. 15 dakika süreyle iki doktor o bedeni muayene ettiler ve sonuçta anatomik olarak karşılarında normal bir insanın bulunduğunu açıkladılar. Bu arada ölü doktor bazı izleyicilerle el sıkıştı ve sonra kaybolmaya başladı. Önce ayakları sonra sırasıyla bacakları, karnı, kolları ve sonunda başı yok oldu. Tüm deney sırasında Mirabelli oturduğu koltuğa sıkı sıkı bağlıydı, kapılar ve pencereler özel bir mühür basılarak özenle kapatılmıştı. Çekilen fotoğraflarda ölü doktorla beraber Mirabelli’de açıkça görülüyordu. Bir diğer seansta Mirabelli tanıklarının gözlerinin önünde birden kayboldu ve yandaki odada ortaya çıktı, oysa bağlıydı ve ipler hala çözülmüş olarak üzerindeydi ve de kapılarda, pencerelerde bulunan mühürler bozulmamıştı. Mirabelli, medyumlar evrenin en olağanüstü örneği olarak daima anımsanacaktır ve sırrını beraberinde hep ilişkide olduğu öte yana götürdü. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Poe, Kudurarak Ölmüştü!
Tüm zamanların en iyi ozanlarından ve korku yazarlarından birisi olan Edgar A. Poe mutlu bir insan değildi. İki yaşında annesi tarafından terkedilmiş, ardından babası içki ve kumar mahvolmuştu. Poe´da mutsuz yaşadı ve 39 yaşındayken 1849 yılında öldü. Ölüm nedeni olarak içki içmesi gösterilmişti, zaten çok içen biriydi. Fakat R. Michael Benitez adlı bir kardiyolog Poe´nun mezarından örnekler aldıktan sonra, büyük ozanın alkolden değil, kuduzdan ölmüş olduğunu iddia ediyor. Bu iddia, geçenlerde Maryland Tıp Jurnali´nde yayınlandı. 28 Eylül 1849´da Poe trenle, Virginia´da Richmond´dan Baltimore´a gitdiyordu. Oradan da Philadelphia´ya geçecekti ki. hastalandı. 3 Ekim´de Baltimore´daki Ryan´ın Yeri adlı barın yakınında, yerde bilinçsiz olarak yatarken bulundu. Birçok kişinin ifadesine göre elbiseleri vahşice parçalanmıştı oysa Poe giyimine özen gösteren birydi. Bilinci yerine geldiğinde, aşırı terliyor, hayaller görüyor ve görünmeyen arkadaşlarıyla konuşup, bağırıyordu. Üçüncü günde iyileşir gibi oldu ama hasta olduğunu hatırlayamiyordu. Ertesi gün, yine çırpınmaya ve bağırmaya başladı, aynı günün akşamında birdenbire sessizleşti ve öldü. Hastane yetkilileri "beyin kanaması" teşhisi koyarak, gömülme iznini verdiler ve otopsi yapılmadı. Tıbbi kayıtlar Poe´nun yüksek ateşten kendisini oradan oraya attığını, alkolü ve suyu reddettiğini gösteriyorlar. Kuduza yakalananlarda görülen belirtiler de böyledir. Ama bazen virüs uyur ve kurbanların çoğu ne zaman ve nerede virüsü aldıklarını hatırlayamazlar. Ve herşey birden biter, virüs uyuduğu süre kadar olan günde kurbanını öldürür ve Poe´de dört günde ölmüştü. Benitez´e göre virüsü dört yıl evvel almış olmalıydı. Poe´nun ısırıldığı bilinmiyor, o da kediler ve köpeklerle beraberdi. Benitez ise kuduz virüsünün ölümden sonra bile yaşadığını biliyor ve örnekleri gösteriyor. Ve eğer başka bir neden yoksa, Poe´nun kuduzdan öldüğü anlaşılıyor. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Fas'ta 500 bin yıllık sır aydınladı
Fas'ta bir mağarada 500 bin yıllık insan iskeleti bulundu. İskeletin üzerinde yapılan çalışmalarda, uyluk kemiği üzerinde tespit edilen yırtıcı hayvan diş izleri ise 500 bin yıllık sırrı ortaya çıkardı. Fas'ın Kazablanka kenti yakınlarında mağarada bulunan bir insana ait 500 bin yıllık iskeletin uyluk ve bazı kemikleri üzerinde tespit edilen yırtıcı hayvan diş izleri, adamın ölüm nedenini saptadı. Daily Mail'de yer alan haberde bu keşfi önemli kılan şey ise, o dönemde yaşayan insanlarla yırtıcı hayvanlar arasındaki mücadeleyi de gözler önüne serdi. Kemikler üzerinde yapılan incelemelerde adamın yırtıcı bir hayvan tarafından ısırılarak öldürüldüğünün işareti olan diş izleri, kırıklar ve oyuklar tespit edildi. Bilim adamları, izlerin kurbanın bir sırtlanın saldırısı sonucu hayatını kaybettiğine işaret ettiğini açıkladı http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Tanıştıralım; 'uzaylı' denizanası
Okyanusun karanlık sularında yapılan araştırmalarda, bu dünyadan değilmiş gibi görünen bir denizanası ile karşılaşıldı. Okyanusun karanlık sularında yapılan araştırmalarda, bu dünyadan değilmiş gibi görünen bir denizanası ile karşılaşıldı. ABD merkezli Ulusal Okyanus ve Atmosfer Dairesi’ne ait Okeanos Explorer gemisinde çalışan araştırmacıların yönettiği uzaktan kumandalı bir araç, Pasifik Okyanusu’nda bulunan ve tüm okyanusların en derin noktası olan Mariana Çukuru’nda tuhaf bir denizanası türüne rastladı. Deniz biyologları, Marina Çukuru’nun batısındaki Enigma deniz dağının yakınlarında yaklaşık 3.7 km derinliğinde bulunan canlının Crossota familyasına ait bir hidromedusa olduğunu tespit etti. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Silivri'de 5 bin yıllık savaşçı mezarı bulundu
Silivri Çanta Mahallesi’nde site içerisinde yer alan özel bir mülkte yapılan kazıda, İstanbul Arkeoloji Müzesi tarafından bir savaşçıya ait olduğu sanılan 5 bin yıllık mezar bulundu. Silivri Belediye Başkanı Özcan Işıklar, kazılarda ortaya çıkan 5 bin yıllık mezar ile ilgili gazetecilere yaptığı açıklamada, ''5 bin yıllık gerçekten önemli bir tarih. Başka buluntuların da çıkacağını tahmin ediyoruz. Muhtemelen o dönemin bir komutanı diye düşünüyoruz. Bu yapılacak olan araştırmalar sonrasında açığa çıkacak.'' dedi. Mezarın geçmişle gelecek arasında bir bağ kurma şansı sunduğunu vurgulayan Işıklar, bunun kent tarihi açısından çok önemli bir zenginlik olduğunu belirterek, "Kentlerin de hafızası vardır insanlar gibi, onları korumak gerektiğini böyle buluntularla daha iyi anlıyoruz.'' diye konuştu. Işıklar, konuşmasına şöyle tamamladı: "İstanbul Arkeoloji Müzesi tarafından hazırlanan rapor, bölgemiz açısından çok önemli. Anıtlar Kurulu tarafından alınacak kararı, belki de bölgenin SİT alanı ilan edilmesiyle ilgili süreci biz de takip edeceğiz. Bölgemizin zenginliklerini korumaya yönelik çalışmalarımızı sürdüreceğiz."/ http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Kuantum Zeno Etkisi Deneysel Olarak Kanıtlandı
Kuantum kuramının en tuhaf öngörülerinden biri Cornell fizikçileri tarafından deneysel olarak doğrulandı: Bir sistem, gözlenmekte iken değişemez. Ekibin çalışması, atomların kuantum durumlarının kontrol ve manipüle edilmesi için bütünüyle yeni bir yöntemin kapısını açıyor. Bu sayede yeni tip sensörlerin geliştirilmesi mümkün olabilir. Geçtiğimiz haftalarda Physical Review Letters dergisinde yayımlanan bir makale ile ayrıntıları paylaşılan deney, fizikçi Doç. Dr. Mukund Vengalattore’nin ultra-soğuk laboratuvarında gerçekleştirildi. Burada, mutlak sıfırın sadece 0,000000001 derece kadar üzerindeki sıcaklıklara kadar soğutulmuş malzemelerin fiziği inceleniyor. Lisansüstü öğrencileri Yogesh Patil and Srivatsan K. Chakram bir vakum odası içinde, yaklaşık bir milyar tane Rubidyum atomundan oluşan bir gaz yaratıp soğuttuktan sonra, kütleyi lazer ışınları arasına asmış. Bu durumda atomlar tıpkı bir kristal katıdaki gibi düzgün bir örgü diziliminde oluyor. Fakat ultra-soğuk koşullarda atomlar örgü içinde bir yerden bir yere tünelleme yapabiliyor. Heisenberg Belirsizlik İlkesine göre, bir parçacığın konumu ile hızı etkileşim içindedir. Sıcaklık da parçacığın hareketinin bir ölçüsüdür. Aşırı soğukta hız neredeyse sıfır olur; dolayısıyla konumda bolca esneklik payı kalır. Atomları gözlemlediğinizde örgünün herhangi bir yerinde bulunmaları olasıdır. Araştırmacılar bu deneyde, sadece onları gözlemleyerek atomların tünelleme yapmasını engelleyebildiklerini ortaya koydu. Yunan filozof Zeno’dan esinlenilerek “Kuantum Zeno Etkisi” adı verilen bu olay, Texas Üniversitesi’nden E. C. George Sudarshan and Baidyanath Misra’nın 1977 senesinde ortaya koydukları bir durumdan ileri geliyor. Şöyle ki, kuantum ölçümlerinin garip doğası ilkesel olarak bir kuantum sistemin yinelenen ölçümlerce “dondurulabilmesini” mümkün kılıyor. Daha önce yapılmış deneylerde atomaltı parçacıkların spinleri için Zeno Etkisi sergilenmişti. “Atomik hareketin gerçek uzay ölçümleri yoluyla Kuantum Zeno Etkisini ilk kez gözlemledik. Ayrıca, yüksek derecede kontrole bağlı olarak deneylerimizde, davranışı yavaş yavaş ayarlayabildiğimizi de göstermiş olduk. Bu ayarlama sayesinde de “beliren klasiklik” (İng. emergent classicality) adı verilen etkiyi de sergiledik,” diyor Vengalattore. Beliren klasiklik durumunda kuantum etkileri solmaya ve atomlar klasik fiziğin beklediği biçimde davranmaya başlar. Araştırmacılar atomları ayrı bir görüntüleme lazeri ile aydınlatmak suretiyle mikroskop altında gözlemledi. Normalde bir ışık mikroskobu ile tekil atomlar görülemez. Fakat görüntüleme lazeri onların floresan ışığı yayarak, mikroskobun yakalayabileceği ışık flaşları yaymasını sağlar. Görüntüleme lazeri kapatıldığında veya çok soluk biçimde çalıştırıldığında atomlar serbestçe tünelleme yaparken, görüntüleme ışını daha parlaklaştırıldığında ise ölçümler sıklaştırıldı ve tünellemenin dramatik biçimde azaldığı saptandı. “Bu bize bir kuantum sistemi belki de tekil atomlarına kadar kontrol edebilmek için benzersiz bir araç sağlamış oluyor,” diyor makalenin başyazarı Patil. Atomların o durumda iken dışsal kuvvetlere aşırı duyarlı olduğunu ekleyen bilimci, bu çalışmanın yeni tip sensörlerin geliştirilmesini sağlayabileceğini belirtiyor. Deneyler, ekibin icad ettiği yeni bir görüntüleme tekniği kullanılarak gerçekleştirildi. Ultra-soğuk atomları aynı kuantum durumunda tutarak gözlemlemeyi sağlayan tekniğe ilişkin Vengalattore şöyle diyor: “Öğrenciler bu iş için çok çaba sarf etti ve şimdi deneylerin başarıya ulaştığını görmek bir harika. Artık salt gözlemlemek yoluyla kuantum dinamiği kontrol edebilmek gibi benzersiz bir becerimiz var.” Popüler medyadan bu çalışmayı Dr.Who adlı tv dizisindeki biri baktığı sürece kıpırdayamayan “ağlayan melekler”e benzetenler olmuş. Bu bir açıdan anlamlı olabilir. Kuantum dünyasında şu halk deyişi gerçekten de doğru: “Seyredilen çaydanlık hiç kaynamaz.” http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Medeniyetleri Toprağa Gömen Bir Hayvan - Solucan
Charles Darwin’in en son yazdığı ve en az bilinen kitabı hiç tartışma konusu olmamıştı. 1881 yılında yayınlanan kitap, solucanların çürümüş yaprakları ve toz-toprağı nasıl değişime uğratıp kaliteli toprak haline getirdiği konusuna odaklanmıştı. Bu son kitabında Darwin, ömür boyu süren ve bazılarınca önemsiz görülebilecek gözlemlerini anlatıyordu. Bazı eleştirmenlerin yorgun bir kafanın tuhaf bir çalışması olarak küçümsedikleri kitap, ayağımızın altındaki toprağın solucanların bedenleri aracılığıyla nasıl dönüştüğünün ve bu solucanların İngiltere kırsalını nasıl biçimlendirdiğinin araştırılmasıydı. Darwin, öncelikle kendi tarlalarında yaptığı gözlemlerle, solucanların pedolojik (toprak bilimi) önemini fark etmişti. Dünyayı dolaşıp İngiltere’ye döndükten sonra bu saygın çiftçi, solucanların toprağın yüzüne çıkardığı maddelerle çimlerde yayılmış cürufun üstündeki kaliteli toprağın benzerliğini gözlemledi. Bu topraklarda yıllardır hiçbir şey yapılmıyordu; ne hayvan besleniyor, ne bitki ekiliyordu. Öyleyse toprağa yayılmış cüruf nasıl oluyor da gözlerinin önünde batıyordu? Aklına gelen tek mantıklı açıklama inanılmazdı. Solucanlar yıllarca minicik briket gibi parçaları toprağın yüzeyine taşıyorlardı. Solucanlar toprağı sürüyor olabilirler miydi? Merakı kamçılanan Darwin, solucanların zaman içinde gerçekten yeni bir toprak tabakası oluşturma ihtimalini araştırmaya koyuldu. Çağdaşlarının bir kısmı onun delirdiğini düşündüler. Solucanların işe yarar bir şeyler yaptığını düşünebilen bir ahmaktı o. Yolundan şaşmayan Darwin, küçük parçacıkları toplayıp tartmaya başladı. Solucanların ne kadar toprak taşıdıklarını ölçmek istiyordu. Oğulları da ona yardım ettiler. Terk edilmiş harabelerin ne kadar sürede toprakla kaplandığını araştırıyorlardı. Darwin dostlarını merak içinde bırakan deneyler de yapıyordu. Kavanozlar içinde oturma odasına koyduğu solucanların alışkanlıklarını, ne hızla çer çöp ve yaprakları humuslu toprağa dönüştürdüklerini gözlemledi. (Karısı Emma’nın oturma odasında, içinde solucanlar olan kavanozlar hakkında ne düşündüğünü bilemeyeceğiz!) Sonunda Darwin şu karara vardı: ‘Ülkedeki bütün gübreli bitki toprağı solucanların sindirim kanallarından pek çok kere geçmiştir ve geçmeye devam edecektir.’ Solucanların tarlalarını sürdüğü şüphesinden, onların İngiltere’nin bütün topraklarını sindirdiği sonucuna ulaşmak büyük bir atlamaydı. Onu bu alışılmamış mantık yürütmeye sürükleyen neydi? Darwin’in gözlemleri içinde bir tanesi özellikle dikkat çekiciydi. Tarlalarından biri, 1841 yılında son defa sürüldüğünde, çocukları yamaçtan aşağı koşarken tarlayı kaplayan taşlar gürültülü bir biçimde yuvarlanmışlardı. Ama 1871 yılında, 30 yıl nadasta kaldıktan sonra tarlada taş kalmamıştı. O yuvarlanan taşlara ne olmuştu? Darwin tarlanın bir ucundan öteki ucuna hendek açtı. Eskiden tarlayı kaplayan taşlar, 6-7 santim kalınlığındaki verimli toprağın altında duruyorlardı. Aynı şey cürufun da başına gelmişti. Solucanlar sayesinde zaman içinde, belki bir yüzyıl içinde 8-10 santim kadar üst toprak oluşmuştu. Acaba bu oluşum yalnızca onun tarlaları için mi geçerliydi? Darwin artık yetişkin olan oğullarını yüzyıllar önce terk edilmiş binaların tabanlarının ve temellerinin ne hızla yeni toprak altında kaldığını araştırmaları için görevlendirdi. Onların yolladıkları raporlara göre, Surrey’de (İngiltere’nin güneydoğusunda bulunan bir bölge) çalışan işçiler Roma devrinden kalma bir villanın kırmızı seramiklerini toprağın 75 santim altında bulmuşlardı. İkinci ve dördüncü yüzyıldan kalma sikkeler, villanın en az bin yıl önce terk edildiğini kanıtlıyordu. Bu villanın tabanını kaplayan toprak 20-30 santimetre kalınlığındaydı. Demek ki, her yüzyılda 1,5-2,5 santimetre yeni toprak oluşuyordu. Darwin’in tarlaları hiç de olağan dışı değillerdi. Diğer harabelerden edinilen bilgiler, Darwin’in solucanların İngiltere toprağını sürdükleri tezini doğruluyordu. 1872 yılında Darwin’in oğlu William, VIII. Henry’nin Katoliklerle savaşında yıkılan Beaulieu Kilisesi’nin (Hampshire) tabanının 20-40 santimetre toprak altında kaldığını gözlemledi. Gloucestershire’daki bir başka Roma villası yıllarca keşfedilmemiş, sonra bir tavşan avcısı orman tabanının 60-90 santimetre aşağısında villanın kalıntılarını bulmuştu. Eski Roma kenti Uriconium’un kalıntıları da 60 santimetre toprak altındaydılar. Bu gömülüş harabelerin incelenmesi 30 santimetre kalınlığında yeni üst toprağın oluşmasının yüzyıllar sürdüğünü kanıtlamıştı. Ancak, bu işi gerçekten solucanlar mı başarmışlardı? Darwin, solucan dışkılarını toplayıp tarttıktan sonra, onların her yıl dört dönüm arazide 10-20 ton civarında toprağı aşağıdan yukarı taşıdıklarını hesaplamıştı. Bu eylemin bütün ülkede eşit oranda yürütüldüğünü varsayarsanız, yılda 2-6 milimetre kalınlığında bir üst toprak artış öngörülüyordu. Bu bilgi Roma villalarının nasıl gömüldüğünü açıkladığı gibi, çocuklarının taşlı tarla dediği yerde yaptığı üst toprak oluşum hesaplarına da uyuyordu. Kendi tarlalarını kazarak ve gözlemleyerek, harabeleri açığa çıkararak ve doğrudan solucan dışkılarını tartarak, Darwin üst toprak oluşumunda solucanların hayati bir rol oynadığını keşfetmişti. Peki, bunu nasıl yapıyorlardı? Darwin, oturma odasında solucanlar için hazırladığı özel yaşam alanında, onların toprağa organik maddeler ekleyişini gözlemledi. Solucanlar çok sayıda yaprağı oyuklarına çekiyorlardı. Yaprakları parçalayıp kısmen ayrıştırdıktan sonra, toprakla birlikte sindirim organlarında geçiriyorlardı. Böylece toprakla organik madde karışmış oluyordu. Darwin, solucanların yaprakları ayrıştırmak dışında, küçük taş parçalarını da mineral toprağa dönüştürdüklerini fark etti. Solucanların taşlıklarını kesip incelediğinde, içlerinde küçük taşlar ve kum olduğunu gördü. Solucanların midelerindeki asit, toprakta bulunan humik asitle uyuşuyordu. Bitki köklerinin zaman içinde en sert taşları çözündürme kapasitesini de solucanların sindirim kapasitesiyle kıyasladı. Solucanlar, toprağı sürerek, parçalayarak, taşlardan ufalanan mineral materyali organik madde ile karıştırarak yeni toprak oluşturuyorlardı. Solucanlar yalnızca toprak oluşturmuyor, toprağı taşıyorlardı. Darwin, şiddetli yağmurlardan sonra tarlalarını dolaşırken, az eğimli topraklarda dahi solucan dışkılarına rastlıyordu. Solucanların oyuklarından atılan dışkıları topladı, tarttı ve bunun iki misli materyalin eğimli arazilerde aşağı doğru taşındığını gördü. Oyuklarını kazarken solucanlar yavaş yavaş aşağılara toprak taşıyorlardı. Darwin’in ölçümlerine göre, her yıl yarım kilo toprak, eğimli araziden 8-9 metrelik bir genişlik boyunca aşağı doğru kayıyordu. İngiltere ve İskoçya’daki solucanlar her yıl yarım milyar ton toprak taşıyorlardı. Darwin solucanların, milyonlarca yıl içinde arazinin yapısını değiştirecek jeolojik bir güç oldukları sonucuna varmıştı. Darwin’in solucan araştırmalarının sonucu yepyeni bir buluştu, belki de onun yaptığı en önemli buluştu. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
1800'lü Yıllarda Yaşamış Bir Biyoloğun Bodrumuna Gizlediği 19 Ürkütücü İskelet
Thomas Merrylin, 1800'lü yıllarda yaşayan İngiliz bir biyolog. Tıpkı babası gibi yaşamını dünyayı gezmeye adamış bir bilim insanı. Merrylin ile ilgili ortaya atılan ilginç iddialar var ve bu iddialardan birisine göre, yolculuğu esnasında oldukça farklı canlılara denk geldi İngiliz biyolog. Bu canlılar arasında periler, vampirler ve kurt insanlar da var. Yıllar sonra Merrylin'in bodrumunda yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkarılan bu iskeletlerin gerçek olup olmadığı konusunda çalışmalar devam ediyor. Bildiğimiz tek şey var, o da oldukça ürkütücü oldukları... http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
İskoçya'dan Türkiye'ye uzanan tüneller
Taş Devri insanlarının İskoçya'dan Türkiye'ye kadar uzanarak bütün Avrupa'yı kat eden tüneller ağı inşa ettiği ortaya çıktı. Herald dergisinin haberine göre Alman arkeolog Dr. Heinrich Kusch, “Secrets Of The Underground Door To An Ancient World" (Antik Dünyaya Açılan Yer altı Kapısının Sırları) adlı kitabında, Avrupa kıtasının hemen her köşesinde Neolitik yerleşimlerin altlarında tüneller bulunduğunu belirterek, bu tünel ağının İskoçya'dan bugünkü Türkiye topraklarına kadar uzandığını bildirdi. Günümüzden yaklaşık 12 bin yıl önce yapılan tünel ağının bazı parçalarının ilk günkü gibi sağlam olduğunu kaydeden Alman arkeolog, Almanya'nın Bavyara bölgesinde bulunan 700 metrelik bir tünelle Avusturya'nın Styria bölgesinde bulunan 350 metre uzunluktaki tünelin bu ağın parçaları olduğunu öne sürdü. Dr. Kusch'a göre, 70 santimetre çapında olan ve solucan deliklerini andıran bu tünellerin bazı noktalarında oturma yerleri, erzak depoları ve barınma odaları bulunuyor. Alman arkeolog Anadolu topraklarına kadar uzanan ve bugünün otoyollarının işlevini gören bu tünellerin yırtıcı hayvanlardan ve kötü hava koşullarından korunmak için yapıldığının sanıldığını kaydetti http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
İstanbul’un maymunları neden idam edildi?
Devir III. Murat devri, Osmanlı’nın en şaşaalı yılları. Yavuz zamanında başlayan Kuzey Afrika’daki fetihlerle beraber daha önce İstanbul’da pek rastlanmayan maymunların sayısı hızla artıyor. Maymunlar gemilerde gözcülük yapıyor, direklere kolayca tırmanıyor, keskin gözleriyle kara ya da başka bir gemi gördüklerinde aşağıya haber veriyorlar. Şehirde çok sayıda maymun dükkanı da var, çoğu Azapkapı ve Galata’da. O dönem İstanbulluların maymun sevgisi gemicilerle sınırlı kalmıyor, zenginler, sıradan insanlar da maymun beslemeye başlıyorlar. III. Murat’ın favori din adamı Molla Abdülkerim Efendi adında bir zat. Son derece tutucu bir Müslüman, gayrimüslimlerden hiç hazzetmiyor. Daha sonra sultan onu Rumeli Kazaskeri yapacak. Molla, gayrimüslimlere o dönem aşağılayıcı sayılan kırmızı ve siyah giyinme zorunluluğu getirecek, bir gecede Yahudi mezarlığına korsan cami dikecek. Tüm hikaye bu dini bütün mollanın Fatih Camii’nde verdiği bir Cuma vaazıyla başlıyor, molla, ateşli bir konuşmayla ‘’kadınların bu maymunları fena işlerde kullandığını’’ anlatıyor. Cuma çıkışı kızgın kalabalık önde bizim molla, Azapkapı ve Galata’daki maymun satıcılarını basıyor. Maymun İdam 2 Tarihçiler o günü ‘’İstanbul’da dalında maymun sallanmayan tek bir ağaç kalmadı’’ diye anlatır. Molla, yakalanan maymunları kendi elleriyle asıyor, iri maymunlar için ayrı idam sehpası hazırlıyor. İstanbul’un maymunlarının hikayesi maalesef bu şekilde sona eriyor, yapılan katliama tanık olan halk o günden sonra mollaya ‘’maymunkeş’’ lakabını takıyor. Tarihçiler, Maymunkeş Abdülkerim Efendi’nin vefatında birçok hayvansever İstanbullu’nun kutlamalar yaptığından bahseder. İleri okuma için Reşad Ekrem Koçu’nun Tarihimizden Garip Vakalar adlı kitabına göz atabilirsiniz. Sunay Akın ve Murat Bardakçı’nın da olayla ilgili kısa birer yazısına ulaşabilirsiniz. Bu haber Dünyalılar’ın internet sitesinden alınmıştır. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Gelmiş Geçmiş En Başarılı Sosyal Deney: Susam Sokağı
Çocukluğumuza ait en güzel şeylerden biri olan Susam Sokağı'nın bir sosyal deney ve proje olduğu aklımızın kıyısından bile geçmezdi. bugune kadar hakkinda en fazla akademik calisma yapilmis tv programidir. bu konuda yuzlerce akademik arastirma, onlarca master/doktora tezi mevcut ve bu program hakkinda yapilan arastirmalar hala devam ediyor. peki susam sokagi neden bu kadar akademik calismaya konu oluyor? akademisyenler ne pesinde ve bugune kadar ne bulmuslar? iste bunlari bu entry'de ozetlemeye calisacagiz. susam sokagi aslinda basli basina bir akademik calisma urunudur ve cok ciddi arastirmalar sonucu ortaya cikip yine cok ciddi arastirmalar sonucu yillar icinde sekillenmistir. oyle ki susam sokagi programi 1960'li yillarda henuz dizayn asamasindayken bu programi sekillendirmek icin bir komite kurulmustu ve komitenin basina harvard'in dunyaca unlu profesorlerinden gerald lesser getirilmisti. programin yapimciligini 2 farkli ekip ustlenecekti ve bu ekiplerden biri televizyon yapimciligi konusunda uzmanlasmis bir ekip, digeri de cocuk gelisimi, ogrenme ilkeleri ve psikoloji konularinda uzmanlasmis, kendi alanlarinda dunyanin uzman kabul ettigi akademisyenlerden olusacakti. susam sokagi programini olusturmak icin o zamanin parasiyla 8 milyon dolarlik dev bir burs alinmisti ve programin amaclari arasinda 3-5 yas arasi cocuklarin ogrenme yetenegi hakkinda bilgi sahibi olmak ve ozellikle o yaslarda okula gidemeyecek kadar fakir cocuklarin temel bilgileri ogrenebilmesini saglamakti. yani susam sokagi ayni zamanda hem bir sosyal/psikolojik deney hem de sosyal projeydi. ilk etapta susam sokaginin bolumlerinin bir araya getirilmesi ve ilk bolumun yayinlanmasi arasinda 18 aylik bir gecis donemi vardi ve bu donem boyunca program cesitli cocuk deneklere izletilip ogrenme yetenekleri olculerek daha iyi hale getirildi. 1964 yilinda chicago universitesinde yapilan bir arastirmaya gore bir insanin omru boyunca sahip oldugu ogrenme kapasitesinin yarisi ilk 5 yilda kullaniliyor, gerisi diger yillarda kullaniliyordu. yani ortalama 70 yil omru olan bir insan, omrunun ilk 5 yilinda ne kadar sey ogreniyorsa sonraki 65 yilinda da o kadar cok sey ogreniyordu. bu da insan omrunun ilk 5 yilinin egitim ve ogretimde ne kadar onemli oldugunu, maddi gucu olmayan ailelerin cocuklarinin bu donemde ekstra egitime tabi tutularak zengin ailelerin cocuklariyla aralarindaki egitim farkini kapatabilecekleri ortaya cikartacakti. susam sokagindan once ortada tabi ki egitici cocuk programlari mevcuttu ama bu programlarin hicbiri bu konuda uzman akademisyenler tarafindan hazirlanmamisti ve hicbirinde ilk amac cocuklara eglenceli bir sekilde yeni seyler ogretmek degildi. bu programlar genelde cocuk egitiminden anlamayan bir yonetmen ve yapimci tarafindan dizayn ediliyordu ve bu programlarin en onemli kaygisi reklam yoluyla bunu yayinlayan tv kanalina para kazandirmakti. susam sokagi ise sistemli bir sekilde bir ders programi etrafinda planlanmisti ve programin her bolumunde cocuk egitimi ve psikoloji konusunda onde gelen akademisyenlerin emegi vardi. ustelik bu akademisyenler sadece programi dizayn edip ortadan cekilmek yerine program yayinlanmaya basladiktan sonra da bu konuda arastirmalarini devam ettirip programin ogreticiligini arttiracak adimlar atmislardi. program yayina girdikten hemen sonra programin cocuklarin ogrenme kapasitesine olan katkisini olcmek icin arastirmalar basladi. o gune kadar yapilan arastirmalarda egitici bir programi izleyen cocuklarla izlemeyenler karsilastiriliyordu ve programi izleyen cocuklarin egitici testlerden daha yuksek skor almasi o programin basarisi sayiliyordu. susam sokagi hakkinda baslayan arastirmalarda bunun birkac adim onune gidilerek hangi grubun programin faydasini daha cok gordugu (ornegin susam sokagi kiz cocuklarin mi yoksa erkek cocuklarin mi kapasitesini arttiriyor) ve ogrenmeye tam olarak nasil katkida bulundugu, programin hangi segmentlerinin ise yarayip hangilerinin yaramadigi ve ne olcude yaradigi da ortaya cikacakti. ayrica cocuklarin susam sokagi programini hangi sartlar altinda izlediginin de ogrenmeye etkisi olup olmadigi arastirilacakti. ornegin programi evde tek basina izleyen bir cocukla evde ailesiyle beraber izleyen cocuk arasinda ogrenme farklarinin olup olmadigi arastirilacak konular arasindaydi. bu arastirmalara konu olan bazi cocuklar siniflara ve ozel odalara getirilip programdan bolumler izlettirilerek programin etksiyle ilgili ekstra deneyler yapilacakti. yani susam sokagi basli basina bir deney projesiydi ve amac kucuk cocuklarin kavramlari ogrenme asamalarini tespit etmekti. cocuklara verilen testlerde vucuttaki organlarin isimleri, sayilar, harfler, bazi kelimelerin anlamlari, esyalari kategorilere ayirmak gibi o 3-5 yas arasi cocuklarin sahip olmasi beklenen bazi bilgiler test edilecekti. bu testler program yayina baslamadan once ve basladiktan sonra verilecek ve cocuklardaki farkliliklar gozlemlenecekti. ilk arastirma bizzat susam sokagi programini dizayn eden akademik grup tarafindan yapilacakti. 1969 yilinda susam sokagi 1 yil boyunca yayinlandiktan sonra yapilan ilk arastirmalarda carpici sonuclar elde edildi. ilk olarak data analiz edilirken cocuklar 5 gruba ayrildi 1) susam sokagini hic izlemeyen cocuklar, 2) susam sokagini haftada 1 kere izleyen cocuklar, 3) susam sokagini haftada 2-3 kere izleyen cocuklar, 4) susam sokagini haftada 4 kere izleyen cocuklar, 5) susam sokagini haftada 5 kere izleyen cocuklar. boylece sadece bir cocugun programi izleyip izlemedigine degil, ne kadar siklikla izledigine de bakilmisti. ilk testte cocuklara herhangi bir organin ismi soylendi ve o organi parmaklariyla gostermeleri istendi. ornegin "diz" dendiginde cocuklar parmaklariyla dizlerini gosteriyorsa tam puan aliyordu, baska bir organi gosterirse hic puan alamiyordu. susam sokagi'nin 1. sezonu sonunda cocuklar ne kadar cok susam sokagi izlediyse organlari tahmin etme orani da o kadar yuksek oldu. mesela cocuklara basparmaklarini gostermeleri istendiginde yukarda bahsettigim gruplar icinde 1. ve 2. gruptakiler %50 basari orani yakalarken 3. gruptakiler %56, 4. gruptakiler %66, 5. gruptakiler %78'lik basari orani yakaladilar. haftada 4 veya 5 kere susam sokagini izleyen cocuklar bir cok organi %90-95 oranina dogru tahmin ederken haftada en fazla bir kere izleyenlerde bu oran ortalama olarak %75-80 civarinda seyrediyordu. ayni testin ikinci asamasinda cocuklara vucutlarindaki herhangi bir organ gosterildi ve o organin ismi soruldu. ornegin el, ayak gibi organlarin isimlerini ogrencilerin %95 kadari dogru tahmin ederken cene, dirsek, bilek gibi organlarin isimlerinde dogru tahmin etme orani %50'lerde dolasiyordu. bu "zor" organlarin isimlerini tahmin etmeye gelince, ornegin "cene" organinda birinci ve ikinci gruptaki ogrenciler %47 basari saglarken ikinci gruptakilerde basari orani %67, ucuncu gruptakilerde basari orani %72 ve dorduncu gruptakilerde basari orani %85'ti. yani susam sokagini izleme sayisiyla organin ismini dogru tahmin etme arasinda guclu bir korelasyon vardi. bir sonraki asamada cocuklara "hangi organinla gorursun?" "hangi organinla kopegini oksarsin?" gibi organlarin islevleriyle ilgili sorular soruldu ve yine ayni sonuclar elde edildi. haftada 4-5 kere susam sokagini izleyen cocuklar haftada 2 veya daha az izleyenlere gore bariz daha basariliydi. bazi sorularda gruplar arasindaki basari oran farki %30'u geciyordu ve bu tesadufle aciklanamayacak kadar buyuk bir rakamdi. ornegin "hangi organinla muzik dinlersin" sorusuna "kulak" cevabini verme orani susam sokagini hic izlememis veya en fazla haftada 1 defa izlemis cocuklarda %60'lardayken susam sokagini surekli izleyen cocuklarda %90'in uzerindeydi. harfleri dogru tahmin etme konusunda susam sokagini hic izlememis cocuklarin dogru bilme orani %15'lerde gezerken, nadiren izleyenlerde %20-25 civari bir rakam yakalanmisti. programi surekli izleyen cocuklarda bu oran %60-70'lere dayanmisti. aradaki fark bugune kadar hicbir cocuk programi arastirmasinda gorulemeyecek kadar buyuktu. ornegin "dog" yani kopek kelimesini dogru okuma organi susam sokagini en az izleyen kitlede %2-7 arasinda degisirken en fazla izleyen kitlede %20-26 arasinda degisiyordu. burada bahsedilen cocuklarin 1960'larda yasamis 3-5 yas arasi cocuklar oldugunu hesaba katinca durumun ciddiyeti daha net olarak ortaya cikacaktir. cesitli sekilleri dogru tahmin etme (kare, ucgen, daire gibi) testinde susam sokagini nadiren veya hic izlemeyen grup %50-60 civari basari saglarken surekli izleyen kitlede basari orani %80-90 civarindaydi. bu farklilik hem soylenen sekilleri parmakla gostermede hem de isimlerini dogru tahmin etmede gozlemlenmisti. ornegin susam sokagini hiz izlememis veya nadiren izlemis cocuklara "1" rakami gosterildiginde dogru tahmin etme orani %51 olarak tespit edilirken programi surekli izleyenlerde bu oran %84 olarak tespit edilmis. diger rakamlarda durum daha da farkli. ornegin 4 takamini dogru okuma orani iki grupta %36-%82 seklinde ve cift haneli sayilarda bu fark aynen muhafaza ediliyor. bir testte cocuklara susam sokagi'ndaki karakterlerin resimleri gosteriliyor ve hangi resmin hangi karaktere ait oldugu soruluyor. cocuklarin susam sokagi karakterlerini bilmesiyle rakam ve harfleri dogru tahmin etmesi arasinda cok guclu bir korelasyon goruluyor. yani bir cocuk susam sokagi karakterlerini ne kadar iyi tanirsa harfleri ve sayilari da o kadar iyi taniyor. bir baska testte cocuklara alfabeyi saymalari soyleniyor. cocuklar alfabeyi a'dan baslayip sayarken ilk hatayi nerede yaptilarsa orada durduruluyor ve puan veriliyor. ornegin bir cocuk "a, b, c, d, f" dediyse cocuk ilk 4 harfi dogru tahmin ettigi icin 4 puan aliyor. buna gore, susam sokagini hic izlemeyen veya nadiren izleyen cocuklarda ortalama puan 7.4 olarak tespit edilmis ki ingilizce alfabede g harfine tekabul ediyor. programi haftada 2-3 kere izleyen kesimde ortalama puan 15'e kadar yukselmis ve programi surekli izleyen cocuklarda ortalama puan 18.5 yani r harfine tekabul ediyor. yine cocuklara 1'den itibaren saymalari soyleniyor ve ilk hatali soyledikleri sayida puanlari belirleniyor. programi hic izlemeyen veya nadiren izleyenlerde ortalama puan 9.7, en fazla izleyenlerde ortalama puan 14.2 olarak tespit ediliyor. ilginctir ki susam sokagini izlemeyle test skorlari arasinda bulunan iliski iki yonlu. bu ne demektir? ornegin 2 sey arasinda iliski varsa cogu zaman neyin neye sebep oldugu akil yuruterek anlasilabilir. ornegin hava sicakligiyla dondurma tuketimi arasinda bir iliski varsa sicak havanin dondurma tuketmeye olan etkisi bilinir cunku dondurma tuketmenin sicak havayi etkilemeyecegi bellidir. susam sokagina bakinca, suphesiz susam sokagi cocuklarin zekasini arttirmakta onemli bir rol oynamisti ama bununla beraber zeki cocuklarin susam sokagini izleme tercihi de ortaya cikmistir. susam sokagi yayinlanmaya baslamadan once yapilan bazi testlerde cocuklarin zeka seviyesi ortaya cikartilmistir ve programin ilk sezonu sonunda cocuklara ne siklikla susam sokagini izledikleri sorulunca zeka olarak yuksek olan cocuklarin programi daha siklikla izledigi ortaya cikmistir. yani zeki cocuklar kendi hallerine birakilinca cocuk programlari icinde susam sokagi'ni seciyordu ve bu da onlarin zekasini daha da arttiriyordu. ilk sene sonunda yapilan kapsamli arastirmalar sonucu susam sokagi'nin cocuklarin ogrenme yetenegine olan katkisi ortaya cikinca programin devamina karar verildi. programa sadece devam edilmeyecekti, ayni zamanda programda iyi isleyen seyler devam ettirilecek, kotu isleyen seyler arastirma sonuclarina gore sekillenip duzeltilecekti. arastirmalarin bir baska ayaginda susam sokagi'nin spesifik gruplara olan etkisi gozlemlendi. mesela sadece dusuk gelirli/fakir ailelerin cocuklarina bakildiginda susam sokagi'nin etkisinin daha da guclu oldugu goruldu. ornegin tum puanlar toplandiginda, 3 yasindaki fakir cocuklar icinde hic susam sokagini izlemeyen veya en az izleyen grubun ortalama skoru 73'ken, programi surekli izleyenlerin skoru 132'deydi, yani arada neredeyse bir kat fark vardi. 4 yasindaki fakir cocuklara gelince, iki grup arasindaki ortalama puan farki 91 vs. 142 seklindeydi ve 5 yasindaki fakir cocuklarda iki grup arasindaki fark 113 vs. 157 seklindeydi. yani susam sokagini surekli izleyen 3 yasindaki fakir cocuklar hic izlemeyen 5 yasindakilere gore daha yuksek puan aliyordu. bu arastirmacilarin bile beklemedigi bir sonuctu. arastirmacilar bunun disinda onlarca farkli faktore baktilar (ornegin ailelerin susam sokagi'na bakis acisina, ailelerin tahsil durumuna...vs) ama hepsini buraya yazmak bu entry'i fazla uzun yapacagi icin bunlardan simdilik bahsetmemeyi uygun gordum. susam sokagi'nin beklenenden daha buyuk bir etkiye sahip oldugunu goren arastirmacilar programi cesitli dillere tercume edip bir cok ulkede yayinlanmasini saglamak icin de harekete gectiler. bu ayrica deney ve arastirmalarin da cesitli ulkelerde yapilabilecegi anlamina geliyordu. 1990 yilinda yapilan bir arastirmada 3-5 yas arasindaki cocuklar incelendigi gibi ayni zamanda 5-7 arasindaki cocuklar da ayri olarak incelemeye dahil edildi. yaklasik 2 yil boyunca cocuklarin susam sokagi izleme miktari tespit edildi ve 2 yilin sonunda cocuklara kelime testi verildi. yapilan analizler sonunda susam sokagi'ndan en fazla faydanin 3-5 yaslari arasinda goruldugu ortaya cikti ve 5-7 yas arasindaki cocuklar her ne kadar fayda gorse de 3-5 yas arasindaki kadar fazla olmadigi belirlendi. her ne kadar ogrenmenin yasi olmasa da bir cocuk susam sokagi'ni izlemeye ne kadar erken yasta (en az 3 yasinda olmak sartiyla) baslarsa o kadar faydasini goruyordu. 1976 yilinda washington state universitesinde yapilan baska bir arastirmada susam sokagi'nin cocuklarin sadece bilgi ogrenimine degil ayni zamanda sosyal yasamina da katkida bulundugu ortaya cikti. 3 yasinda krese baslayan cocuklari izleyen arastirmacilar, cocuklarin diger cocuklarla ve yetiskinlerle olan sosyal davranislarini 2 yil boyunca incelediler. incelemenin sonunda susam sokagi izleyen cocuklarda digerlerine gore buyuk bir gelisme gozlemlendi. ozellikle sosyal konularda dusuk olan cocuklarda cok buyuk gelisme gozlemlenirken sosyal konuda zaten yetenekli olan cocuklarda fazla bir gelisme gozlemlenmedi. 1984 yilinda florida'da bir grup akademisyenin yaptigi arastirmalar sonucu ailelerin cocuklariyla beraber oturup susam sokagini izlemesi durumunda cocuklarin ogreniminin daha da gelistigi ortaya cikti. mesela programda harfler veya rakamlar cikarken cocugun ebeveynlerinden birinin cocuga ekranda cikan nesneler hakkinda soru sormasi cocugun ogrenmesini kolaylastirmaktadir. arastirmalarin sonucu susam sokagi'ni ailesiyle izlemeye baslayan kucuk cocuklarda ogrenme yeteneginin 3 gun gibi kisa surede ivme kazanmaya basladigi gorulmus. 2003 yilinda israil ve filistin'deki cocuklar kullanilarak yapilan bir arastirmada susam sokagi izleyen cocuklarin karsi tarafa (israilliyse filistinlilere, filistinliyse israillilere) empati ve saygi duyma konusunda susam sokagi izlemeyenlere gore farkli olup olmadigi incelendi. 1998 yilinda susam sokagi'nin arapca ve ibranice versiyonlari israil ve filistin'de yayina baslamisti ve her iki ulkedeki versiyonlarda da verilen en onemli derslerden biri karsi tarafa saygi duymak, kendinden farkli olanlara empati gostermek gibi sosyal davranislardi. 76 bolum boyunca devam eden program israil'de tek kanalda 30 dakika olarak, filistin'de 3 farkli kanalda 15'er dakika olarak yayinlandi. iki ulkede de bu program devletlerin sponsorluk yaptigi tv kanallari tarafindan yayinlandi. evinde uydu olan cocuklar programin hem israil hem filistin versiyonunu gorebiliyordu. daha onceden secilen arap ve yahudi cocuklar susam sokagi'ni izlemeden once ve birkac ay izledikten sonra olmak uzere 2 farkli zamanda roportaja tabi tutuldu. roportajlarda cocuklarin ana dili kullanildi ve her roportaj cocuklarla ayni milliyetten olan kisiler tarafindan duzenlendi. mesela arap cocuklarla arap arastirmacilar, israilli cocuklarla israilli arastirmacilar konustu. sonuclar ilgincti. susam sokagini izleyen cocuklar birkac ay onceki hallerine gore karsi tarafa cok daha hosgoru ve empatiyle bakmayi ogrenmisti. mesela israilli cocuklara susam sokagi baslamadan once "araplar hakkinda ne dusunuyorsun?" sorusu geldiginde cocuklarin sadece %35'i pozitif seyler soylerken programi birkac ay izledikten sonra cocuklarin %82'si araplar hakkinda pozitif seyler soyleyecekti. filistinli cocuklar susam sokagini izlemeden once "yahudiler hakkinda ne dusunuyorsun?" sorusuna %29 pozitif cevap verirken programi izledikten sonra bu oran %53'e yukselecekti. cocuklara sorulan diger sorularda da susam sokagi'nin etkisi bariz bir sekilde gorulebiliyordu. yani susam sokagi sadece harfleri, kelimeleri, organ isimlerini degil ayni zamanda hosgoru, empati gibi degerleri de ogretiyordu. 1970 yilinda 3 farkli kreste cok sayida siniftaki ogrenciler rastgele bir sekilde 2 gruba ayrilmisti. gruplardan birinde cocuklara 12 hafta boyunca haftada 5 kere susam sokagi izletilecekti, diger gruptaki cocuklar da disari cikartilip oyun ve cesitli aktivitelere tabi tutulacakti. amac hem susam sokagi'nin ogrenmeye etkisini test etmek, hem cocuklarin susam sokagi'yla diger aktiviteler arasindaki tercihlerine bakmak, hem de susam sokagi'nin ogrenmeye tam olarak nasil katki yaptigini ogrenmekti. 12 haftalik susam sokagi maratonu baslamadan once her iki gruptaki cocuklara cesitli testler verildi ve sonuclar kaydedildi. susam sokagi maratonu oncesi yapilan testlerde iki grubun hemen hemen her testte asagi yukari ayni puanlari aldigi goruldu. yani 12 hafta sonunda ortaya cikacak olan farkliliklarin susam sokagi'ndan dolayi olabilecegi fikri guclendirilmisti. 12 haftalik izlemenin sonunda susam sokagi izlememesi planlanan cocuklara test olarak susam sokagi karakterlerinin resimleri gosterildi ve isimleri soruldu. bu cocuklar karakterlerin hemen hemen hicbirini dogru tahmin edemedi ve bu cocuklarin susam sokagi'ni kres disinda hicbir ortamda izlemedigi de kesinlesmis oldu. sonunda yapilan 8 farkli kategoriden olusan testlerde susam sokagini izleyen cocuklar ortalama 158.09 puan alirken susam sokagini izlemeyen cocuklar 150.097 puan aldi. sekiz kategorinin yedi tanesinde susam sokagini izleyen cocuklar izlemeyenlere gore daha yuksek puan almisti. deneyden sonra bu kreslerdeki tum cocuklar susam sokagini izlemeye baslayinca iki grubun arasindaki fark kapanmaya baslamisti ve bir sure sonra fark kalmamisti. sonraki sene yapilan bir baska arastirmada susam sokagi izleyen 4 yasindaki cocuklarin "akil yasi" izlemeyenlere gore 3-4 ay ilerde cikmisti. bu da neredeyse %10'luk bir kazanim demekti, iq olarak da 3 puanlik bir kazanim oldugu ortaya cikmisti. 1971'de susam sokagi avustralya'da yayinlanmaya baslandi. arastirmacilar da programin bu ulkede amerika'da yaptigi etkiyi yapip yapmayacagini merak ettikleri icin hemen kollari sivadilar. ilk yil sonunda programin yayinlandigi sehirlerde cocuklarin izleme orani %84 cikmisti ve bu cok yuksek bir orandi. susam sokagi yayinlanmaya baslamadan hemen once avusturalyali arastirmacilar programi izlemesi beklenen yuzlerce cocugu teste tabi tutmaya baslamisti bile. boylece program yayinlandiktan sonra arada fark olup olmadigi gorulecekti. harfleri, rakamlari ve sekilleri bilme konusunda susam sokagini izleyen cocuklar onceki seneye gore bariz gelisme gostermisti. cocuklara verilen hemen hemen her testte susam sokagi'nin etkisi gorulebiliyordu. o gune kadar yapilan tum arastirmalar gelir duzeyi dusuk sehirlerde ve gelir duzeyi dusuk ailelerde gerceklestirilmisti. zaten susam sokagi'nin ilk hedeflerinden biri gelir duzeyi dusuk ailelerinin cocuklarini okula hazirlamak ve onlarin diger cocuklarin gerisinde kalmamasini saglamakti. 1972 yilinda kanada'nin en varlikli sehirlerinden olan vancouver'da yapilan arastirma bu konuda bir istisnaydi. arastirmada cocuklarin %95'inin susam sokagi'ni en az bir kere izledigi, ucte ikisinin de surekli izledigi ortaya cikti. bu sehirde susam sokagi'ni zaten hemen hemen tum cocuklar izledigi icin testlerde yapilan karsilastirmalar "izleyen vs. izlemeyen" seklinde olmak yerine "surekli izleyen vs. nadiren izleyen" seklinde olacakti. yapilan 11 farkli testin tamaminda programi surekli izleyen cocuklar nadiren izleyenlerden daha yuksek puan almisti. mesela "buyuk harfleri tanima" gibi belli basli testlerde susam sokagi'ni surekli izleyen cocuklarin performansi nadiren izleyenlere gore iki kat dolaylarindaydi. 1994 yilinda yapilan bir baska arastirmada kucuklugunde susam sokagi izlemis olan cocuklar ergenlik zamaninda testlere tabi tutuldu ve susam sokagi'nin etkisinin yillar sonra devam edip etmedigi arastirildi. ergenlere once kucukluklerinde susam sokagi izleyip izlemediklerini, izledilerse ne kadar izledikleri soruldu. tabi ki yillar once cocuklukta izlenen bir programi herkesin cok iyi sekilde tahmin edilmesi beklenemez ama en azindan bir tahmin yurutulebilir. arastirmanin sonunda susam sokagi izleyerek buyuyen cocuklarin ingilizce, matematik ve fen derslerinde izlemeyenlere oranla daha yuksek puan aldigi ve okulda da daha iyi notlara sahip oldugu, daha cok kitap okudugu, kendilerine guvenlerinin daha yuksek oldugu, insanlarla daha iyi gecindikleri goruldu. bu da susam sokagi'nin etkisinin yillarca devam edebilecegini gosteren bir etken. yapilan baska bir arastirmaya gore susam sokagi izleyerek buyuyen cocuklar izlemeyenlere gore liseyi %16 daha yuksek ortalamayla bitiriyorlar ve universiteye girme ihtimalleri de daha yuksek. son yillarda yapilan bazi arastirmalarda susam sokagi'nin ogrenmeye etkisini gozlemlemek icin fmrı yardimiyla beyindeki fonksiyonlar incelenmeye baslandi. bu konuda oldukca ilginc arastirmalar var ama bu arastirmalarin sonuclarindan bahsetmek icin henuz erken. yukarda bahsettigim gibi, susam sokagi bugune kadar hakkinda gelmis gecmis en fazla akademik arastirma yapilan, baslangici bile akademik calismanin urunu olan bir tv programi. bu yuzden susam sokagi hakkinda yapilan tum arastirmalari buraya yazmak istesek ortaya bir degil ciltlerce kitap cikacaktir. zira, amazon.com'da yapilacak bir aramada bu konuda yazilmis onlarca kitap bulmak mumkun. susam sokagi bir sosyal proje ve deney olarak basladi ve 1968'den bu yana dunya'nin 100'den fazla ulkesinde cok basarili sonuclar verdi ve bu proje hala devam ediyor. gecen bir yerde okumustum, cocuklari kreslere doldurup susam sokagi'nin verdigi egitimi ogretmenlerle vermek mumkun olsaymis sirf amerikan ekonomisinde bunun karsiligi yillik 5 milyar dolarlik bir harcama olacakmis. susam sokagi'nin 1960'lardan beri tum butcesini birlestirsek bundan cok daha az bir rakam ortaya cikiyor. susam sokagi cocuklara sadece bazi konseptleri ogretmiyor, bunlari ogretirken onlarin ilgi ve alakasini cekiyor ve onlari eglendirmeyi de basariyor. bugune kadar hicbir tv programi insanliga susam sokagi'nin yaptigi etkiyi yapmadi ve bundan sonra yapmasi da zor. susam sokagini her gun dunyanin cesitli ulkelerinden 160 milyon cocuk izliyor. susam sokagi olmadan bu cocuklarin cogunun en az ilkokula baslayana kadar hicbir sekilde egitim almasi mumkun olmayacakti cunku okul oncesi ogretim bir cok ulkede hala yuksek gelirlilere hitap eden bir sey. gecen sene yapilan bir meta-analiz arastirmasinda daha once susam sokagi hakkinda 15 ulkede yapilan 24 farkli arastirma birlestirildi ve ortaya 10 bin cocugu kapsayan bir arastirma cikti. arastirmanin sonucu ulkeleri, toplumlari, milletleri asan cinsten. sonuc olarak dunya'nin 15 farkli ulkesinde susam sokagi izleyen cocuklarin ogrenme kapasitesi izlemeyenlere gore %12 daha yuksek. gecen sene abd basta olmak uzere bir cok ulkede baslatilan "okul oncesi ogrenme seferberligi" projelerine aktarilan milyonlarca dolardan sonra bu rakamin yanina bile yaklasilamamisti ve cocuklarin ogrenme kapasitesi en fazla %4-5 kadar arttirilabilmisti. bu da susam sokagi'nin ne kadar onemli bir proje oldugunu gosteren kanitlardan biri. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
KASIRGA
Yaşamda bazı dönemler vardır, her şey karışık ve tamamen dağınık ve yönsüz görünür. Bu kişisel veya toplumsal olaylarda da böyle olabilir. Bunlar donup kaldığımız, ne yapacağımızı bilemediğimiz, sıkışmış hissettiğimiz zamanlardır. Böyle bir dönemde unutmamamız gerekenler vardır; 1-Her şey değişir, sabit olarak kalan yoktur. 2-O anda bize kötü karanlık görünen, mutlaka iyi ve aydınlık olana hizmet ediyordur. 3-Zen’de, bir tekerleğin (döngü) dış kenarında olmak ve merkezinde olmakla ilgili bir bilgi vardır. Bu şu anlama gelir; Dünyada pek çok olay olur. Bir çember (tekerlek) veya bir kasırga düşünün. Kasırganın veya çemberin dış kenarına tutunursanız başınız dönebilir. Dış kenarda her türlü olaya açıksınızdır ve ilginçtir ki dış olayların her zaman, biri biter biri başlar. Oysa bir kasırganın veya çemberin, merkezine ilerlerseniz orada sadece sakinlik huzur vardır. Yaşamı tüm boyutları ile görürseniz, karanlık ve zorluğun, ışık ve kolaylık kadar gerekli olduğunu anlarsınız. Neden çünkü; bu ikisinin birlikte varlığının adı DÜNYA YAŞAMIDIR. Bundan en az etkilenmenin yolu ise, bu iki uçluluğun dünya yaşamının bir gerekliliği olduğunu anlamak, buna çok direnmemek, bunu görüp bilip, seçimimizi yapmaktır. Kötü ve karanlığı, iyi ve aydınlığı bir toprak gibi düşünün. Gübre atılmış bir toprak. Toprak (Aydınlık), gübre (Karanlık), toprakla gübrenin karışımından oluşan ortamdan çiçek çıkar, HAYAT DOĞAR. Yani bu ikisinin ötesini görebilir misiniz? Bize pislik gibi görünen, hayatın zeminidir. Hayat bunun içinden çıkar. İyi ve kötü, karanlık ve aydınlık denilen durumlar ve zamanlarda, bunların ötesi olduğunu görebilir misiniz? Bunların hepsi sadece HAYAT’ a katkı sağlar. Biz ne yapabiliriz? Yaşam içinde, önümüze gelen şeylerde, temiz vicdan ve samimiyetle en uygun cevabı vermemiz uygundur. Gerekenleri yapalım ve bu oyunların ötesi olduğunu anlayalım. İyi kötü çatışmasının amacı enerji üretimidir. Bu oluşan enerji hayatın devamlılığını sağlar. Yani ne yapmamızın uygun olduğunu düşünüyorsak yapalım ve çok takmayalım. Kendimizi tamamen kasırganın dış kenarında tutmayalım, yapacağımızı yapıp, kendimizi kasırgaya bırakalım. Bu bırakış bizi merkeze çekebilir. Ve kasırganın merkezi her daim sakindir, hatırlayalım. Kargaşa daima kenardadır. 4-Her zaman İNSAN olarak yaratılmış her insana ve şeye VİCDANLI davranalım. Herkesin ve her şeyin yaşam hakkına saygı duyalım. CAN almış her varlığın can’ına saygı duyalım. İşte bunu yapmanın diğer adıda VİCDAN’ lı olmaktır. 5-İlk etapta korku ve bıkkınlık duysak bile, bu duygulara esir olmayalım, unutmayalım, büyük planda her şey bir şeye vesiledir ve OLAN DAİMA HAYIRLIDIR. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 18.7.2016
http://beyazyol.com/lists/kasirga/236
RAHAT OLUN
Şunu anlamaya çalışalım; HAYAT büyük plana enerji üretmek için vardır. Tüm DÜNYA yaşamı, yaradanın bütünlüğüne ENERJİSEL katkıda bulunmak için vardır. İNSAN dünya yaşamında ENERJİ üretir. Bu üretilen enerji bütüne katkı sağlar. Yani insanın bedeni ve her bedenli olarak var olan, bütüne enerji üreterek katışır. Dünyada enerji nasıl üretilir? Elektriği düşünün, (-) ve (+) uçların bir araya gelmesi ile, elektrik İŞ üretilir. ENERJİ açığa çıkar. Yani (-) ve (+) uçların bir arada olması ile ELEKTRİK oluşur. Onun adı IŞIK veya ISI’ dır. İş üretilmesi bir şeye karşı bir DİRENÇ gösterilmesi ile oluşur. Bunu anlayabilirsek, şu an yaşananları ve her zaman yaşanan çatışmalı ortamları anlamamız kolaylaşır. Bu çatışma lafı sadece dış ortam için geçerli değildir. Çatışma bazen kendi içimizde bazen dışarıda yaşanır. İşin epey ötesi, İNSAN neden cennetten DÜNYA yaşamına gönderilmiştir? Bilgi ağacından yani ELMA ağacından yediği içindir. Elma, ezoterik olarak neyi temsil eder? BİLGİ’ yi. Yani işin özü bizim ruhlarımız burada bedenlerimiz vesile edilerek, BİLGİ almaktadır. Burası ruhun öğrenme mekanlarından sadece biridir. Mutlaka başka mekanlarda başka şekilde de öğrenebilir. Bizim dünya yaşamında BİLGİ, zıtlıklar ile öğrenilir. Bizde dünyada yaşadığımıza göre, bunu ön koşul olarak görmeliyiz. Hep diyorum, yine diyeceğim; DÜNYA yaşamı Dualite (ikilik)' tir. Dünyada yaşarken farklı uçların varlığı ile bir şeyleri öğrenmemiz mümkündür. KARANLIK olmadan IŞIK nedir bilemeyiz. GECE olmadan GÜNDÜZ ne anlamayız. Düşünsenize hep gündüz olsa, bunu bir şey ile karşılaştıramadığımız için, gündüz ne demek bilemeyiz. Yani bizim yaratılışımız KARŞILAŞTIRARAK, zıtlıklar ile öğrenmek üzerinedir. Bu farklı uçlar, hangi konuda olursa olsun, daima çatışır ve bu çatışmadan bir ENERJİ üretilir. Zıtlıklar enerji üretir, (-) ve (+) nın ürettiği IŞIK veya ISI gibi. Tüm yaşam bunun üzerine kuruludur. Bunu artık anlamamızın zamanıdır. Dünya tamamen İYİ ile dolu olamaz. Tamamen KÖTÜ dolu olamaz. İşin aslı biz onlara iyi ve kötü deriz. Oysa onlar büyük işleyişte sadece enerjidir. İkisinin varlığı İŞ üretir. Bunu anlamaya direndiğimiz zaman ne olur? Karşıda da sizi anlamayanlar direnir ve yaklaşık aynı oranda iyi ve kötü olur. Siz iyi olarak direnerek kötüyü arttırırsınız. Ya da tam tersi kötü olarak direnerek, iyiyi arttırırsınız. Yani bilmeden birbirimizi destekleriz. Hep ağzımızda pelesenk olmuş EGO ve İRADE savaşı neden vardır? İşte sadece bunun için; ENERJİ üretimi. Zıtlıkların direnci ile enerji üretilir. Buda bütüne katkı sağlar. Egoya karşı irade ile direniriz ve ENERJİ üretiriz. Ego dünyasaldır, ikilikten kaynaklanır. İrade Tanrısaldır, Tekillikten gelir. İkisi birbirine zıttır. Yani biri size EGO yok edilmeli derse inanmayın, gülün geçin, nedeni basit; Ego dünyada yaşamamız için gereklidir. Ego olmazsa, irade ile kim çatışacaktır? Egoyu yok edin diyen, siz CANLI olmayın demek istiyordur. Yani CAN olmazsa siz yaşıyor olmazsınız. Yaşam yoksa enerji üretimi yoktur. Bu uzar gider. Buradan devamla biri bize hep İYİ olun derse bu doğru değildir. Birim, bütünün aynıdır. Dış olaylarda olan iyi ve kötü, bizim içimizde olan iyi kötü ile aynıdır. Bizim sadece DÜRÜST ve SAMİMİ İNSAN olmamız önemlidir. DÜRÜST ve SAMİMİ olmak, hep İYİ olmak DEĞİLDİR. Dürüst samimi insan bazen İYİ bazen KÖTÜ, bazen KARANLIK bazen AYDINLIK olabilendir. En azından şunu bilelim; bizim dürüst insan olmamız, her zaman herkese iyi davrandığımızı göstermez. Dürüst insan, birine karşı çok iyi davranmış, bir başkasına kötü davranmış olabilir. Hatta aynı kişiye bir an çok iyi, başka an kötü davranmış olabilir. Bu neden olur? Nedeni basit; DÜRÜST insan, sadece kendisine o anda gelen enerjiye göre hareket etmiştir. En basiti kendinizi düşünün; Her zaman iyi insan mısınız? Ben kendi adıma cevap veriyorum; Hayır. Bazen kötü olmam gerekebilir. Yani hep İYİ hep IŞIK olamayız. Biz hem İYİ hem KÖTÜ, hem IŞIK hem KARANLIK olanız. Kendinizi hiç kasmayın, hepsi olabilirsiniz. Mesela çevrenizde biri sizin için iyi der, başkası kötü der. Bunlar hep yaşadıklarımızdır. Netice YARADILIŞIN VAR ettiğini biz YOK sayamayız. Dışarıda var gördüğümüz kötü dediğimiz enerjiyi, kendimizde yok sayamayız. İşin en derin aslı İYİ KÖTÜ YOKTUR. Sadece İŞ üreten ENERJİLER VARDIR. Bu durumda biz ne yapalım; DÜRÜST ve SAMİMİ OLALIM. Önce kendimize sonra tüm dünyaya; Biz hem İYİ hem KÖTÜ, hem KARANLIK hem IŞIK olanız. Hangi durumda hangi enerjiyi kullanmamız gerektiği konusu ise, işte bu çok önemli. Bu bizi ERMİŞ olma, yani BİLGİ’ yi önce bilip, sonra bunu unutma, yolunda yürütendir. Neyi unutacağız? Buna da başka gün gelelim. Zıtlığın ötesinde olan nedir? Bunu da günü gelince konuşalım.. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 19.7.2016
http://beyazyol.com/lists/rahat-olun/237
HAL-HAYAL
Bu sadece bir hal.. Bu sadece bir hayal.. Bu nedenle sus.. Hayaller ve haller, gelip geçer. Onlar, sen izin vermezsen, Konuşmaz ve dırlanmaz. Yeri geldiğinde kolayca susar. Ve hatta susup, yok olurlar. Tıpkı denizdeki baloncuk gibi.. Baloncuk suda bir haldir, hayaldir. Ve bir an sonra yok olur. Hayal olan, yok olur. Sonrasında deniz, Baloncuk nerde demez, onu unutur. Deniz, baloncuğu bilmez, verdiği hissi bilir. Ve yeni hisler için, Yeni baloncuklara geçer. Sen denizsin.. Baloncuk değil. Haller ve hayaller, baloncuktur. Onlar bir his için vardır ve geçer. Sen aslın gibi davran yeter!! Aslın olan denize, Hangi hal ve hayal iyi gelirse, Onda ol, bu yeter.. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 22.7.2016
http://beyazyol.com/lists/hal-hayal/238
YAŞAM HAKKI
Bu dönemler öyle zamanlar ki, toplumsal olaylar, olan ve olmayanlar hepimizin ruhsal durumunu çok etkiliyor. Toplumun gergin havası, bireysel havalarımızı da gerginleştiriyor. Bu çok normaldir. Neden normal; Hepimizin bireysel zihinleri, toplumsal zihni oluşturuyor ve toplumsal zihinde bizlere yansıyor. Bu ortamlarda ve zamanlarda bazen, yaşam aşkında azalma ister istemez olabiliyor. İnsanız bu doğaldır. Bazen hepimiz düşebiliriz. Doğal ve normal olmayan ise bu hali uzatmaktır. Buna sakın ola izin vermeyin. Hep söylüyorum titreşiminizi uzun süreli düşürmeyin. Bu doğru değil. Yaşam aşkımızın her daim olması gerekir. Bundan daha önemli bir şey yoktur. Yaşam ve ölüm birbirinin iki kutbudur. Biz şu an bu kutbun YAŞAM kısmındayız. YAŞAM bir HAKTIR. YAŞAM bir AŞKTIR. Bunu tüm hücrelerimize işlemeliyiz. Bize bir CAN verilmiş. Şu anda bu iki kutuptan yaşam kısmındayız, bu bize kısmet edilmiş. Bunun kıymetini bilip, YAŞAM HAKKIMIZI sonuna kadar ONURLANDIRMALIYIZ. Her hangi bir durumda bir seçim yapmamız gerekse o daima YAŞAMDAN YANA olan seçim olmalıdır. Bundan hiçbir hal ve durumda vazgeçmemeliyiz. Verilmiş CAN, her şeyden kıymetlidir. O anda kişisel veya toplumsal hal ve ortam her ne olursa olsun, sonuna kadar kendimiz ve can taşıyan her şey için YAŞAMIN DEVAMLILIĞINI seçmeliyiz. Israrla ve kesinlikle, bir ortamda tek seçim hakkımız varsa o YAŞAM olmalıdır. Bunu sonuna kadar sağlamalıyız. Nedeni basit, biz şu anda yaşam-ölüm döngüsünün YAŞAM kısmındayız. Bunun kıymetini ve onurunu yaşamak için bu taraftayız. Günü gelir öbür tarafa gitme vakti gelirse, bunu o zaman düşünür ve onurlandırırız. Yani vakti geldiğinde olur. Yalnız vaktinden önce, bunu ısrarla düşüncemize çağırmak, yaşamdan kaçmak istemek, bıkmak, yaşamak istememek, işte bu en acı durumdur. Bunu yapmayalım. Bunu yapmayın. Bunu yapma!! Yaşamda olmak, rastgele bir durum değildir. Yaşam hem KEYİFTİR hem çok CİDDİ bir iştir. Bu bize verilmiş bir sorumluluktur. Olduğu kadar onu en iyi şekilde değerlendirmek gerekir. Yaşam ve CAN bize yaradandan emanettir. O emanetin hakkını keyifle ve ciddiyetle, zamanımız gelene kadar verelim. Bu yaradana karşı sorumluluğumuzdur. Belki de tek görevimizdir. Şu kabul edilemez ‘Ortam bir tuhaf oldu, yaşamak bile istemiyorum’ bu olmaz. İnsanın psikolojik bazı açmaz dönemleri olur, desteğe ihtiyaç duyabilir. Bu dönemler dışında, kimsenin yaşamı kötülemeye hakkı yoktur. Yaşam sadece onurlandırılır. YAŞAM ONURDUR. Son olarak başucu kitabım hocam Mustafa Karnas'ın “BİLGE KASKANA” kitabından bir söz ile yazımı tamamlamayı seçiyorum: “Kimseye hayatınızı verecek kadar sadık olmayın”.. Önce hayat, yaşam, sonrasında hem kişisel hem toplumsal her olay yoluna girer. Gönlünüzün isteği her daim yaşamdan yana olsun.. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 23.7.2016
http://beyazyol.com/lists/yasam-hakki/239
BİR DURUN
İnsanız ya, bazen hepimizde oluyor; Acı çekme, kendini acıtma, ağlama anları. Bu anlar bazen çabuk geçiyor, bazense uzuyor. Bu halleri ne kadar çabuk bıraksak o kadar iyidir. En azından çok uzatmamak güzelidir. Kendine acıma, acı hissetme, ağlama; Bunlar sadece ‘acıdan haz alma’ döngüsüdür. Yani eski enerjidir. Bu döngü insanları zaman zaman yoklar. Tabi burada bahsettiğim acı ağlama, fiziksel nedenli olanlar değildir. Duygusal acılar, anlam katmalara bağlı acılardır. İşte bu tür durumlarda en azından o acının içinde, ağlıyor bile olsanız; BİR DURUN.. Gözlerinizi kapatıp sakinleşin, KESİN ve SERT bir sesle ve SAMİMİYETLE içinize şunu sorun; ‘Ağlayan KİM? Acı çeken KİM?’ Bunu söyleyin ve anında fark edeceksiniz ki, o ağlayan, SİZ OLAN değilsinizdir. Bunu deneyin, göreceksiniz onun siz olmadığını, sadece sizi acıda tutmaktan keyif alan, siz dışında bir enerji olduğunu fark edeceksiniz. Bu çoğumuzun alıştığı ve artık bırakma zamanımızın geldiği bir döngüdür sadece. Her gelişinde tekrar tekrar deneyin, göreceksiniz, bir gün buna hiç ihtiyacımız kalmamış olacak. ‘Ağlayan acı çeken KİM?’ Sadece bunu sorun. Bu soruyu sertçe sorun; O anda soruyu soranla, ağlayanın farklı olduğunu bileceksiniz. Bunu bildiğinizde, zamanla döngünün dışına çıkacaksınızdır. Ve artık çıkmanın da zamanıdır. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 28.7.2016
http://beyazyol.com/lists/bir-durun/240
ACI- SANCI VARSA, DOĞUM YAKINDIR
Bazen hayatta acı ve sancı dönemleri olur. Fiziksel veya duygusal bir sorun yaşıyoruzdur ve bunu bir türlü aşamıyoruzdur. Aslında bu tür durumlarda yapılacak şey, her zaman olduğu gibi sade ve basit kararlar alıp, uygulamaya başlamaktır. -Önce sorunu GÖRMEK, -Sonra bunu yaşayanlara DANIŞMAK, -Ve asıl olan aldığımız her cevabı KALBİMİZE sormak. -Tüm bunlara göre de, bir KARAR ALIP UYGULAMAK uygun olandır. Bir sorunu, uzun süre görmezden gelmek, onu yok saymak uygun bir durum değildir. Her zaman araştırıp düşünüp, o anki aklımızla, bize en uygun kararı vermemiz, güzel olandır. Uzun süre görmezden gelinen sorunda, nasıl ki bedendeki yara görülmezse kronikleşir kangrene dönerse, sorunlarda ruhumuzda kangrenleşir. Ruhumuz içimiz daralır, küçülür, hayattan tat alamaz hale geliriz. Her türlü hastalığa davetiye çıkarmış oluruz. Aslında her zaman duygusal veya bedensel acının bir mesajı vardır. Hayatlarımızda yoldan çıktığımız bir şeyleri gösterir. Acı bunu görüp, tekrar yolumuzu, rotamızı toparlamamız içindir. Ve şunu hiç unutmayın; Acı ve sancı çekiyorsanız, doğacak olan vardır. Yeni bir şey doğacaktır, bunu bilin ve doğurun. Aynen böyle.. acı varsa..basitçe görün, bir şey bitiyor, yeni bir şey doğmak üzeredir. Acı, doğacak olan içindir. Acı, bir güzelliğin doğmasına vesile içindir. Acıya direnmeyin, onu yaşayıp, uzatmadan geçin. O vakit, uygun olan; Sade olup, karmaşadan uzaklaşıp, oyunlara girmeyip, sancıyı görüp, doğacak olanı kucaklamaktır. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 28.7.2016
http://beyazyol.com/lists/aci-sanci-varsa-dogum-yakindir/241
SEVGİ
Sevgi ve korku aynı alanda olamaz. Bu kesin bir gerçektir. Şimdi bazıları vardır; Hem birini sevdiklerini söylerler hem de ondan korkarlar. İşte bu olur bir durum değildir. Neden olamaz, çok basittir; Sevgi ve korku, aynı yerde bulunmaz. Birinin olduğu yerde diğeri bulunamaz. İkisi farklı kutuplardır. İnsan birini seviyorsa, ondan korkmaz. Bir ortamda korku varsa, orada olan sevgi değildir. Hesap kitap işleri olabilir. Sevgi niyet işidir. Ha tabi o niyet o kalbe neden konur? Başkaları değil de, neden o sevilir? Burada; 1-Dünyasal anlamda bir enerjilerin uyumu konusu vardır. Bununla birlikte pek çok kişiyle enerjiler uyumlu olabilir ve biri sevilir. Yani enerjilerin uyumu tek başına yeterli değildir. 2-Birbirinin eksiğini tamamlama vardır. Bu da tek başına yeterli değildir. 3-Olsa olsa gerçek sevgide ilahi bir yan vardır. Sevgiyi güzelleştiren, tamlayan bu olabilir. Buradan devamla birini gerçekten seviyorsanız, ondan korkmazsınız. SEVGİ AÇIKLIK bekler. İnsan, sevdiğinden kendini gizlemez korkmaz. Kendini gizlemek, korkunun bulunduğu yerdedir. Korkunun olduğu yerde, insan kendini gizler, korktuğu kişinin kendindeki eksik gedikleri görmesini istemez. Eksikleri görülürse, eleştirileceğini, aleyhine kullanılacağını düşünür. Korkunun olduğu yerde bu doğrudur. Ve bu dünyada herkesin kendince eksik gedik yerleri mutlaka vardır. Dünyada insan olarak var isek, tam olamayız. Sevgi, açıklık bekler. Sevgi dürüstlük bekler. Ve gerçek sevgi zaman ister. Zaman sevginin gelişmesi için ona emek vermenizi bekler. Gerçekten seviyorsanız, açık olmayı öğrenme zamanıdır. Sevdiğine açık olmak öğrenilebilir bir durumdur. Yeter ki gerçekten birini sevmeye niyet edin. Biraz zaman alsa da, açık olmak öğrenilir. Gerçek sevgi GÜÇLÜ olmayı bekler. Güçlülük, sadece sevgiyedir. Onu geliştirmek içindir. Gerçek sevgi KENDİNE GÜVENMEYİ ister. Güven önce kendinedir. Gerçek sevgi ŞEFKATLE beraberdir. Vee gerçek sevgi, sevdiğine, benim malım demez. Onu hem sevdiğini bilir hem de sahiplenmemeyi öğretir. Her şey enerjidir. Sevende sevilende enerjidir. Enerji tutulamaz, kısıtlanamaz, sahiplenilemez. Bazıları bunu yaptığını sanır. Oysa yanılır. ENERJİ TUTSAK EDİLEMEZ. ENERJİ sadece AKAR, o özgürdür. Kim enerjiye dur diyebilir ki? Bu mümkün değildir. O zaman, uygun olan, sevginin akışına izin vermektir. Gerçekten birini sevmeye niyetiniz var ise, ZAMAN size tüm bunları öğretir. Öğrenmek ise her zaman iyidir. Enerji, yaratıcıdan bize yansır. Biz bedenlerle bu dünyada enerji ile bir şeyler üretmeye VESİLE olanlarız. Biz enerjiyi kullanırız. Onu kullanıp yeni enerji üretimine katkı sunarız. Enerjiyi üretip ve kullanarak yaratılışa katkı sunarız. Enerji sayesinde varlığımızı sürdürürüz. ENERJİ her daim AKAR. Biz onu tutamayız. Neticede gerçekten seviyorsanız, sevgiye zaman tanıyıp bunları öğrenir ve yaşarsınız. SEVGİ size ÖĞRETİR. Yani siz sevgiye, sizden akması için vesile olursunuz. Bu şansa, onu sahiplenmeye çalışarak değil, ONUNLA AKARAK dahil olun. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 3.8.2016
http://beyazyol.com/lists/sevgi/242
HOCAM..
Hocam Mustafa Karnas' ın “Metafizik Tekillik” derslerinin ilk konularından biri; “Metafizik Tekillik ve Kader” konusuydu. Yani konu çok önemliydi. Tabi ben her zamanki gibi dersten önce, zihnimde hazır referanslarla dinliyordum. Çok kıymetli bilgilerle dolu muhteşem bir dersti. Hocam anlattı anlattı, ben bir yerde ikna olmadım. Kafamdaki daha önceki bilgilerle bağdaştıramadım. Bir huzursuz oldum. Şu an hocamın ne dediğini biraz daha anlasam da o gün, sürekli eski ile karşılaştıran zihnim, huzursuzluk çıkardı. O günkü çok kıymetli dersten bazı paha biçilmez cümleler; KADER, AVATARIN KADERİ OLAMAZ DÖNGÜNÜN KADERİ VARDIR... KADER; HAZLARIN ENERJİ BOYUTUNDAN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.. GERİ KALAN İSE RESİMLER VE AKIŞLARDIR. KADER İÇİN DOĞRU REFERANSLAR DUYGULARDIR.. BAŞKA REFERANSLAR KULLANMAK HATALIDIR BUNDAN DOLAYI, BİR İNSANIN ASIL ÖLÇÜ OLARAK ALMASI GEREKEN REFERANSLAR; BİR ÇEŞİT HAZ DUYGUSUNA BENZEYEN ENERJİ YAPISININ NİTELİĞİ; KADERDİR.. YAŞANANLAR DEĞİL. BUNLAR (yaşananlar) GERÇEKLEŞİRKEN ORTAYA ÇIKAN HAZ DUYGUSU REFERANS ALINMALIDIR. YANİ NE YAPARSAN YAP SONUÇTA ORTAYA BİR DUYGU ÇIKAR.. İŞTE O DUYGU SENİN KAZANCINDIR. DİĞER HİÇBİR ŞEY BİR KAZANÇ SAĞLAMAZ. KADER İÇİN KULLANMAN GEREKEN REFERANS BUNLAR OLMALI. YANİ SEN RUHUN İÇİN HAZ ALIYORSUN AMA AVATARDA BUNU SİNİR SİSTEMİNDE HİSSEDİYOR. RUHUN BU ENERJİYİ BÜTÜNE KATARKEN, KENDİSİ DE HİSSEDİYOR. İNSAN HERŞEYDEN HAZ ALMALIDIR, (Kader için) REFERANS BU OLMALIDIR Hazrlayan: Aydek Sultan Özdemir 4.8.2016
http://beyazyol.com/lists/hocam/245
AYDEK, BİR HÜCRE OLABİLİR Mİ?
Ben bütün olarak iyi ve güzelim. Sizde öyle, bütün olduğunuzda güzel ve iyisiniz. Biz insanlar bütün olduğumuzda TAM ve GÜZELİZ. Bu neden böyle, düşünmeye buradan başlayalım; İNSAN var, bir de İNSANLIK var. Hücre var ve tüm beden var. Her hücrenin değişik fonksiyonları, şekli, düşüncesi, hareket biçimi, iş yapışı, dinlendiği ve çalıştığı farklı saatleri var. Hücrelerin bazısı beyaz, bazısı siyah, sarı, mor veya başka renkteler. Her bir hücre bir organa bağlıdır. Yani o organın bütününe hizmet eder. Kendini o organ olarak bilir. Bir Karaciğer hücresi, ben karaciğerim der. Her organ ise bir sisteme bağlıdır. Karaciğer organ olarak; ‘Ben karaciğerim’ der. Karaciğer organı, sistem olarak, sindirim sistemine bağlıdır. Sindirim sistemi pek çok organdan oluşur. Dalak, mide, pankreas, bağırsaklar vs vs. Hepsi sindirim sistemini oluşturur. Her organın kendi yaptığı iş vardır. Birde sistemin o konuyla ilgili işi tümleyişi vardır. Şunun gibi düşünün; Mide gıdayı alır, kendi enzimlerini gıdaya katar, onu ayrıştırır, küçültür. Bunu yapıp o karışımı bağırsaklara gönderir. Mide, işin sadece kendi yaptığı kısmını bilir. Bağırsak ne yapar bilemez. Midenin algısı bilinci, kendiyle sınırlıdır. O zaten koca bir ummandır. Milyonlarca hücreden oluşan koca bir kıtadır o. Kolay mı, bir midedir o. Midenin içindeki her hücre için, asıl organ mide, bir ilahtır bir anlamda. O koca bir organdır. Bir mide hücresi için, mide uçsuz bucaksızdır, tektir, büyüktür, yücedir. Oysa sindirim sistemi açısından bakarsak, ‘mide’; sindirim sisteminin bir bölümüdür, belki bir hücresi gibidir. Koca sindirim sistemi, içinde binlerce hücreden ve pek çok organdan oluşur. Mide bu sistem içindedir. Mide, tam anlamasa da kendinden büyük olan bir sisteme dahil olduğunu hissedebilir. Kendinden daha yüce, kendinden daha önemli bir şey vardır. Detaylarını bilemese de, ona bağlıdır. Kendinden yüceye bağlıdır. Sindirim sistemi içinde her hücre ve organ, kendi hislerini ve işlerini bilir. Yanında yöresinde olan diğer mide hücrelerini bilir. Yakınındaki organları bilir. Daha ötesinden çok emin olmasa da varlıklarını hisseder. Özünde sadece kendi yaptıklarını bilir. Tabi bilinçliyse bilir. Hepsinin ötesi olan, onları bağlayan sistemi, çok bilinçliyse bilebilir. Yoksa kendini o sistemden ayrı sanır, sadece bağlı olduğu organı bilir. Yani bütünü oluşturan mide diye bir varlık olduğunu bilir. Mide hücresi, mideye bağlıdır. Bildiği budur. Her sistem, bedenin işleyişini düzenlemek için, bir işi bir ucundan alır ve yapacaklarını yapar ve ötesini bırakır. Kendi yaptığının ötesini bilemez. Sindirim sistemi, dışarıdan gelen, yabancı maddeyi, yani gıda, kendine uygun hale dönüştürmeye çalışır. Sistemin her bir birimi bu gıdanın dönüşüm aşamasında, bir şeyler yapar ve sadece kendi yaptığını bilir. Mesela mide, saldığı enzimlerle gıdaya küçülterek şekil verir. Enzimler salar, bu enzimleri salgılama işlevi yaratılışında vardır. Bağırsağın yolda gıda geçerken, kasılma hareketlerini, salgılarını, tekrar gıdanın bir kısmını bedenin yapıtaşı haline getirdiğini, gerek duymadığı fazlalıkları seçerek uzaklaştırırken, hangi kriterleri kullandığını falan bilmez. Midenin bakış açısından sadece dışarıdan aralıklarla gelen yabancı gıdanın, kendi enzimleriyle şekillendirilmesi vardır. Oysa en basiti, o yabancı gıda, ilerde bir zaman sonra kendi haline gelecektir, yani ‘Mide hücresi’ olacaktır. Yani özünde yabancı falan yoktur. Bunu nereden bilecek, bilemez tabi. Sistemler, kendi gibi başka sistemler olduğunu bilir. Kendi gibi diğer sistemlerde bir şeyler yapıyordur. Hepsinin bütününden oluşan bir varlık vardır. Bir bütün vardır. O tam ve bütün olandır. Sistemler bilir ki, kendilerinin yaptığı her şey, o asıl varlık içindir, onun rızası içindir. Onu tam yapmak içindir. O varlığın adı Aydek’ tir Ayşe’dir Ali’ dir vs vs.. Gelelim buradan Aydek olana; Aydek, bildiği kadar kendini bilir. Kendi herkesten ayrı bir bireydir. Yaptığı işler vardır. Yaptığı işlerin ana teması olan bir veya birkaç konu vardır. Yaratılışının gereği, diyelim ki meraklıdır. Bir şeyleri merak eder ve oradan devamla keşfeder. Kendi gibi merak ve keşif üzerinden yürüyen bazı insanlarda vardır. Onlara kendini daha yakın hisseder. Onlarla birlikte daha kolay anlaşır. Aydek kendi ve kendi gibi her insanın ötesinde bir şeyler olduğunu bilir. Zaten dahil olduğu insanlık sistemine bu tür bilgiler hep gelmiştir. Bir şekilde başka bir bütüne dahil olduğunu bilir. O bağlı olduğu bütün için bir şeyler yapmaktadır. Bunu hisseder. O bütüne, yaratıcı dendiğini bilir. YARATICI; ne yaratır, yaratıcı olan nedir? DÜŞÜNCE. O zaman kendi bir yaratılan olarak, yaratıcının düşüncesindedir belki de. Yaratıcı onu düşünmüştür ve oldurmuştur. Aydek hem bir yerde vardır, hem bir düşüncedir. Düşünüldüğü için vardır. O farklı bir şekilde düşünüldüğü anda, farklı bir yerde ve şekilde olabilir. Buradan devamla Aydek, bir bütün için bir şeyler yapmak için bir vesiledir. Bütün olan yaratılış, her şey yolunda mı diye bakar. Tek tek yapılan işler iyi kötü diye değil de, “her şey yolunda mı?” Buradan devamla eğer siz yaşamlarınızda “HER ŞEY YOLUNDA” diyebiliyorsanız, bu bütüne katkınızın doğru yolda olduğunu gösterir. Sizi düşünenin düşüncesini doğru yönde ilerletiyorsunuz demektir. Değilse, sıkkınsanız üzgünseniz orada bir şeyler dengesizleşmiş olabilir. Aslında şu da var “Her Şey Yolunda” diyen, her şeyin tam ve mükemmel olmadığını bilir. Olan şudur aslında, her yaşanılan tecrübeye rağmen, her tecrübenin bütüne katkı için olduğunu bilir ve “VARDIR BİR HAYIR” der. Ve kendini tekrar düzenleyip oradan yol alması gerektiğini hisseder. Burada olduğu müddetçe her daim yapabileceği bir sonraki adım vardır. O adımlar ilginçtir. Adım bütün için katkı sağlar ve bazen birileriyle birlikte yapılıyor gibi görünse de, her adım TEK BAŞINA atılır. Tıpkı her hücrenin organ için bir şeyler yapıyor olsa da, kendi işini kendi yaptığı gibi. Her hücrenin bütün içinde, bireyselliği gibi. Hücre, o tek adımı atarsa, diğerleri de, bir şeyler yaparsa, hepsinin ötesinde kendi görmese de, oluşan bir şey vardır. Aynısı biz insanlar içinde geçerli. Bizler koşullarımız her ne olursa olsun, atacak bir sonraki adımımız olduğunu bilmeliyiz. Her zaman bir sonraki hamle vardır. Bazen durağan zamanlarımız olabilir. Bu toparlanmak ve kendine gelmek içindir. Sonrasında tekrar bir eylem olur. Eylem ve adım bütünle yapılır gibi görünür, bir anlamda doğrudur ve temelde HER ADIM TEK BAŞINA ATILIR. Bir hücrenin işi, diğer hücrenin işiyle birlikte anlam ve şekil değiştirse de, temelde o hücrenin bir işi vardır. Temelde o insanın bir işlevi vardır. Bu işlevi ne kadar teslimiyetle ve kabulle yaparsa, o kadar huzurda olur. Çünkü birde bu durum vardır; Yapmadığın şey için, evrensel kurallar ile, belirli bir duruma şekle yönlendirilme hali vardır. Bu insanı zorlar. İnatlaştıkça enerji insanı zorlar. Yani aslında “Ne yaşanıyorsa, oradan huzurla geçmek vardır. Birde ona direnmek vardır”. Direnç insanı zorlar. Yani aslında bir neşeyle huzurla bütüne katkı vardır. Birde istemeden zorla katkı vardır. Her koşulda her şey bütüne katkı için vardır. Bu durumda şuna karar verelim; Bütüne ne şekilde katkı sunmamız uygun olandır? Biz neyi seçsek uygundur. Bu seçim bizimdir. KEYİF ve HUZURLA veya acıyla huzursuzlukla katkı sunabilme şansımız ve şeçimimiz vardır. Bu durumda BİZ SEÇELİM. Neyi istersek o olsun ve hem ciddiyetle hem neşeyle yaşayalım. Bir hücre gibi, daha ötesi olduğunu hissedip, bütüne neşeyle katılalım. Hem bireyselliğimiz olduğunu bilip, hem bütünün bir parçası olduğumuzu bilelim. Hem var olduğumuzu bilip, bütün içinde yok olduğumuzu bilelim. Yani NEŞELİ bir CİDDİYET içinde olalım. Yaşamak hem çok ciddi hem çok neşeli olabilir. Bunu hissedelim. Yaşamda hem acı hem tatlı var. Bunu bilelim. İkisinin bir arada olduğu bir oyun içindeyiz. Biz hangisini seçersek o tarafı yaşayabiliriz. Bunu anlayalım. Düşünce ile var olan bir dünyada, her şeyin birbirini zıttı ile algıladığı bir dünyada, bütünün bir parçası olarak, algımızı neye yönlendirdiğimizin önemli olduğunu görelim. Algımızı neye çevirirsek onu görebiliriz. Bizim gördüğümüz o olur. Çünkü bu dünya, yaratıcının düşüncesi ile var edildi. Asıl olan değil. İkiden tek olanın olduğu yer değil. Bu nedenle neşeyle yol alalım, bunlar gerçek değil. Diğer yandan yaratılmışız ve değerliyiz, gerekliyiz. Bunu ciddiye alalım. Netice NEŞEYLE ve CİDDİYETLE YAŞAYALIM.. Öyle ki, bir mide hücresinden, kendimizi görebilelim.. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 9.8.2016
http://beyazyol.com/lists/aydek-bir-hucre-olabilir-mi/247
DEMLENMEK
Geçenlerde bir şeftali yedim. Çekirdeğini dikmek istedim. Benim bu kararımla; Tertemiz çekirdek önce toprağa bulandı, sonra üzeri toprakla kaplandı ve karanlıkta kaldı. İşte aynen böyle; Şeftali çekirdeği, eğer bir gün, ağaç olmaya niyetlenirse (bu potansiyeli var), bir karanlıktan geçtiğinin, toprağa bulandığının, o karanlıkta kaldığının anısı, bilinçaltında hep olacak. Burada; Şeftali çekirdeğinin, o karanlığı nasıl anlamlandırdığı çok önemli. O karanlık, aslında sadece bir dönüşümden geçmesi içindir. O karanlık ortam, bir mağara ortamı gibidir ya da bir rahimdir. Yani onun büyüyüp olgunlaşmasına vesile olan yerdir. Rahimde karanlık değil midir? Mağara gibidir. Yani olgunlaşma yeridir. Aslında olan şey; Şeftali çekirdeğinin, potansiyelinde olan, bir sonraki aşamaya, en yüksek potansiyeline ulaşması için, ona zemin hazırlanmasıdır. O uygun zemin, topraktır. Ve tohum, yani olasılık, karanlıkta demlenir. Demini tam aldığında, toprağın karanlığından şeftali ağacı filizlenir. Bunun aynısı biz insanlar içinde geçerli. Yaşadığımız karanlık dönemler, daraldığımız anlar, sadece yeni bir gelişimin öncesidir. Yani bir DEMLENME dönemidir. Şeftali çekirdeği veya insan, bu döneme sabredemezse, yani uygun demlenmeyi beklemezse, en yüksek potansiyelini uygun şekilde ortaya çıkaramaz. Demini almayan çay nasıl olur? Bunu herkes bilir. Adına karanlık dediğimiz dönemler, sadece “Rahim ortamı” gibidir. Bizi yeni gelişime hazırlar. Demlenmeye sabır gösterebilenler için, şeftali çekirdeğinin başını topraktan çıkarması tam en uygun andadır. Ne daha önce, ne daha geç. Eğer burada sabır gösteremezsek, hayatlarımızda olan, tam potansiyelimiz değildir. Hani eksik ve yarım potansiyelle yapılan işler gibi. Hani olur da, tam içimize sinmez olur. Fazla eksik gedikli olur. Ya da oluru varken, olmayan işler gibi. Şeftali çekirdeğinin, potansiyelinde, şeftali ağacı olmak vardır. Bu onun olurudur. Çekirdek, topraktan erken çıkarılırsa bu potansiyel oluşmaz. Çekirdeğin tam uygun bir anı vardır, bunu sezgisel olarak bilir. Hani bizde biliriz ya; Bir konuda daha uygununu yapabilirdik ve yapmadık. Bunlar hep, demlenmeye gösterilen, sabır eksikliğindendir. Neticede bunda da vardır bir hayır. Demlenmenin ne olduğunu anlamamız gerekmektedir. İnsanın, çektiğini sandığı her şey, onun gelişimi içindir. İşin aslı, o ‘çekme’ falan değildir. Bizim buna nasıl baktığımız, ne anlam verdiğimiz önemlidir. Çekilen falan yoktur. Seçimlerimiz ve bazen onları oluşturmak için beklediğimiz zamanlar vardır. İşin aslı sadece budur. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 10.8.2016
http://beyazyol.com/lists/demlenmek/249
MUTLU OLMAK= GÜZEL ŞEYLERE RASTLAMAK
İnsan mutlu olduğu zaman mı güzel şeylere rastlar ya da güzel şeyler olunca mı mutlu olur? Tavuk- yumurta hikayesi gibi oldu biliyorum. Ve evet aslında bu denklemlerde, denklemin iki yanı da doğrudur. Buradan devamla, bu durumda ne yapacağız; AKILLI OLACAĞIZ.. Nasıl akıllı, yani şöyle; İki tarafı da doğru denklemlerde, nereden giderseniz, diğerine ulaşırsınız. İki taraftan da gitseniz, doğru sonuca ulaşırsınız. Matematik kuralı bu, kesin doğru yani. Ya da bir hekim semptomdan (belirtilerden) teşhise gidebilir ya da laboratuar üzerinden tanıya gidebilir. Akıllıysa birini kullansa, sonuca ulaşır. Ee biz akıllıyız. Öyleyse düşünmeye buradan devam edelim.. Denklemin “İnsan mutlu olduğu zaman, güzel şeylere rastlar” kısmını alalım. Bizim niyetimiz ne? GÜZEL ŞEYLERE RASTLAMAK Bunun için ne yapmamız uygun? MUTLU OLMAK Evet bu kadar işte, seçimimiz “Mutlu olmak” olursa, biz “Güzel şeylere rastlarız”. Seçim hakkı bizim. Neyi seçiyorsak, onu hayatlarımızda yaşıyoruz. İşin komik tarafı bunu hiç fark etmiyoruz. Israrla ve inatla, başkalarının bize bir şey yaptığını sanıyoruz. Oysa bu bir yanılsama. Ne yaşıyorsak biz seçiyoruz. Hayatın bir yerinde ve zamanında bir seçim yapmışız. Bunun şu an farkında olmayabiliriz, unutmuş olabiliriz. Ama bilinçaltımız hiç unutmaz, o hatırında tutar her şeyi. Ve günü vakti saati gelince karşımıza çıkarır. Hayat, seçtiklerimizi karşımıza çıkarır. Her olan, o an anlamasak da bizim hayrımızadır. Biz insanlar, bazen hayrımıza olanları görmeyi reddederiz, yolumuzu uzatırız. Oysa her şey iyiliğimiz içindir. Biz anlamayız. O vakit bunu anlayıp, her olanda hayrımıza olanı, bize mutluluk verecek yanı görmeliyiz. Gerekirse, nedensiz, olansız gülmeliyiz, gönlümüzü ferahlatmalıyız. MUTLU OLMAK seçimimiz olmalı. Zaten geçici bir dünya yaşamı, niye acıyı seçelim ki? Akıl var nizam var. Denklemin ikinci kısmına gelelim “Güzel şeyler olunca mutlu olmak” . Gerçekten “Güzel şeyler olacağına inanırsak” güzel şeyler olur. Neden olmasın ki, “Güzel şeylerin isteği de mutlaka gerçekleşmektir”. Her şey gerçekleşmek ister. “Biri bizi istesin ve düşünsün de biz gerçek olalım” der. Ee o zaman neden “Güzel şeyler” i gerçekleştirmeyelim? Yaptığımız her şeye güzellik katalım, emek, sevgi katalım ve sonrasında denklemin diğer ucu gelir. Yani MUTLULUK. Her şey bu kadar basit olabilir. Karmaşayla kendimizi aldatmayalım. “GÜZEL ŞEYLER OLDURALIM ve MUTLU OLALIM” bu kadar işte. Aslında işin özü; Beklenti içinde olmayıp, her olandaki iyiliği görebilirsek, tamamız neticede.. Yazan: aydek Sultan Özdemir 10.8.2016
http://beyazyol.com/lists/mutlu-olmak-guzel-seylere-rastlamak/250
DUR BİR KINAYAYIM
Büyüklerimiz hep der "Bu hayatta büyük konuşmayacaksın". Dünden önceki gün şöyle oldu: Ablalarımdan biri bir haftalık yurt dışı gezisine gidecekti (hatta İtalya) ve sürekli kararsız ve isteksizdi. Bende çok uzatmasam da ona 'Ben olsam giderdim, ne güzel işte' falan dedim. Maksat onu gaza getirmekti, yoksa, ha dedin mi bir yere gitme kararı pek veremem ve sevmem öyle yurt dışı gezi falan, hadi hop, kolay mı yahuu.. Bu dediğim dünden önceki gün oldu. Ablam gitmeme kararı aldı, bahaneleri vardı. Bende içimden kınadım onu, belliydi bu kararı alacağı diye. Derken dün, bir arkadaşım beni aradı 'bir haftalık İtalya gezisi var, birlikte gidelim mi?' diye. Ben şok, hiç beklediğim, aklımda olan bir şey değil. Yani dedim ya, sevmem ben yurt dışı gezi falan. Kınadım ve başıma geldi iyi mi? Derken neyse, bu sabah kararımı vereceğim ya, bende kınadığım ablam gibi kafamda hayır cevabım için bahanelerimle sabah işe gelirken, içimden gitme isteği belli belirsiz geldi. Aceleyle işe gelince arkadaşımı aradım, birden baktım 'Evet' demişim. Ben mi dedim, ne oldu bilemedim. Kısmetse bayramda gezideyim. Gelelim bunu niye anlattım, şundan dolayı; Kınadım ve başıma geldi ya, benim zihin hemen düşünmeye başladı; Dur yahu kınadığım başıma geliyorsa, ben istediklerimi bir kınayayım, bakalım ne olacak. Bugün sabahtan beri kınıyorum yani, neden çünkü başıma gelsin diye.. Örnek kınamalarım; Yaa insan o kadar zenginlikle nasıl yaşar, çok ayıp ya, hizmetçiler, şoförler falan… O kadar zayıf olunur mu canım, ne o öyle, güya yiyor ve kilo almıyormuş, yalannn.. İnsan sevse de nasıl biriyle bir ömür boyu yaşamak ister canım, hiç tarzım değil.. vs vs.. İnsan beyin ve sinir hakkında o kadar şeyi bilip ne yapacak, gereksiz işler işte.. Netice gün boyu kınadım. Dur bakalım ne olacak.. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 12.8.2016
http://beyazyol.com/lists/dur-bir-kinayayim/251
İKİ YOL VAR; KINAMA- SEÇME
Önceki gün, kınama hakkında yazdıktan sonra, şunu fark ettim; İnsan her konuda iki yoldan ilerleyebilir: İyi- kötü veya olumlu- olumsuz. Hangi yoldan yürürsek yürüyelim olan aynıdır. Şimdi buradan düşünmeye başlayalım; Başlığımız KINAMA ve SEÇİM.. “İnsanın kınadığı şey başına gelir” Bu bir atasözüdür. Hepimizin de bu konuda tecrübeleri vardır. Kınadım başıma geldi gibi. Buradan ilerlersek, başka insanlarda bir şeyi kınamamız için, onun üzerinde düşünüp yoğunlaşmamız gerekir. Yani zihnimizin yoğun olarak yaşadığı şey, o anda, o kınadığımız konudur. Ve zihin üzerine yoğunlaştığı şeyi yaşar. Kınar ve kınadığını o kişinin hayatına getirir. Yani bu yol, olumsuz gibi görünen, eğer akıllıysanız, istediklerinizi kınayarak, isteklerinize sizi ulaştırabilir. Evet biraz dolambaçlı ama yine de olur. Diğer yol, seçmektir. Neyi istiyorsak, onu seçtiğimizi belirtmektir. İstediğimizi zihnin duymasını ve bilmesini sağlamaktır. Aslında biz bazen fark etmesek de, hayatlarımızda olan her şey tam seçtiklerimizdir. Yani biz seçeriz ve seçtiğimizi bilmeyiz. İnsanoğlunun tuhaf yapısı budur. İnsan UNUTUR, seçtiğini bile unutur. Ee o vakit, seçtiklerimiz, hayatımızda olmasını istediklerimiz olsun. Netice hayatlarımızda bir şeyler olur. Olanlar ya kınadıklarımızdır ya da seçtiklerimiz. Bu durumda akıllı olmakta yarar var; Ya hayatımızda olmasını istediklerimizi kınayalım ya da doğrudan istediklerimizi seçelim. Burada tek ince ayrıntı, kınamayı veya seçmeyi canı gönülden, saf niyetle yapalım. Yaratılışımız hangi yönden ilerliyorsa ( olumlu yapı, olumsuz yapı) bu ikisinden birini, kendi hayrımıza kullanalım. Tercih yine bizim farkında olalım ve unutmayalım.. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 12.8.2016
http://beyazyol.com/lists/iki-yol-var-kinama-secme/252
BEDENLER BİZE HEDİYE- 1
Şunu hep aklımızda tutalım; YAŞAM İNSAN İÇİN EN BÜYÜK HEDİYE. Biz bedenli olarak dünyada yaşarken, duygu durumumuz pek çok olaydan etki alır. Bazen enerjimiz düşer, mutsuz, keyifsiz oluruz. Bazen olur bunlar. Ve ne olursa olsun, bazen düşsek de tekrar kalkmalıyız. Yaşam insan için en büyük hediye, bunu hep aklımızın merkezinde tutalım. Bu hediyenin kıymetini bilelim. Bizler ne yaşamış olursak, başımıza, bedenimize ne gelmiş olursa olsun, o an olduğumuz halimizle, yeniden yaşayalım. Dünya, madde olarak CAN bulduğumuz bir gezegen. Dünyanın hissedilmesi ve yaşamın keyifli olması, madde aracılığıyladır. Önce YAŞAM BİR HEDİYE dedim, İkinci dediğim ise DÜNYA FİZİKSEL bir GEZEGEN. Bu ikisini toplayınca bizim, dünyanın yani yaşamın hediyelerini görmemiz ve algılamamız, beden aracılığıyla olur. Şunu fark edelim; Yaşamda bize en büyük hediye BEDENLERİMİZ. Bu neden böyle; Dünya fiziksel bir gezegen, bedenler hediye, yaşam hediye. Bedenler hepimizin bildiği dışsal 5 duyu ile donatılmıştır. Duyular; hediyemizin en özel kısmıdır. Hayattan tat almamızı sağlayan, duyularımızdır. Yaşamı keyifle yaşamamızı sağlayan 5 duyumuzdur. Yaratıcının isteği bizim hayattan tat almamız olmasa, dünyadaki her şeyden tat almamızı sağlayacak duyularımız olur muydu bir düşünün? O duyular sayesinde biz, fiziksel dünyayı algılıyoruz; Görüyoruz tadıyoruz dokunuyoruz kokluyoruz işitiyoruz. Bizde olan duyular aracılığıyla dünyayı öğreniyoruz. Aslında Dünya düşüncelerin, fiziksel uygulama alanıdır. Şunu düşünün; Biz kişi olarak öncelikle yaratıcının düşüncesindeydik. O bizim örneğin benim, düşüncesindeki halimin, AYDEK olarak fiziksel dünyada nasıl olduğunu bilmek istedi. Aydek’ e fizikseli algılamak için dışsal 5 duyu verdi. Bunu beden ile yaptı. Yani Aydek bir düşünceydi ve bir harekete şekle dönüştü. Yani eylem. Ve Aydek olmanın bilgisi, bu fiziksel dünyadan ruhuma ulaşandır. Dünyada bizler de bir iş oluşturmadan önce, o konuyu düşünürüz, zihnimizde oluştururuz. Sonrasında bedenli olarak, düşüncemizi eylemle şekillendiririz. Örneğin yeni bir yemek tadı düşünürüz; peynir, sarımsakla nasıl olur deriz. Bu düşüncedir. Onu yapmak için eyleme geçersek, peynir sarımsakla nasıl olurun cevabını duyularımızla eylemde alırız. Ve sonra bunun bilgisi gereken alemlere ulaşır. Yani her şey önce DÜŞÜNCE, sonra EYLEM ister. Bir şeyi oluşturmak için yol budur. Eylemsiz düşünce, hayal olur. Eylemli düşünce, BİLGİ haline gelir. Sevgi bu dünyanın yapıtaşı, o önce bir duygudur, hissediştir. Böyle başlar ve sonra her hissediş, duyularla ve bedenle, yani eylemle öğrenilmek, bilgi haline gelmek ister. Kişilere olan sevgimiz için de bu geçerlidir. Önce düşüncende seversin, bunun fiziksel eylemleri vardır. Sevdiklerine sevgini hissettirmek için, bunu yaparsın ve bunun devamı gerekir. Bazı bilgiler, eylemde süreklilik ister. Yani dünyada duyuların algıladıklarının, bilgi haline gelmesi için hareket ve eylem gereklidir. Önce bir şeyi ister ve seçersin ve sonra onun için eyleme geçersin. Eylem içinde o konunun BİLGİ’ sini alırsın. Kural budur. Önce bir şeyi İSTEME gücünün olması, sonrası onun EYLEMİ. İyi şeyler düşünelim ve iyi eylemlerde bulunalım. Böylece dünyadan TAT ALALIM. Düşüncede olanın, eylemsiz bir hayal olduğunu hatırlayalım. DÜŞÜNCE+ EYLEM= BİLGİ demek olduğunu görelim. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 29.8.2016
http://beyazyol.com/lists/bedenler-bize-hediye-1/253
BEDENLER BİZE HEDİYE- 2
Bir önceki yazımda; YAŞAM bir HEDİYE ve BEDENLER bu yaşamı hissetmemiz için bir HEDİYE demiştim. Buradan devamla; Bedenimiz yaşamın ta kendisi, bu dünyada yaşayan beden, dünyanın bilgisini alıp, ruhuna gönderen yine beden. Ruhumuz bir anlamda bu dünyanın yapı taşları ile bedenlerin oluşmasını sağlar. Aslında bedenlerimiz dünyaya bir armağandır. Ruhumuzun armağanıdır. Bu dünyada alıp alabileceğimiz en büyük hediye, bedenimizdir. Çünkü biz onun sayesinde algılarız, hissederiz, öğreniriz, biliriz. Her işe yarayan muhteşem bir hediye. Biz bedenli ruhlar olarak çok şanslıyız. Hayatımız içinde bizim bedenlerimizle ilişkimiz nasıl, ondan hoşnut muyuz, onu seviyor muyuz, her koşulda ille de o diyebiliyor muyuz? Çoğumuz biri bize bir hediye verince mutsuz ve huzursuz oluruz, ya da mahcup oluruz. Aramızda hediyeyi doğallıkla alan ve o an anlamasa bile o hediye ona verildiğine göre bir nedeni vardır ve bu bana uygundur diyebilenimiz azdır. Aldığınız hediyeleri bir düşünün isterseniz. Çoğumuz onu alınca memnuniyetsiz bir sevinç gösterir ve ilk fırsatta hediyemizi değiştirmenin yolunu ararız. Hatta ‘Hediye değiştirme kartları’ bile modern insanın hediyeden mutsuzluğunun icadıdır. Her hediyeye mağazalarda otomatik olarak o kartlar konulur. İşte bunun aynısı BEDEN hediyemiz için de geçerlidir. Dışsal hediyelerimizi alışımız ile beden hediyemizi değerlendirişimiz arasındaki benzerliğe bir bakın isterseniz. BEDEN en büyük HEDİYE’ dir. Hem şekli ve biçimi ne olursa olsun en büyük hediyedir. BEDEN hediyemiz çok DEĞERLİ, bir düşünün o olmasa dünyayı anlayabilir miyiz? Ne hissedebilir ve hissettiğini bilgi haline getirebilir, ondan başka ne sevebilir? Bedenler dünyadan tat almak için ruhumuzun bize dünya için verdiği bir HEDİYE. O çok kıymetli. Dünyanın tadını almamızın bir vesilesidir. Beden, dünyayla kurduğumuz iletişimin aracıdır. Tüm iletişim onunladır. İnsanlarla, yiyecekle, doğayla her şeyle beden aracılığı ile temasımız olur. Biz bu fiziksel katı gezegeni bedenlerimizle deneyimleriz. Bedenlerimizin dünyadan tat almasını desteklersek, ruhumuzda bizim buradaki varoluşumuzu destekler. Beden dünyanın yapıtaşlarından demiştim, onun dünyanın titreşimi ile uyumlu olmasını sağladığınızı bir düşünün. Bunun için gereken şey, yaptığımız her şeyden TAT almayı bilmektir. Aldığınız her lokmada, duyduğunuz kokuda, gördüğünüz manzaradan tat almak, işte bu bizim enerjimizi artıran haldir. Bedenimizin dünyayla keyifle titreşmesini sağlayan budur. Beden attığı her adımdan, eğer siz fark etmeyi seçerseniz keyif alabilir, her lokmada mutlu olabilir, hele hele her nefeste bedenin içi sevinçle dolabilir. Bunlar ne zaman ve nasıl olabilir; Sadece siz fark edince ve hayattan TAT almayı seçince olur. İçtiğiniz suyun tadını bedeniniz aracılığıyla hissetmek ve bu hissi beyninizde bilgi haline getirip, ruhunuza sunmak. Hediyenizin muhteşemliğini anladınız mı? Ne büyük bir nimet; BEDENLİ bir RUH OLMAK O en büyük nimet bilene, o en çok sevilmeyi hak eden. Zaten siz bunu fark edince, size en güzel armağanlarını sunan, sürprizlerini gösteren bedendir. Hani matruşkalar olur ya, açtıkça içinden yenileri çıkar. İşte bedende böyle bir hediye, siz onun sırlarına ulaşınca yeni sırlarını açan sonsuz güzellikte bir hediye. Ve bunları hissedip anlayınca ve bedeninizi önce siz sevince, beden kendini güzelleştiren, iyileştiren bir hediyedir. Bu dünyada insan, yapabiliyorsa önce kendi bedenini çok sevmeli, bunu yapamıyorsa sevdiği şey veya kişiden bedenine gelebilmeli. Bedenler biz onu sevdikçe, her gün daha sağlık ve güzellikle dolar. Bedenlerimizi sevelim, ona aşkla bakalım. Biz beden hediyemizin kıymetini bildikçe, dünyanın bize sunacağı hediyelerinde kıymetini bilir hale geliriz. Her hediyenin bir nedeni vardır. Ve her bedenin de o kişiye sunulmasının bir nedeni vardır. Bu konunun önemini görebilirsek, biz onu sevdikçe, hayatın bizi sevdiğini görebiliriz. Bu dünyada en büyük hediye biziz. En güzel hediye bizim bedenlerimiz. Düşünün, tüm endamınızla salınarak yürümenin keyfini, ne muhteşem bir andır. Bu endam kelimesi, bedenimizin şekli ve biçiminden bağımsızdır. Çünkü şekli ne olursa olsun, o beden bizim için bu hayatta en uygun hediyedir. Kıymetini bilelim.. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 29.8.2016
http://beyazyol.com/lists/bedenler-bize-hediye-2/254
BEDENLER BİZE HEDİYE- 3
Bedenler bize hediye dedim ya, bu neden böyle; Bizim odağımız bedende iken; Yani yediğimiz yemeğin tadını alarak yerken, sevdiğimize dokunduğumuzu hissederek sarılırken, taze bir ekmeği koklarken, kış günü karda yürürken bunları hissederek yaparsak orada olabiliriz. Yani şimdide olmak denilen durum budur. “Present” kelimesi; “ŞİMDİKİ, armağan, sunmak, HEDİYE, mevcut durum” anlamlarına gelir. Bizler mevcut hali hissedebilmek için, basitçe ne yapıyorsak onu fark etmeliyiz. Yaptıklarımızın bilincinde olmak aynı zamanda “ağız tadını” sağlayandır. Mevcut anda olmak, ancak beden aracılığıyla olur. Yani anda olmanın yolu, bedenden geçer. Beden bizim hediyemizdir. “Present” hem hediye hem şimdi demektir. Aldığımız nefesin, 5 duyu ile yaptığımız şeylerin bilincinde olmak, şimdide olmaktır ve hediyeler andadır. Ve olduğu kadar bunu yapmak; Bin kere lokmayı bilinçsiz yesek bile, binbirincide fark etmek, Milyon tane bilinçsiz nefes alsak bile, milyonbirde nefesi fark etmek, Yüz kere öylesine yüresek de yüzbirincide salınarak yürüyüşün bedendeki neşesini hissetmek. İşte şimdi denilen, basitçe budur. Yani bedende olmak. Karmaşık bir şeye gerek yok, orada olmak, yaptığının tadını almak, keyfine varmak, sadece bu işte, basitçe ve kolayca. Şimdinin hediyesinin yolu BEDEN’ dir. Bizler bu dünyada ne kadar bedenimizde olur ve duyularımız aracılığıyla dünyayı deneyimlersek ve bunu bilinçli yaparsak, o kadar “burada, şimdide” oluruz. Beden hayattan tat almamızı sağlayan, bizi şimdide tutan tek vasıtamızdır. Aldığımız her nefes bizi burada tutandır. O nefesleri mümkün olduğunca fark ederek almak, şimdide olmamızı sağlar. Bedenler, aşkla sevilecek dünya aracımızdır. Bedenler aşağılanmak için değildir, o yaratılışın bize hediyesidir. Ruhumuzun bilgiyi almasının aracıdır. Bizim var olan ve olmayanı, yaratılanı ve yaratanı hissetmemizin en önemli yoludur. Bedenler, hor görülmek için değildir, BEDEN bilen için HEDİYE’ dir. Bedenlerimizin hediye olduğunu artık kabul edelim, onun rehberliğine, süprizlerine izin verelim ki böylece hayatın tadını alalım ve bize verilen hediyemizin değerini bilelim. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 29.8.2016
http://beyazyol.com/lists/bedenler-bize-hediye-3/255
MASADAKİ KAĞIDIMA BİR SU DAMLASI DÜŞTÜ
Geçen gün masamdaki kağıdın üzerine bir su damlası düştü. Öylesine bir damla kağıdın üzerinde; yuvarlak parlak canlı hayat dolu kıpır kıpır. Kağıdı hafif sallayınca su damlası da, kendi bütünlüğü içinde hareketli, canlı. Ben önce rastgele baktığım damlaya, sonra hayran hayran bakmaya başladım. Su damlası ve ben, karşı karşıya bakıştık. Aslında damlanın olduğu kağıtta işlerim vardı, kullanmam gereken bir kağıttı. Ben ise su damlası ona misafir oldu diye beklemeye karar verdim. Kağıtla damlayı beraber bıraktım. Merak hali işte. Tabi öncesinde uzun uzun damlayı seyre daldım, sonrası kağıtla baş başa bıraktım. Ara ara gözüm su damlasına takıldı, o anlarda seyreyledim. Damla iri, parlak, su dolu, canlı, neşeli, dolgun, keyifli. Güne böyle başladı ve zamanla damla daha ufaldı, uzadı, genişledi, bu doğal bir haldi. Damla yine keyifliydi. Bunun hal olduğunu biliyordu belki. Neticede birkaç saat sonrasında aklıma tekrar damla geldi. Kağıda baktığımda su damlası gitmişti, yerinde kağıtta hafif bir buruşukluk kalmıştı. Tam damlanın olduğu alan kadar bir yerde, hafif bir buruşukluk vardı. Damladan geriye kalan kağıttaki buruşukluk, onun burada var olduğunun iziydi. Damla; Varlık halinden bir iz bırakarak şekil değiştirdi. Her var olan, HAL değiştirirken geride kendinden bir şeyler bırakır demek ki. Buradan düşünmeye başladım; Hiçbir şey var iken yok olamaz. Her şey enerjidir ve enerji yok olmaz, şekil değiştirir. Damla gibi, o saatler içinde şekil değiştirdi. Önce canlı ve parlaktı, sonra uzadı genişledi ve bir süre sonra ise, benim gözümün görmediği bir şekle büründü. Benim gözüm için damlanın son hali; yok oluştu. Oysa bilimsel açıdan orada olan şey, sadece damlanın buharlaştığıydı. Damla bir hal değiştirdi. Bundan sonrası damlanın yeni hayali, arzusu ile devam edecektir. Damla gittiği “gaz aleminde” ne olmak ister? O gaz hali, sıvı haline göre süptil bir hal. Damla, hal değiştirdi. Orada süptil halde uzun süre kalmak isteyebilir, tekrar sıvı halde dünyaya gelebilir. Dünyaya gelir ise yine burada odada olabilir, belki çok uzak bir çayıra gidebilir, belki bir dağda donmayı seçebilir. Ya da belki, süptil haldeyken elementlerine ayrılıp, farklı katışımlar ve bileşenler içine girebilir. O farklı seçeneklerden sonsuz farklı şekiller ve haller oluşur. Konu sonsuz ve benim bu yazı ‘yazarken’ sonlu. Tabi ki, yazıldıktan sonra, yazının kaderi de sonsuz. Çünkü “bu yazı” yazılırken bir varlık kazandı. Neticede enerji şekil değiştirir. Şekil değişikliği denilen; HALLER’ dir. Halden hale andan ana. Yok olan yok, sadece hal değiştiren var her anda. Şu anda sevgili su damlası ne haldeyse, o haline buradan, selam olsun. Verdiği ilhama sonsuz sevgilerimle.. Ve tabi ilhamı alan halime de sonsuz sevgimle.. Benden damlaya, damladan bana sonsuz sevgilerle.. Okuyan herkese de sonsuz sevgiler.. Yani gökten 3 elma düştü gibi oldu bu hal; Ben, Damla, Okuyan..elmaları aldı. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 31.8.2016
http://beyazyol.com/lists/masadaki-kagidima-bir-su-damlasi-dustu/256
ÖNCE ARZU, SONRA EYLEM.. ARZULANAN, ARZULAYAN MI?
“Konu sonsuz ve benim bu yazı ‘yazarken’ sonlu. Tabi ki, yazıldıktan sonra, yazının kaderi de sonsuz. Çünkü “bu yazı” yazılırken bir varlık kazandı.” Bu cümle bir önceki yazımdan ve ben buradan devam etmek istiyorum. İsteklerimiz ve arzularımız neden önemli? Ben içimden bir konuyu yazmak istediğim anda; bu isteğim, benim arzumdur. Bir konuda yazmayı arzulamak. Arzum oluştuğu anda, eğer arzum (isteğim) için bende yeterli enerji varsa, düşüncedeki arzumu şekillendirmek için harekete geçerim (tam şu an olduğu gibi). Tabi oluşan istek için yeterli enerji oluşturamıyorsak, bu atalettir, nedenlerini bilmek ve bulmak gerekir (korkular, yetersizlik düşünceleri, o konuda cesaret eksikliği vs veya henüz o konunun zamanı değildir). Ben önce zihnimizde oluşan arzu ile harekete geçince (yani eylem), ya kağıt kalem alırım ya da bilgisayarımı açarım ve kendime buradan bir sayfa açarım. Benim arzumdan ve onu eyleme geçirme hareketimden önce, o sayfa yoktu. Yani hayalde vardı ve varlık halinde yoktu. Ben yazma isteğimle sayfayı açtığım anda, sayfa varlık buldu. Sayfa önce boş bir haldeydi. Ben isteğim doğrultusunda yazmaya başlayınca (yani istek+ eylem) sayfada, arzu ettiğim ve seçtiğim harfler oluşmaya başladı. Harflerin varlığını ve yazının manasını seçtim. Bu harfler daha önce düşüncede vardı, ben yazınca varlık haline geldi. Sayfa önce boş haldeydi. Yazınca harflerle dolu bir hale geldi. Hal değiştirdi. Sayfayı açmak önce düşüncemdeydi, sonra eylemle varlık buldu. Yazdığım içeriğe göre manası değişti. Ben eylem haline devam ettim. Çünkü arzum bu yazdığımın görünür olmasıydı. Ve yazımı sitede yayınladım. Ve eylemim devam etti, yazımı sizlerle paylaştım. Yeni arzum bu yazıyı sizlerle paylaşmaktı. Bu düşüncemi, eylemle gerçekleştirdim. Bundan sonrası, varlık bulan yazının kaderi. Yazının kaderinin alacağı şekil, şu an okuyan sizlerin ve gelecekte okuyan kişilerin, düşüncesi ve bu düşünce üzerine eylemlerine bağlıdır. Bu yazı birilerine ilham olabilir, oda yeni bir arzusunu gerçekleştirmek için eyleme geçebilir. Yazıyı paylaşabilir, başkasına ulaştırır. O başkası için bir hareket başlayabilir. Ya da sadece okur veya okumadan geçebilirsiniz. Bunların hepsi yazının kaderidir. Ve yazı varlık bulduğu için, benle bir bağı olsa da, kendi bağımsız bir kaderi de vardır. Yazının kaderi sonsuz döngü içindedir. O yazı haline dökülmüştür. Sonsuzluk içinde bilemediğim bir anda tekrar gündeme gelebilir. Burada olan şey artık yazı ve onunla temas edenlerin arzusuyla şekillenir. Ve tabi ilk arzu benden çıktığı için, bu döngü içinde bende bir şekilde olurum. Oluşturduğum yazının kaderi, benim kaderimi, okuyanınkini vs vs.. yani sonsuz bir döngü içinde temasımız devam ediyor olacak. Varlık kazanan bir şey yok olamaz. Orada enerji bir şekil almıştır. Enerji yok olmaz, şekil değiştirir. Yani HAL değiştirir. Bir de şu var; Hiçbir şey yoktan var olamaz. Yani; Bu yazının varlığı bir şekilde YOKLUK ALEMİNDE önce var odu. Yok deme nedenim, benim dünyasal gözümde henüz görünür değildi. O vardı, şekil değiştirdi, başka bir alemde var olurken, diğerinde yok oldu. Buradan devamla; Benim bu yazıyı yazmak arzum vardı. Ve bu yazınında bana yazılmak arzusuydu. Konu iki taraflı. Bir anlamda arzulananda, arzulayandı. İşte burası da çok önemli. Belki başka bir yazının konusu. Artık yazının etkileşimleriyle, sonsuz döngü devrede.. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 31.8.2016
http://beyazyol.com/lists/once-arzu-sonra-eylem-arzulanan-arzulayan-mi/257
Çorum Sadece Türkiye'nin Değil, Dünyanın da Merkezindeymiş
Dünyanın en çok kullanılan arama motorlarından Google'ın haritalama servisi Google Haritalar, dünyanın coğrafi merkezini Çorum kırsalını oluşturan bölge olarak açıkladı. Şimdiye kadar yapılan hesaplamalarda teorik olarak dünyanın merkezi olan Çorum, Google Haritalar tarafından dünyanın merkezi olarak işaretlendi. ABD'nin sahil kenti San Diego'dan fizikçi Andrew J. Woods tarafından 1973 yılında yapılan hesaplamalara göre, dünyanın coğrafi merkezi Ankara'nın 150 kilometre güneydoğusu olarak belirlenmişti. 2003'te Holger Isenberg tarafından küresel dijital yüzey modeliyle yapılan yeni bir hesaplamayla ise dünyanın merkezi Çorum olarak açıklanmıştı. Daha önceden bu merkezin Mısır piramitlerinin yer aldığı bölge olduğu yönünde bazı teoriler de vardı.
http://topalkarga.com
Çorum Sadece Türkiye'nin Değil, Dünyanın da Merkezindeymiş
Dünyanın en çok kullanılan arama motorlarından Google'ın haritalama servisi Google Haritalar, dünyanın coğrafi merkezini Çorum kırsalını oluşturan bölge olarak açıkladı. Şimdiye kadar yapılan hesaplamalarda teorik olarak dünyanın merkezi olan Çorum, Google Haritalar tarafından dünyanın merkezi olarak işaretlendi. ABD'nin sahil kenti San Diego'dan fizikçi Andrew J. Woods tarafından 1973 yılında yapılan hesaplamalara göre, dünyanın coğrafi merkezi Ankara'nın 150 kilometre güneydoğusu olarak belirlenmişti. 2003'te Holger Isenberg tarafından küresel dijital yüzey modeliyle yapılan yeni bir hesaplamayla ise dünyanın merkezi Çorum olarak açıklanmıştı. Daha önceden bu merkezin Mısır piramitlerinin yer aldığı bölge olduğu yönünde bazı teoriler de vardı.
http://topalkarga.com
Çağları Aşan Gizemli Bir Kitap: Acâibul-Mahlûkât ve Garaibû’l-Mevcudat
Zekeriya bin Mahmut el Kazvini (Abu Yahya Zakariya’ ibn Muhammad al-Qazwini) (أبو يحيئ زكريا بن محمد القزويني) (d. 1202, Kazvin, İran – ö. 1283 Bağdat, Irak), Fars matematik, fizik, astronomi, coğrafya ve jeoloji bilgini. Hayatı: Tahran’a 150 km. uzaklıktaki Kazvin’de doğan Zekeriya bin Muhammed çok kısa zamanda tarih, astronomi ve jeolojide söz sahibi oldu. Ortaçağda jeolojinin otorite kabul edilen isimlerinden birisiydi Batı O’nu “Müslümanların Pilinus’u” olarak tanımıştır. Acâibul-Mahlûkât ve Garaibû’l-Mevcudat , (Tuhaf Yaratıklar ve Acayip Varlıklar), (عجائب المخلوقات و غرائب الموجودات) isimli, Türkçe ve Farsça’ya da tercüme edilmiş olan Arapça astronomi eseri, Asar-ül Bilad ve Ahbar-ül İbad, isimli coğrafya eseri yazan Kazvini, Dünya’nın küre şeklinde olduğunu belirtmiş, hava, su, bitki, hayvan ve madenlerden detaylı olarak bahsetmiş, dağ, dere, ada, deniz ve nehirlerin oluşumu hakkında görüşler belirtmiştir. Batı’da ancak 1920’de inceleme konusu olan kaya manyetizması ve fosil manyetizma, yedi asır önce Kazvini tarafından ele alınmış, modern jeolojinin keşiflerinden sayılan Reversal Manyetizma (ters dönümlü manyetik alan) daha o zaman, bu müslüman ilim adamı tarafından ortaya konmuştur. Eserinde, dağların oluşumunu ve sebeblerini de inceleyen Kazvinî, “…Her 36.000 (otuzaltıbin) yılda, yıldızlar dolaşımlarını tamamlarlar ve Yeryüzünde büyük değişiklikler olur; karalar denizlere dönüşür, denizler kurur, dağlar ova, ovalar dağ olur. Kuzey güney olur…” gibi modern bilimlerin vardığı neticelere uygun görüşlerini dile getirmektedir. Ayrışma, aşınma, birikim alanına taşınma ve depolanmayı, “…dağlar güneş ısısıyla toprağa ve kuma dönüşür ki, rüzgarların tesiriyle nehirlere, buradan da denizlere taşınır ve zamanın geçmesiyle aralarda tepeler meydana gelir; böylece denizlerde çıkıntılar görürüz…” şeklinde ifade eden Kazvinî, 1950’lerde Airy ve Pratt tarafından ileri sürülen izostazi’yi (dağların kabukta, yoğunluk farklarına göre ovalık kısımlarla bir denge oluşturması) “…dağlar yeryüzünde doğrudan denge sağlarlar…” sözleriyle asırlar öncesinden haber veriyordu. Depremleri volkanizma ve mağmatizmaya bağlayan Kazvini, yer altındaki basınç için buharı örnek vererek şunları yazmaktadır: “Buğular ve buharlar yeraltı çukurlarında su halinde yoğunlaşmadığı veya sıcaklık sebebiyle dağıtmadığı zaman çıkış bulamazlarsa, bir kimsenin vücudunu ateşin titretmesi gibi, onlar da yeryüzünü titretirler.” 9. yüzyılda Yunanca ve Latince astroloji, felsefe, tarih, coğrafya, botanik, tıp ile ilgili el yazmaların tercüme edilerek resimlenmesiyle ilk örnekleri görülmeye başlanan İslam minyatür sanatı yüzyıllar boyunca bir üslup olarak gelişir. Bulunan en eski minyatür Fatımiler Dönemi’ne ait mısır parşömenlerinin küçük parçalarıdır. Ortaçağ İslam dünyasının yoğun kültürel ortamında döneme ait görsel imgeler ve motifler el yazmalarına yansır. Eserlerin başlangıcında Allah’a ve peygambere övgü yer alır. Bağdat, Herat, Buhara, Şiraz, Tebriz, İsfahan gibi İslam kentlerinde sanat okulları açılır. Her okulun kendine göre karakteristik özellikleri vardır. İran minyatürlerinde şiir, roman, kahramanlık ve hüzünlü aşk hikâyeleri, masallar konu olarak seçilir. Erkek kahramanlar ince yapılı aşık delikanlılardır. Zarif kadınlar dramatik aşkın güzelleridir. Hayal gücünün ve şiirsel bir anlatımın göze çarptığı minyatürlerde bezemeli yapılar, süslü giysiler, motifli çizgiler, desenli halılar dekoratif etkiyi artırır. Atölyelerde arta kalan değerlerin kaybolmasını önlemek için sayfalar arkalı önlü yapıştırılıp kitap gibi ciltlenir. Murakka adlı albüm defterlerde minyatür, desen, hat, tezhip örnekleri bir arada toplanır. 13. yüzyılda en parlak dönemini yaşayan sanatsal çalışmaların koruyuculuğunu yöneticiler üstlenir. Fatımi halifelerinin minyatürlerle dolu zengin kütüphaneleri vardır. Çin’den Türkler’e, Türk sanatçılardan İran’a oradan da Batı’ya geçen minyatürün İslam sanatında en dikkate değer olanları; Yunanca’ya dayanmayan ilk orijinal çeviri (Hintçe’den) hayvan masallarını anlatan Kelile ve Dimne, Firdevsi’nin yazdığı İran kahramanlık destanı Şehname, Ebu Zeyd’in maceralarının aktarıldığı Hariri’nin Makamat, kozmoloji ve coğrafya ile ilgili Kazvini’nin 1280 tarihli Acaibü’l Mahlûkat ve Garaibü’l Mevcûdat ve Nizami Gencevi’nin beş bölümlü Hamse gibi el yazmalarında bulunur. Fizik, astronomi, coğrafya, botanik, tıp, zooloji gibi bilim dallarıyla ilgilenmiş Zekeriya bin Mahmud el Kazvini’nin 13. yüzyıla ait Arapça eseri ‘Acaibü’l Mahlûkat ve Garaibü’l Mevcûdat Ortaçağ İslam dünyasının en önemli doğal tarih metinlerini barındırır. Allah’ın adıyla ve duayla açılan, iki bölümden ve alt başlıklardan oluşan yazma İran’da ve Osmanlı’da çok sevilip Farsçaya ve Türkçeye çevrilir. İlk bölümde acâyip, mahlûkat ve garip kelimelerinin anlamlarından, İslam, Roma ve İran takvimlerinden, evrende yaratılmış canlı cansız varlıklardan, Müslümanların astronomik bilgilerinden, gezegenlerden, yıldızlardan, meleklerden bahsedilir. Evrenin eşsiz güzellikleri ve gök cisimlerinin insan hayatı üzerindeki etkileri vurgulanır. Diğer bölümde ateş, hava, su, toprak gibi elementler, denizler, yeryüzünde denge sağlayan dağlar, adalar, şehir ve kasabalar vb. coğrafi bölgeler, jeolojik oluşumlar; bitkiler, ağaçlar, suda ve karada yaşayan hayvanlar, insanlar, mitolojik yaratıklar, cinler, devler yanı sıra dünyanın tuhaflıkları anlatılır. Melekler akıllı, Allah’a itaat edip emirleri yerine getiren, cinsel istek ve öfkesi olmayan varlıklardır. Kuran’da melekler iki türdür: Allah’a yakın olanlar ve cehennem bekçileri. Kazvini ayrıca Allah’ın tahtını taşıyan boğa, kartal, aslan ve insan karışımı varlıklardan söz eder. İnsanların yapamadığı, güçlerinin yetmediği durumlarda melekler varoluşun mükemmelliği ve dünyanın iyiliği için görünmez çalışanlardır. Kazvini’nin sınıflamasında canlılar yedi türe ayrılır. İnsan ilk sıradadır, sonra cinler, binicilik için kullanılan hayvanlar, otlatılan hayvanlar, canavarlar, kuşlar ve böcekler… Bir de karışık varlıklar var. İnsan yaratılışın nedenini, mucizelerini ve etkilerini kavrayamaz. Her yaratılan içinde ilahi birliği taşır. İnsanın ruhu ölümsüzdür ve onun yeryüzündeki amacı kötü alışkanlıklardan ve eylemlerden uzak durmaktır. Melekler ve cinlerden sonra uçabilen canlılar olarak kuşlar yaratılır. Kazvini en sıradışı ve bilinen kuşun Kaf Dağında yaşayan Anka başka bir deyişle Simurg olduğunu ifade eder. Efsaneye göre Anka konuşan bilge bir kuştur. Hüdhüd (İbibik), cennet kuşu, kartal, akbaba, garip ve melez olarak nitelediği devekuşu ve diğer nadir bulunan kuşlar da tasvir edilir. İslami inanışlara göre Hüdhüd kuşunun başındaki tepelik anne ve babasına olan hürmetinden dolayı verilmiştir. Süleyman Peygambere kılavuzluk eden bu kuşun çok uzaklardaki suyu havadan görebilme yeteneği vardır. Kazvin’de doğup eğitimini Bağdat’ta alan Kazvini ansiklopedik eserinde bilimsel açıklamalarla ele aldığı konuları Pliny’nin ‘Doğa Tarihi’ndeki gibi hikâyeler ve inanışlarla zenginleştirir. Böylece dönemin flora ve faunasıyla beraber insanların yaşam biçimleri, kültürü ve etnografisi hakkında da fikir edinilir. Bu konular kendisinden önce de Arap ve İran edebiyatlarında yer alır. Kazvini çok sayıda yazılı çalışmayı inceler; hukukçu, tarihçi, coğrafyacı ve gezgin arkadaşlarından görüşler alır; aynı zamanda kendisi de gözlemlerde bulunur. Özellikle Aristotales’in ‘Historia Animalium’daki (Kitâbu’l – Hayevân) düşüncelerinden yararlanır. İslam kültürünün en değerli kozmografisi kabul edilen kitabında engin birikiminin yansıdığı farklı konulardaki ayrıntılı, akıcı, anlaşılır ve titiz anlatım tarzıyla okuyucuları eğlendirerek bilgilendirir. 1280 tarihli eserin resimli ve resimsiz tercümeleri vardır. Minyatürlü olanlardan biri: 1537 yılında Moğol İmparatorluğu zamanındaKozmografya Hindistan’ın kuzeyinde hazırlanan deri kapaklı, 335 yapraklı Farsça çevirisidir. Bu kitabın minyatürleri suluboya ve mürekkeple yapılmıştır. Metin ve minyatürler kırmızı mürekkeple çevrelenir. Minyatürlerde çizgisel karakterli figürler stilize edilmiş hareketler içindedir. Az ve açık renk kullanılırken, koyuluklar elbise kıvrımlarını belirler. Bir başkası yine Farsça’dır, 23,5 x 15,5 cm ölçülerinde, 287 yaprağa ve 244 minyatüre sahiptir. Şiraz’da İbrahim Dönemine ait ve bugün Topkapı Sarayı müzesindeki nüshanın ilk sayfaları eksiktir. Osmanlı Döneminde yazmanın ilk tercümesini Ali b. Abdurrahman yapar. Daha sonra Rükneddin Ahmet kaleme alır ve Çelebi Sultan Mehmet’e sunar. Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mustafa’nın mahlası Sururi olan hocası Muslihü’d-dîn Mustafâ b. Şa‘bân el-Gelibovî er-Rûmî’nin Topkapı Sarayı Müzesindeki ‘Garip Yaratıklar ve Olağandışı Varlıklar’ adlı çevirisinde 127 minyatürün Nakkaş Hasan atölyesinden olduğu düşünülür. Çeviri Şehzade Mustafa’nın ölümü üzerine yarım kalır. Rodosîzâde Mehmet Efendi tamamlar. Sururi’nin kitabının minyatürlü kopyaları çeşitli müzelerdedir. “Dünya Neyin Üzerinde Duruyor? adlı minyatürde sonsuzluk denizinde yüzen bir balık üzerinde öküz, onun üzerinde kaya, kayaya basan meleğin iki eliyle tuttuğu dünya görülür.”* 1569 yılında Eyyup bin Halil ve 1697 yılında İsmail Paşa tarafından yapılan değişik Türkçe tercümeleri de vardır. Kazvinî’nin alfabetik olarak mineraller, taşlar, bitkiler, hayvanlar, iklimlerin coğrafi dağılımı, ülkeler, şehirler, halklar ve Türk boyları ile ilgili bilgi verdiği Asarü’l-bilad ve Ahbarü’l-ibad adlı çalışması da önem taşır. Olağanüstü nesneleri, tılsımları, mucizeleri ve ülkelerin tarihi olaylarını ve coğrafi konumlarını tarif etmekle birlikte yaşayanların alışkanlıklarına da değinir. Sufileri, din adamlarını, imamları, hukukçuları kendine özgü biçimde onurlandırır. Kazvini’nin evrenin sistemini açıkladığı sözlük niteliğindeki düzenlenmiş bilgileri sonraki yüzyıllarda özellikle kozmoloji, doğal bilimler ve coğrafya konularında başvurulan değerlerdir.
http://topalkarga.com
SONBAHAR KARAR VE EYLEM ZAMANI
Her sonbahar yeni bir başlangıçtır. Sonbahar, doğada ürün toplama zamanıdır. Bizler de doğanın parçası olarak yaptıklarımızın meyvelerini toplamaya başlayabiliriz. Bu uygun mevsimdir. Ve artık sonbahar, yani vakit tamam.. Bu aya kadar olduğu kadar yaptık bir şeyler; Bazısı eksik bazısı fazla ve yaptık bir şeyler. Şimdi her bahar gibi harekete geçme zamanı. Düşündüklerimiz ve yaptıklarımızın neticelerini tekrar değerlendirip, yeni düzenlemelerle tekrar eyleme geçme vakti.. Yani Sonbahar tam da eylem öncesi ve eylem zamanı.. Bu durumda, yılın bu son üç ayında tekrar düşünelim ve kendimizi tekrar ayarlayalım. Biz bu yıldan neler istedik, neler düşündük, neleri yapabildik, ne eksik kaldı, ne fazla oldu, hayatımızdan neyi eksiltelim veya neyi ilave edelim şimdi bunları değerlendirme vakti.. Ben düşünüyorum, sizi de kendi yapacaklarınız konusunda düşünmeye ve verdiğiniz kararlar ile eyleme davet ediyorum. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 22.9.2016
http://beyazyol.com/lists/sonbahar-karar-ve-eylem-zamani/259
YUVA
YUVA hepimizin kullandığı ne güzel bir söz, insanı sıcacık ısıtan, kalbi neşeyle dolduran bir sözdür. Ne demektir YUVA, ne ifade eder? Bugün bu konuda konuşmak isterim. Aslında ev kelimesini yuva ile aynı gibi kullanırız. Bu doğru değildir. Yuva; sıcaklık hissettiğimiz, güven duyduğumuz, desteklendiğimiz, sevildiğimizi hissettiğimiz bir alandır. Yani her ev, yuva olamaz. Ev; Barınılan mekandır. Yuva; Bir anlamda kişisel cennetimizdir. Bu durumda yuvada bir mekandır. Bu mekanın evden farkı, sadece fiziksel dört duvar bir çatı ve kapı olmamasıdır. YUVA bir sıcaklık, sevgi ifade eder, o sanki fizik ötesi bir kavramdır. Yuva hissi için dört duvar bir çatı yetmez. Bu duvarlar olsun veya olmasın, yanında yakınında kendinizi İYİ HİSSETTİĞİNİZ mekan yuvadır aslında. Hatta daha ötesi, fiziken yanınızda olmasa bile, onu düşündüğünüzde içinizi ısıtan her İNSAN veya YER veya ŞEY yuvadır bir anlamda. Yani YUVA mesafelerden bağımsız bir kavramdır. Onu hissetmek yeterlidir. Aslında YUVA, kişisel cennetimizdir dedim. Yani bu alan, bizim dengelendiğimiz, eksiklik hissettiklerimizin tamamlandığı, fazlalık gördüklerimizin azaltıldığı bir alandır. Yani bir dengelenme yeridir. İyilik hissettiğimiz alandır. Dengeye yakınlık, iyilik hissettirendir. Hepimizin dünyada yaşarken bir anlamda ‘ATEŞ’ olduğunu düşünürsek, YUVA alanı bizi dengeleyen ‘SU’ gibidir. Suya aşık ateş gibi bir anlamda. O öyle bir denge alanı olmalı ki, YUVA’ da ateş ve su birbirinin varlığını yok etmeden, dengelemeli, rahatlatmalıdır. Hep diyorum ya biz şu anda bu iki uçlu sistemin DÜNYA yaşamı kısmındayız. Yani VARLIK ve YOKLUK gibi farklı görünenin, VAR OLAN kısmındayız. Bu durumda YUVA alanında olan o destek ve sevgi içinde, ateşin kendi varlığını, suyun kendi varlığını koruması vardır. Ateş, tamamen su haline gelirse, kendi varlığını bu dünyada temsil edemez. Aynısı su içinde geçerlidir. YUVA alanı bu mükemmel uyumun hissedildiği, bir anlamda mekansız zamansız alandır. Yok etmeden, destekleyen bir varlık alanıdır. YUVA alanı, bir anlamda mutlak AŞK alanıdır. Mevlana’ nın kendini Şems’te dengelediği alandır. YUVA; seven ve sevilenin (bu illa karşı cins vaya insan anlamında değildir, her yaratılan için geçerlidir) kendi varlığını koruyarak BİR hissetme mekanıdır. Cinsiyet ve insan olmaktan bağımsız YUVA; bazen her nazın niyazın gerekirse çekildiği mekandır. Bunu hissettiren her şey YUVA olabilir. Yani o bir anlamda dünyasal cennetimizin yaşandığın alandır. Herkesin kendini YUVA’ sında hissetmesi, bu duyguyu yaşaması dileğimle.. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 29.9.2016
http://beyazyol.com/lists/yuva/260
PSİŞİK AMELİYAT
Bu hafta duygusal olarak biraz hassas bir dönem yaşadım. Aslında son iki haftadır demeliyim. Son iki haftadır bir dengesizliğim vardı, hassastım, bir şeyi yaşayıp geçmeliydim hissediyordum ve bunu görmeye direniyordum. Yaklaşık bir yıldır bildiğim, direndiğim, çözemediğimi düşündüğüm bir sorunum vardı. Bazen sakinleşen bazen acıtan kalbimde bir yara, yaramın nedeni çok değer verdiğim bir iş arkadaşımdan aldığımı düşündüğüm bir darbe. Bu konuyu çözmek için kendimce bildiğim yöntemleri denedim. Önce acı çektim, sonra konu üzerinde düşündüm, bunun neye vesile olmak için hayatımda olduğunu anlamaya çalıştım, dost gördüğüm iki kişiyle ara ara sorunumu paylaştım. Sağ olsunlar onlarda her zaman yapıcı önerilerde bulundular. Dedikleri önerileri, rahatlamak için denedim. Sorunun yoğunluğu içimde azalsa da yine de aşamadım. Konuyu düşününce hissettiğim ise kalbimde bir acı ve yaraydı. Niye bunu böyle büyüttüm, oysa belki başkaları için önemsizdi. Belki başkası olsa aldırmaz mıydı, tam bilmiyorum. Ben böyle değilim, niye bunu yaşadım, bir türlü kabul edemedim. Yaratılışımda şu vardır; Kimseye küsmem, kin tutmam, insanların kötülüklerini istemem, kendime uygun hissetmediğim kişiler olursa onlarla teması azaltırım. Yani genelde her insanı anlamaya çalışırım. Oysa bu kişi bana tavır almıştı ve bu hiç yaşamadığım bir durumdu. Hem çok değer verdiğim, dost bildiğim biri bunu yaptı. Bunu neden yaptı bilemedim. Çünkü içimi biliyorum, içim iyidir benim. Derken derken, bu bir yıl içinde bende ona duyduğum saygıdan, kızgınlığa tiksintiye kadar uzanan geniş bir duygu yelpazesi oluştu. Kızgınlık nefret duyabiliyormuşum, birinin iyiliğinden rahatsız olabiliyormuşum, bunu anladım. Kendimde görmediğim bunlarda varmış. Yıl içinde duygularım ve kızgınlığım bazen hafifledi bazen arttı derken, gelelim iki gün öncesine; İş çıkışı otobüste oturdum gidiyorum. Sonbaharın güzel güneşi üstümde, durum çok hoş yani.. O ara hafif dalmışım (aslında bilinçli bir alan değişikliği). Bu tür şeyleri, yani psişik şifa deneyimini, farklı bir bilinç alanında olduğumu ve yapılanları hissederek, daha önce iki kez yaşamıştım. Bu iki deneyimde bana şifa sağlamıştı. Birinde bir boğaz ağrısı ve üşütme sonrasıydı. Oysa bu defa yaşadığım psişik bir ameliyattı. Bunun öncesi iki haftadır bir gün iyi bir gün huzursuz bir havadaydım. Bir şey vardı ne olduğunu bilemediğim ve halledemiyordum. Neticede olay ben aradan çekilince oldu. Neyse, iki gün önce olansa şöyleydi; Otobüsteyim ve sonbahar güneşi üstümde, bildiğim bir alana geçtim. Hissettiğim sadece huzur. O huzurun içinde kalbimde bir ağrı, sanki bir iğne batıyor kalbime, sanki bir çuvaldız baştanbaşa tüm kalbimden geçmiş gibi bir haldeyim. Çok acı verici. Daha öncede bildiğim şifacı rehberim yanımda, beni kuş tüyü gibi rahat bir koltuğa oturttu. Hafif bir uykudayım. Nasıl oldu bilmiyorum, şifacı eğildi (gözüm kapalı ve yinede onu gördüğüm bilinçte açık ) kalbime doğru eğildi ve bir şeyi hafifçe oradan çekmeye başladı. İçimde o acıyı hissettim yine, acı sevgi ve nefret, hepsi bir arada ve benimleydi. Şifacı hala çekiyor, uzun bir şey belli. Sonra gözlerimi açmamı istedi ve çıkan şeyi gösterdi; Bu bir dikendi, kenarları budaklı, tam kalbimin boyunda uzun ve kalın bir diken. Bana gerçekten çok acı vermişti. Şifacının elinde ( yani tam el mi bilmem) duran dikene uzun uzun baktım. Bakarken o diken görüntüsü geçti, o bir buz kristaliydi. Kristal ışıldadı eridi, derken o kurutulmuş bir çiçeğin tozu haline geldi. Pembe renkli bir toz, uçtu gitti, içimi hafifletti. O budaklı diken, baharda rüzgarla uçan gül yaprakları gibi gitti. Şifacım durdu bana baktı, baktığı yere bakmamı istedi. Kalbimden yoğun bir koyu sıvı aktı, içim tuhaf oldu, koyu kahverengi bir sıvı. O elinde gül tutuyordu ya da pembe bir güle benzeyen pansuman malzemesi. Onu kalbime bastırdı, iyice bastırdı. O malzeme neyse (avuç içi kadar bir gül pamuk gibiydi), akan tüm sıvıyı içine aldı ve o sırada hissettiğim yoğun bir gül kokusuydu. Koku tüm hücrelerime yayıldı. Akan sıvı bir süre sonra durdu, içim gül koktu. Uyandım, yol bitti. O gece gerçek bir operasyon sonrası gibi uyudum ve ertesi gün içimdeki duyguyu kabul ettim; içimden onu ciddi bir şekilde dövmek geliyordu (ve havalar çok iyiydi  ). O günün akşamı yolda yürürken, bilincimde bir alanda onunla yüz yüze geldim. Hani derler ya gözlerine bak, sevgini söyle ve sarıl, hayır ben hissettiğimi yaptım; Gözlerine baktım ve ona tüm kızgınlığımla saldırdım. Oda bana saldırdı. İyice dağıldığım anda birden durdum, o yok olmuştu, hayalimde bir şeyle savaşıyordum. Zihnim biraz aralandığında, yere baktım; yerde siyah bir sıvı vardı. O yoktu, tutamadım ve o siyah sıvı zihnimden buharlaşıp uzaklaştı. Dün olansa şöyle; Uzun zamandır yapamadığım, ona içimde eskiden olduğu gibi sevgi vardı. Bu defa hissettiğim sevgi, eskiden olduğu gibi değildi. Onun görevini yapan biri olduğunun hissedişiyle, yaratılana duyduğum sevgiydi. Onu yaratan bir amaçla yaratmıştı. Bugün olansa şu; Dışarıdan her şey aynı görünse de, iki gündür gül kokusu içindeyim ve içimde ona sadece sevgi var, iyi olsun. Genelde hissettiğim bu duygu, yeniden ona da var. Son bir yıldır içimde hissettiğim korku ile karışık kızgınlık yok artık. Çok tuhaf ona hem kızgındım hem alanımda ona karşı bir korku enerjisi de vardı. Şu an biliyorum, sevgiden başka olan bir şey yok. Korku, sadece sevginin bir nedenle hissedilmediği alan. Korku nefret tiksinti, bir arada ve kol kola arkadaş. Gelelim bunu niye anlattım; Bilin istedim, öncesinde bir yıldır böyle bir yaram olduğunu, kalbim her şeye sevgi doluyken oradaki tek bir noktanın ruhumu bazen nasıl daralttığını, olumsuz tek bir duygunun tüm benliği bazen nasıl kapladığını ve insanı yorduğunu ve BİR ŞEYİ fark edince onun çözüleceğini. Anlar ne gösterir yaşayıp göreceğim. Bildiğim içimin gerçek bir operasyon geçirdiği, nekaat dönemi yaşadığı, bunu yaşadım ve gördüm, biliyorum. Görmeye direndiğim bir şeyi gördüm ve içim açıldı rahatladım. Bu olayın çözülmeleri ne güzellikler getirir, zaman gösterir. Konuyu şimdi direnmeyip, yaratana bıraktım, TESLİMİYET. Teslimiyet; Korkuyla aynı alanda olamazmış. Kızgınlık ve korku bitince, teslimiyet hissettim. Konu gündemimden çıktı ve paylaşmak istedim. Çok şükür bitti.. Bittiğini nihayet nereden anladım.. İçim bütünün her parçasına sevgiyi kabulü hissetti. SEVGİ olduğu yeri şifalandırır, bunun ne demek olduğunu anladım. Bütün, bir parçayı kendinden ayırıp yarattıysa, bildiği vardır. Buna direnmek anlamsızdır. Her olan, bir yaratılandır. İşte buradan teslimiyeti hissettim ve yaramı sardı ve şimdi iyileşme dönemi. Şimdi rahatlamış bir nefesle, Eylülden beri yapamadığım, yılın son üç ayında, yılın tümüyle ilgili değerlendirme, düzenleme, kararlar alma aşamasına artık geçebilirim .. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 7.10.2016
http://beyazyol.com/lists/psisik-ameliyat/261
FRODO
Yüzüklerin Efendisi (J.R.R.Tolkien) çok sevdiğim roman serisidir. Hobbitler Elfler cüceler devler büyücüler ve daha düşük ırklar goblinler orklar vs vs.. Bu pek çok ırk Orta Dünya’da yaşıyor. Hepsinin kendince özellikleri var. Gandalf Legolas Yol Gezer, hepsini çok severim. Yalnız en sevdiğim ırk (büyücülerden daha çok sevdiğim  ) Hobbit’lerdir. Hobbitlerin içinde de Frodo, en sevdiğimdir. Yüzüklerin Efendisindeki Orta Dünya, Dünya yaşamımızın bir özetidir aslında. Yaratılmışların kaderi. Frodo ve Hobbitler neşeli masum bir ırktır. Onlar dünyanın sonunun geldiği düşünülen, tüm kötülüklerin ortaya döküldüğü ve baskın göründüğü bir dönemde, bu kötülükler hakkında detaylı çok şey bilmeden, kalplerindeki saflıkla yapması gerekenleri yaparlar ve her günde keyif alacak bir şey bulurlar. Frodo, her olana rağmen, sadece o adımda yapması gerekeni yapar. Yapması gereken derken, kalbinin masumiyetini izler. Ona bilmediği topraklarda ve konularda kimse şunu yap, buradan git demez. Frodo, o büyük kargaşa içinde, en başta büyücü Gandalf’tan aldığı sorumluluğu (bu sorumluluk alışı da, onun masumiyeti ve Gandalf’a güveniyle ilgilidir) yerine getirmek için yoluna devam eder. Yolda pek çok şey yaşanır, grubu dağılır, ölenler olur, her şey zor ve karanlıktır. Frodo karanlığı sorgulamaz, o masumiyettir. Frodo nihai hedefe nasıl ulaşacağını düşünmez. Yaptığı sadece, her yeni günde, o gün atması gereken adımı atmasıdır. Ötesinin ne olacağını bilmez, sadece o an yapabileceğini yapar. Masumiyet… Bu uzun serinin sonunda, her şeye rağmen Hobbitlerin ve Frodo’nun masumiyeti yapması gerekeni yapar. Dünya tekrar istenen dengeye gelmek için kendini düzenler. Bugün bunu niye anlattım; Aslında herkes anlamıştır. Masumiyet, kalp temizliği ve o adımda yapmamız gerekeni yapmak. O adım yani o an. Normalde yaşananlarla, gelecekte olması kuvvetli olasılıklar her zaman mevcuttur. Bu olabilecek olasılıkları değiştirebilecek tek şey ise; O yaşanan, NEFES ALINAN AN içinde kalp masumiyetiyle, durmak yok deyip, yapılacak olanı yapmaktır. İşte geleceği herkes için yaşanılır kılacak budur. Yazan: Aydek S Ozdemır 14.10.2016
http://beyazyol.com/lists/frodo/262
BENJAMİN
Çalışma odamda Benjamin bitkim var. Geçen yıl tam bu zamanlar, baktım toprağında küçük böcekler çıkmış. İyileşsin diye, önce birkaç hafta sirkeli arap sabunlu suyla püskürtme yaptım, baktım geçmedi. Bende o zaman daha köklü bir çözüm denedim. Benjamin 1.40-150 cm boyunda bir salon bitkisi. Toprağının hepsini çıkarıp attım, saksıyı yıkayıp yeni toprak koydum ve Benjaminin köklerini, sanki bir yumak ipi yıkar gibi, suda yıkadım. O an bu en akıllıca çözüm gibi geldi. Sonra koca Benjamini kalan kökleriyle yeni toprağa diktim, suladım. Sonra sürekli onu gözledim, çiçek sararmaya başladı. Her gün yaprakları daha sarı oldu, sonbaharda sokakta yaşayan ağaçlar gibi, her sabah avuç avuç yaprak döktü. O döktü ben topladım. Ona bakarken içim acıdı, niye köklerini yıkadım, fazla radikal davrandım diye üzüldüm. Öyle ki artık çiçeğe bakamıyordum. Yaptığım her sabah bir avuç sarı yaprağı toplayıp atmak oluyordu. Derken bir gün Alp geldi (Alp 6 yaşında) bana çiçeğe ne olduğunu sordu, bende anlattım. Alp dedi ki; ‘Onunla hiç konuştun mu, ben konuşayım.’ Aslında konuşurdum ama bu defa yapmamıştım. Alp çiçeğin dalını tuttu, onu öptü, bir şeyler söyledi. ‘O iyileşecek’ dedi. Ben hala çiçeğin yüzüne tam bakamıyordum, derken derken bir gün topladığım sarı yapraklar azaldı, çiçeğe baktım, dallarda küçük yeşil yapraklar vardı. Bir süre sonra tüm yapraklar yenilendi. Şimdi o koca güzel bir Benjamin haline tekrar geldi. Bunu niye anlattım, şundan; Bazen tüm bildiklerimiz, insanlara görünür olan kısımlarımız hasarlanıp, dökülebilir. Bizi biz yaptığını sandığımız tüm alışkanlıkları, insanları, şeyleri bırakmamız gerekebilir. Biz başka şeyler beklerken, tıpkı sonbaharda dökülen yapraklar gibi, kendiliğinden çabasızca dökülür hepsi. Eğer bizi biz yapan köklerimiz sağlamsa, kökümüzü bile zorlamış olsalar, sevgiyi bize tekrar hatırlatacak bir uyaranla, her şey tekrar canlanabilir. Dökülenin yerine yenisi çıkar, gidenin yerine yenisi gelir. Biri biterse diğeri başlar. Yani gidene de gelene de eyvallah. Hepsi bir döngünün içindedir. Bazen döngüde olaylar çok hızlanır, bazen yavaşlar. Üzülen mutlu olur, mutlu olan üzülür, döngü dönüşerek gider. Bunu anlayınca geriye, hiçbir şeye aşırı tutunmadan, sahiplenmeden keyif alarak yaşamak kalır. Köklerinizi her zaman sağlam tutun, size gelen sevgi enerjisinin kıymetini bilin. Her şey değişir dönüşürken, sizde döngünün akışından keyif alın. Giden gider, gelen gelir, zorlamayın, hepsi sadece bir haldir. Döngünün akışı, hani lunaparktaki atlıkarınca gibi, işte o akış enerji üreten keyif hali, sürekliliği sağlayandır. Yazan: Aydek sultan Özdemir 18.10.2016
http://beyazyol.com/lists/benjamin/263
MENAPOZ
Menapoz kadınlar için hayatın doğal bir dönemidir. Nasıl ki ergenliğe giriş normal ve doğalsa menapoz da doğal ve normaldir. Bununla birlikte pek çok toplumda bu iki dönem saklanır, normal karşılanmaz. Üzerinde konuşulmaz, bir kusur gibi yansıtılır. Oysa dişi bedenin doğal geçişleridir. Her şeye rağmen bu iki geçiş kadınlar için muhteşem dönüşümlere yol açan iki dönemdir. Öncelikle şunu bilmemiz gerekir; Kadın veya erkek bedeninde olsak da, her iki cinsiyete ait hormonları bedenimizde bulundururuz. Kadın bedenindeysek asıl hormonlar östrojen-progesteron’dur ve erkeklik hormonu olan testesteron da kadın bedeninde vardır. Aynısı erkek bedeni içinde geçerlidir. Fark sadece bu hormonların oranlarıyla ilgilidir. Hangisi fazlaysa, o cinsiyet baskındır. Çocukluk dönemi, bir insanın cinsellikle ilgili hormonlarının aktif olmadığı, bir anlamda dışarıdan ve içerden cinsiyetler belli olsa da, henüz çocuk olunan, yani “saf masumiyet” dönemleridir. Dişi ve eril enerjiler henüz dengelidir. Ergenlik ile artık muhteşem cinsiyet farklanması başlar. Kadın cinsiyeti ile ilgili hormonlar belirginleşir. Beden ve haller, dişi cinsiyet yönünde gelişmeye başlar. Bu dönemde kadın bedeninde yaşamak öğrenilir. Sonrası bir gün gelir ki, hormonların tekrar azalması ve ergenlik öncesine çekilmesi başlar. Aslında bir anlamda “saf masumiyet dönemi” ne tekrar dönüş zamanıdır. Hayatın başındaki, çocukluktaki “saf-masum hal” bilinçsizdir. Oysa adına menapoz denilen dönemden sonraki “saf-masum hal” bilinçli olabilir. Aradaki fark budur. Hayatla ilgili edinilen deneyimler bir kadını olgunlaştırır, bilincini yükseltir. Kadın yine kadındır ve daha bilinçli olabilir. Bir önceki dönemde kadınlık yönünde aşırılaşmış hormonlar nispeten normalleşince, dişi ve eril enerjiler dengelenir. Yani aslında menapoz bir dengelenme zamanıdır. Dengeye yaklaşma, bilincin uyanmasını sağlar. Her geçiş döneminin belli kuralları vardır, buna uygun yaşanırsa geçiş kolaylaşır. Her geçişin keyifli ve zor dediğimiz yanları vardır. Öncelikle beden bu yeni döneme uyum sağlarken, ruhsal olarak ta uyumlanmak önemlidir. Her geçiş bir inisiasyondur. Sabır ve zaman ister. Geçişlerde işin kolaylıklarına odaklanmak bizi rahatlatır. Terlemeler, sıcak basmaları, huzursuz hisler, rüyalar, bedenin kendini hazırlaması ve uyumuyla birkaç ay veya yılda geçer. Duygusal olarak bizim olaya uyumumuz bunu kolaylaştırır. Netice Menapoz dönemi; Daha BİLGE bir KADIN olma dönemidir. Bunu öğreneceğiniz bir zamandır: BİLGE KADIN. Erkeklerde tıpkı kadınlar gibi bu dönemde BİLGE ADAM olmayı öğrenir. Menapoza geçiş, siz artık bilgesiniz demek değildir. Nasıl ki, ergenlik, sizin fiziksel olarak doğurgan olma şansınız olan dönemse, Menapoz kadınların yaratıcılık, bilgelik anlamında doğurgan olabileceği dönemin başlangıcıdır. Her kadın isterse, olaylara böyle bakarsa, her ne iş yapıyor olursa olsun, yaptığında öğrendikleriyle, hayata karşı bilge ve yaratıcı olabilir. İşte Menapoz bu geçişin ilk başlangıcıdır. Keyfini çıkarın, siz kadınsınız ve daha rahat, neşeli, yaratıcı olmayı öğrenebilirsiniz. Her açıdan keyfini çıkarabileceğiniz bir dönemdesiniz. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 19.10.2016
http://beyazyol.com/lists/menapoz/264
Toltek Bilgeliğinde Enerji ve Varlıklar
Toltek ya da şaman bilişinin temel öğesi, enerjidir. Evrenin en ince ayrıntısı bile bir enerjinin ifadesidir. Bu enerjiyi dolaysızca görme edimi sonucu Şamanların ulaştığı bilgiye göre; tüm evren, aynı zamanda hem birbirine karşıt, hem birbirini tamamlayıcı çift güçlerden oluşur. Bu iki güce canlı ve cansız enerji adı verilir. Cansız enerji, farkındalıktan uzaktır. Canlı enerjinin titreşimsel durumu ise farkındalık adını alır. Yeryüzündeki tüm canlılar titreşimsel bir enerjiye sahiptirler. Titreşimsel bu varlıkların hepsine organik varlıklar denir. Enerjinin bağlılığını ve sınırlarını belirleyen şey organizmanın kendisidir. Bir organizmaya bağlı olmaksızın titreşen canlı enerji toplamları da bir bağlılığa sahiptir ve bunlara inorganik varlıklar denir. Canlı olmanın temel koşulu; evrendeki başıboş enerjiyi duyusal veriye çevirmektir. Basit bir indirgemeyle vericiden verileri alıp sese ya da görüntüye çeviren radyo ve TV gibi… Organik varlıklar, aldıkları bu enerjiyi bir tepkiye çevirerek bir açıklama dizgesi şekline dönüştürür. Bu da varlığın kendi evrenini oluşturan edimdir. İnorganik varlıklar âleminde ise, dönüştürülen duyusal veri, onların âleminde bizim aklımızın alamayacağı yorumlar şeklinde gerçekleşir. O boyut bizim için tanımlanamaz durumdadır; dünyasal algımıza bağlılığımız gereği… Duyusal verilerin açıklanma dizgesi, bizim bilişimizi oluşturur. Organik varlıkların tümünün kendilerine özgü ayrı bir bilişi vardır. Tüm organik varlıkların bağlı olduğu bir biliş noktası da Ortak Bilişi oluşturur. Şaman bilgeliği; bilişimize geçici olarak ara verebileceğimizi ve o anda evrendeki enerjiyi aktığı gibi görme edimini gerçekleştirebileceğimizi söyler. Bu görme; gözlerimizle gerçekleşmese de onlarla görüyormuş gibi dizgelenebilir. Bu görme anında organik varlıklar; ışıklı toplara benzeyen enerji toplaşımları olarak algılanır. Bu ışıklı topların her biri bireysel olarak evrende mevcut olan bir enerji kütlesine bağlıdır. Bu enerji kütlesine karanlık farkındalık denizi adı verilir. Işıklı toplar; kendi ışıltılarından daha parlak olan bir noktalarından bu denize bağlanırlar. Bu bağlantı noktasının adı Birleşim Noktası‘dır. Karanlık farkındalık denizinden gelen enerjinin algılanmasının bu noktada gerçekleştiği kabul edilir. Birleşim noktasında veriye dönüşen enerji, bizi saran dünya olarak yorum kazanır. İnsana, karanlık farkındalık denizinden gelen enerjiyi veriye çevirecek şekilde yeterlilik sunulmuştur. Evrenin kendisi de sonsuza dek uzayıp giden ışıklı iplikçiklerden oluşmuştur. Işıklı telcikler birbirine asla değmeden uzayıp giden kütleler halindedirler. Herhangi bir kütleye odaklanma haline ise niyetlenme denir. Şamanlar göre; bütün evren bir niyet evrenidir ve anlakla eştir. Titreşimsel enerjinin en uç noktası, kendisinin farkında olan varlığın kendisidir. Evrendeki bütün potansiyel dönüşüm ve değişimler rastlantısal değil, titreşimsel enerjinin; enerji akışı düzeyinde yaptığı niyetlenmenin ürünüdür. Hayatımızda var olan her kavram; niyetlenmemiz sonucu cereyan eder. Bizim bu satırlarda iletişim kurmamız için bilinçaltımızı ve bilincimizi kullanarak paylaşım yaratacak ortamı oluşturmamız da bu niyetlenmenin bir sonucudur. Aynı enerji kütlesini kullanarak ortak bilişte buluştuğumuz bir noktadır şu saniyeler. Evrende akıp giden ışıklı telcikler, bizim birleşim noktamızdan geçecek biçimde yönlenirler. Birleşim noktası; Şaman bilişine göre bir tenis topu büyüklüğündedir. Sınırlı sayıda ışıklı telcik bu noktamızdan geçebilse de, yine de pek büyük bir sayıda enerji alanı o noktadan geçer. Enerji alanlarının birleşim noktasından geçerken çarpması sonucu oluşan gündelik yaşam bilişi; bütün insanlar için homojendir. Çünkü birleşim noktası, tüm insanlarda aynı noktada yer alır. Bu nokta kürek kemiklerinin bir kol boyu gerisinde, ışıklı topun dış sınırına yakındır. Kaynak: Nesrin Dabağlar – İndigo Dergisi Ana Görsel: Sanatçı Don Voss http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Kutbun Ötesindeki Ülke
Bu anılar 1947 yılının Şubat ve Mart aylarında yazıldı. Kutup Kaşifi Amiral Byrd´ün içinde bulunduğu koşullar dayanılabilir ve güvenilirdi. Başka kişiler tarafından da bir hayal olayının yaşanmadığı yönünde güvence verildi. Yazılanlar, Amiral´in birebir sözcükleridir. Kuzey Kutbu´nun uzun bir gecesinde yazılmış ve ciddi bir kaşifin ve bilim adamının parlak gün ışığı altında yaşadığı gerçeği anlatmaktadır. Yayınlayan: Dr. William Bernard Ph.d., D.D. Amiral Richard B. Byrd’ ün günlüğünden alıntılar (Şubat – Mart 1947): “Kuzey Kutbu´nda bir keşif uçuşu, İç Dünya; Benim Gizli Günlüğüm.” Bu günlüğü gizlilik içinde yazmalıyım. Yazdıklarım Arktik´de 1947 yılı Şubat´ının 19. gününde yaptığım uçuşla ilgili. Zamanı geldiğinde, muhakkak insanlar daha akıllı olacaklar ve kaçınılmaz gerçeği kabul edecekler. Yazdıklarımı açıklamak özgürlüğüne sahip değilim, belki de bunlar asla toplumsal bir incelemenin ışığını asla göremeyecektir ama birgün herkesin okuyabilmesi için bunları kaydetmek benim görevim. Bu açgözlü ve sömürücü dünyada kesin eminim ki, insanoğlu gerçekleri daha fazla bastıramayacaktır. “Uçuş Seyir Defteri” 19 Şubat 1947-Artrik Üssü Kampı Saat 06:00: Tüm hazırlıklar tamamlandı. Kuzeye doğru uçacağım, tüm yakıt depoları dolduruldu. Saat 06:20: Sancak motoru daha güçlü gibi. Ayarlama yaptık, şimdi daha iyi. Saat 07:30: Üsle radyo ilişkisi kontrolu yaptık. Herşey yolunda. Telsizcim memnun. Saat 07:40: Sancak motorunda zayıf bir akıntı var gibi. Yağ basıncı normal. Saat 08:00: Uçuyorum. Uçuş normal görünüyor. 7.000 metrede uçuyorum. Türbulans normal. Herşey yolunda. Saat 08:15: Üsle telsiz kontrolu normal. Saat 08:30: Türbulans oluştu. Bin metreye kadar inmeye karar verdim, uçuş koşulları yumuşak görünüyor. Saat 09:10: Çok büyük bir buz alanı, altta kar yağıyor. Görüntü muhteşem. Kırmızıdan mora kadar tüm renkleri görüyorum. Pusula olduğu yerde dönüp duruyor, üsle tekrar ilişki kurduk ve gördüklerimi anlatım. Saat 09:10: Her iki pusulam da yani manyetik ve gyro pusulalar dengelerini iyice yitirdiler, titreşip duruyorlar. Güneş pusulasını kullanıyorum. Kontrollar yavaş tepki veriyorlar ama bir buzlanma belirtisi yok. Saat 09:15: Uzakta dağlar görüyorum. Saat 09:49: Dağları gördüğümden bu yana 29 dakika geçti. Görsel bir yanılgı yok. Bunlar birer dağ ve daha hiç görmediğim bir sıradağ halindeler. Saat 09:55: Altimetre 8.900 metreyi gösteriyor; güçlü bir türbulans var. Saat 10:00: Hala kuzeye doğru uçuyorum ve altımda küçük bir dağ sırası var, bunu tanımlıyorum ve soruşturmam gerek çünkü böyle bir dağ oluşumu haritalarda yok. O da ne? Dağların arasında ve tam ortada küçük bir nehir akıyor, aşağıda yeşil bir vadi olamaz. Burada garip ve normal olmayan birşeyler var. Buz ve kar olmalıydı ama ben dağların yamaçlarında yeşil ormanlar görüyorum. Yön bulma araçlarım hala çılgınca dönüyorlar. Jiroskop hala öne ve arkaya doğru titreşip duruyor. Saat 10:05: Dörtbin metreye indim ve alttaki vadinin üzerinde sola doğru sert bir dönüş yaptım. Aşağıda yeşille örülmüş bir alan var. Burada ışık farklı, güneşi göremiyorum. Sola biraz daha döndüm ve aşağıda çok büyük garip hayvanlar gördüm. File benziyorlar ama hayır bunlar birer mamut. İnanılmaz ama oradalar. 3.000 metredeyim, dürbünle bakıyorum ve hayvanlar görüyorum; oradalar. Mamutlara çok benziyorlar. Bunu üsse bildirmemiz gerek. Saat 10:30: Yeşil renkli tepelere yaklaşıyorum. Dış ısı, termometrenin gösterdiğine göre 23 derece. Düz olarak uçmaya devam ediyorum. Göstergeler normal ama ben bir bulmacanın içindeyim. Yine üssü arıyoruz ama telsiz çalışmıyor. Saat 11:30: Eğer normal kelimesini bu ortamda kullanırsam herşey yolunda. İlerde bir yer var, sanki bir kente benziyor. Uçak çok hafifledi, bir tüy gibi dalgalanarak uçuyor, kontrollar emirlerimi dinlemiyorlar. Tanrım!, Normal tepkiler vermeyen bir araç içinde uçuyorum ve yeterince hızlı değilim ama ilerde uçan garip bir araç var. Disk şeklinde ve parlak. Bana doğru yaklaşıyor,üzerindeki işareti görüyorum; bu bir gamalı haç. Fantastik! Neredeyiz? Ne oluyor? Kontrolları geri almaya çalışıyorum. Ama olmuyor, kontroller isyan ediyorlar. Saat 11:35: Telsizden çatırdılar geliyor, İngilizce bir ses ama derinlerden geliyor. Aksan İsveç ya da Alman. Şöyle diyor; “Bölgemize hoşgeldiniz Amiral. Sizi yedi dakika içinde indireceğiz. Güvenli ellerdesiniz. Rahat olun.” Uçağımın motorları durdu, garip bir gücün kontrolu altında uçmaya devam ediyorum. Şimdi uçağım kendi çevresinde dönmeye başladı. Saat 11:40: Bir diğer telsiz mesajı. İniş olayı başladı. Uçak şiddetle titriyor, aşağıya doğru iniyor, sanki görünmeyen dev bir asansörün içinde gibiyim. Artık çok rahatım, birşey umurumda değil. Hafif bir sarsıntıyla uçağım yere temas ediyor. Saat 11:45: Günceme aceleyle son cümleleri yazıyorum. Uçağıma doğru gelenler var; hepsi uzun boylu ve sarı saçlılar. Uzakta büyük ve parlak binaların bulunduğu bir kent var, gökkuşaklarına benzer renk dalgaları nabız gibi atarcasına kentin üzerinde yükseliyor. Ne olduğunu anlamış değilim ama ortada tehlikeli birşey yok, hiçbir silah görmüyorum. Kargo kapısını açarken bir sesin ismimi söylediğini duyuyorum. Herşeye razıyım.(Kaydın sonu) Kristal kente giriyorum…Bundan sonra olanları hafızama güvenerek yazdım. Hayal gücümü zorlamam gerekiyor, bütün bunlar çılgınca ve olmaması gereken şeyler. Telsizcimle beraber uçaktan çıktık, içten ve samimi bir karşılama bu. Tekerlekleri olmayan küçük bir platformun üstüne bindik. Şimdi hızla parlayan kente doğru gidiyoruz, kent sanki kristalden yapılmış gibi, içeri girerken daha önce hiç görmediğim büyüklükte binalar görüyorum. Bu yapılar Frank Lloyd Wright´ın (Dönemin ünlü sürrealist mimarı) çizimlerinin ötesinde. Ya da bir Buck Rogers filminin setindeyim (Yine dönemin sinemasında canlandırılan bir bilim kurgu kahramanı). Daha önce hiç tatmadığım sıcak içecekler ikram ediliyor, çok lezzetliler. On dakika kadar sonra iki hostes geliyor, çok güzeller ve kendileriyle beraber gelmemi söylüyorlar. Yapacak birşey yok, gidiyorum ama telsizcim kalıyor. Kısa bir yürüyüşten sonra asansöre benzer bir yere giriyor, aşağıya doğru inmeye başlıyoruz, araç duruyor ve kapı yukarıya doğru sessizce açılıyor. Uzun bir koridorda ilerliyoruz, gülkurusu renkte bir ışık heryerden yayılıyor, sanki duvarların içinden geliyor. Büyük bir kapının önünde duruyoruz. Kapının üzerinde okuyamadığım bir yazı var, kapı ses çıkarmadan açılıyor, girmem için işaret ediliyor. Hosteslerden bir tanesi; “Korkacak birşey yok Amiral, Üstad´ın huzuruna kabul edileceksiniz.” diyor. Üstad´ın mesajı İçeri giriyorum, çarpıcı renkler görüyorum, oda büyüleyici ve çok etkileyici. Karşımda çok güzel bir insan var, gördüklerimi anlatamıyorum, bildiğim sözcükler buna yeterli değil. İnsan gibi ama çok daha ötesinde, huzur ve mutluluk yayıyor. Düşüncelerim kesiliyor, melodik ve sıcak bir sesle konuşuyor; “Yerimize hoş geldiniz Amiral” O, bir erkek, yüzünde çok uzun yılların izleri var, uzun bir masada oturuyor sonra kalkıp, bana oturmam için gösteriyor. Oturuyoruz, bana bakıp gülümsüyor ve yine o yumuşak ve melodik sesle konuşuyor; “Sizin buraya girmenize izin verdik çünkü siz dünyanın yüzeyinde tanınan asil birisiniz.” Dünyanın yüzeyi mi? diyor ve soluğumu tutuyorum. Gülümsüyor ve; “Evet, şu anda İç Dünya´nın Arianni bölgesindesiniz. Sizi görevinizden fazla alıkoymayacağım, güvenle yüzeye geri döneceksiniz. Ama şimdi Amiral sizi neden buraya çağırdığımızı söyleyeceğim. Irkınızın Japonya´da Hiroshima ve Nagasaki´de patlattığı ilk atom bombalarıyla çok ilgiliyiz. Bu nedenle alarma geçtik ve uçan araçlarımızı yolladık, biz bunlara ´Flugelrad´ diyoruz. Sizi gözlüyorlar ve ırkınızın yüzeyde ne yaptığını araştırıyorlar. Bütün bunlar geçmişte kaldı Amiral ama biz devam etmek zorundayız. Irkınızın savaşlarına ve barbarlığına daha önce hiç karışmadık ama şimdi durum farklı. İnsanlık için uygun olmayan doğal bir gücü yani atomik enerjiyi öğrendiniz. Özel görevlilerimiz dünyanızdaki güçlere mesajlar veriyorlar ama henüz bir tepki vermediler. Şimdi sizi dünyamızın varlığını gören bir tanık olarak seçtik. Irkınızdan binlerce yıl daha eski olan kültürümüzü, bilimimizi göreceksiniz Amiral.” Sözünü kesiyor ve benimle ne yapacaklarını soruyorum. Zamanı geldiğinde… Üstad delici bakışlarıyla sanki düşüncelerimi okuyor ve bir zaman sonra cevap veriyor; “Irkınız şu anda dönüşü olmayan noktaya ulaştı. Aranızda ellerindeki gücü bırakmaktansa, dünyayı yok etmeyi göze alacak olanlar var.” Başımı sallıyorum ve devam ediyor; “1945´de ve sonrasında ırkınızla ilişki kurmaya çalıştık ama düşmanca davranıldı, Flugelrad´larımıza ateş açılıp, düşürüldüler. Savaş uçaklarınız, kötü amaçlarla düşmanca davranarak bizimkileri kovaladılar. Şimdi sana şunu söylüyorum oğlum; dünyanızda çok büyük bir kötülük fırtınası oluşmakta, kara bir öfke ve şiddet yıllardır hiç eksilmeden, artarak birikiyor. Silahlanmanızın bir anlamı yok, biliminizde güvenli bir yer yok. Kültürünüzde açan her çiçek, öfke ve hiddetle ezilip, yok ediliyor, tüm insan canlılar derin bir kaosun içine düştüler. Yaşadığınız son savaş daha sonra ırkınızın başına geleceklerin sadece bir başlangıcı. Biz burada her geçen saat durumu daha açık görüyoruz. Söylediklerimde bir yanlış var mı?” Hayır, bu eskiden de oldu, karanlık çağlar geldi ama beşyüz yıl önce sona erdi, diyorum. Üstad devam ediyor; “Evet, oğlum. Karanlık çağlar asıl şimdi ırkınızın üzerine geliyor, karanlık dünyayı bir örtü gibi örtecek ama inanıyorum ki ırkınızdan bazıları yaşamayı başaracaklar ama buna daha zaman var, fazlası söylenmemeli. Çok uzaklarda ırkınızın yıkıntıları arasından yeni bir dünya doğacak, kayıp efsanevi hazineleri arayacaklar ve oğlum bizim korumamızda güvenlikte olacaklar. Zamanı geldiğinde biz ırkınıza ve kültürünüze yardım edeceğiz, belki savaşın ve çekişmelerin boşyere olduğunu birgün öğreneceksiniz, ancak bundan sonra ırkınız tekrar kültürü ve bilimi elde edebilecek. Şimdi oğlum, bu mesajla beraber yüzeye dönebilirsin.” Ve dönüş Bu sözlerle beraberliğimiz sona ermiş gözüküyor. Bir an için duruyorum, bu bir rüya olmalı ama ben bu gerçeği biliyordum. İki güzel hostesimin gelip “Bu yoldan Amiral” demeleriyle kendime geldim. Çıkmadan evvel bir kez daha dönüp Üstad´a bakıyorum. O mitolojik yüzde yumuşacık gülümseme var; “Elveda oğlum” diyor ve ince uzun elini kaldırarak bir barış hareketi yapıyor. Hızla geri dönüyor ve yukarı çıkıyoruz. Hosteslerimin birisi bana dönüyor ve; “Acele etmeliyiz Amiral. Üstad, sizi geciktirmememizi istedi, mutlaka geri dönmeli ve mesajı vermelisiniz.” Birşey demiyorum. Olan herşey inancın ötesinde. İlk geldiğimiz yere dönüyoruz, telsizcim orada, çok gergin ve yüzünde endişeli bir ifade var. Ona herşey yolunda Howie, diyerek sakinleştiriyorum. Yine uçan platformla uçağımızın yanına götürülüyoruz. Motorlar çalışmıyor, hemen biniyoruz. Kapı kapandıktan sonra görünmeyen güç, uçağı kaldırıp bir anda 8.000 metreye çıkarıyor. Onların araçlarından iki tanesi belli bir uzaklıktan bizi izliyor. Çok hızlı gidiyoruz ama hız göstergesini okuyamıyorum, ileriye doğru gidiyoruz. Telsiz çalışıyor ve bir ses; “Şimdi sizi terk ediyoruz Amiral, kontrollar serbest. Auf Wiedersehen!!!!” diyor. Almanca bir veda. Howie ve ben flugelrad´ların soluk mavi gökte kaybolmalarını izliyoruz. Uçağım birden sarsılıyor ve aşağıya doğru dalışa geçiyor. Toparlanıyor ve kontrolu alıyoruz. Şimdi uçuş normal, kimse konuşmuyor, ikimiz de kendi düşüncelerimizle başbaşayız. Güncenin devamı Saat 22:00: Yine sonsuz buz ve kar çölündeyiz. Üsse uzaklığımız yaklaşık 27 dakika. Haberleşiyoruz, cevap geliyor. Bütün koşullar normal. Üstekiler bizden haber aldıkları için çok mutlular. Saat 22:00: Üsse yumuşak iniş yapıyoruz. Bir görevi bitirdim ama çok daha büyük bir görev şimdi beni bekliyor… Kaydın sonu 11 Mart 1947´de Pentagon´da bir toplantıda hazır bulundum. Olanları anlattım, keşfimi açıkladım ve Üstad´ın mesajını aktardım. Herşey gereğince kaydedildi. Başkan´a bilgi aktarıldı Ama geciktirildiğimi veya alıkonduğumu hissediyorum. Yüksek Güvenlik Örgütü ve bir tıb ekibi ile uzun görüşmeler yaptırdılar, bir kasıt algılıyorum. Büyük bir sıkıntı içindeyim, ABD Ulusal Güvenlik koşulları gereğince, sıkı kontrol altındayım. Ve sonunda emri aldım; bildiğim her konuda kesin olarak sessiz kalmam isteniyor, bunu insanlık adına yapacakmışım. İnanılmaz ama ben bir askerim ve emirlere uymaktan başka yapacak birşeyim yok. 30/12/56: Son sözler 1947´den bu yana yıllar geçti. Günlüğümü tamamlamam gerekiyor. Kapatırken, kendimden eminim. Bu sırrı yıllar boyunca inançla sakladım. Bu benim tüm moral değerlerime ve haklarıma karşıydı. Şimdi sonsuz gecenin geldiğini hissediyorum ve bu sır benimle beraber ölmemeli. Ama gerçek eninde sonunda galip gelecek. İnsanlığın tek umudu bu. Gerçeği görüyorum ve ruhum bir an önce serbest kalmak için çırpınıyor. Askeri canavarlığın kalbi olan endüstri için görevimi yaptım. Şimdi uzun gece başlıyor ama bu bir son olmayacak. Uzun Artrik gecesinde olduğu gibi, gerçeğin parlak güneş ışığı yine gelecek ve karanlıklardan ışık doğacak. Çünkü ben Kutbun ötesinde varolan ülkede en büyük bilinmeyeni gördüm. Amiral Richard E. Byrd http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Bir Bilgiyi Tecrübe veya Gözleme Tabi Tutmadan Reddetme Durumu: Semmelweis Refleksi
Kişilerin herhangi bir bilgiyi hiçbir şekilde onaylamaması, doğruluğunu düşünmeye bile yanaşmaması durumudur. Reflekse ismini veren kişinin hikayesi ise akıllara durgunluk verecek cinsten. semmelweis refleksi: insanların bir bilgiyi otomatik olarak (refleks olarak) hiçbir düşünce, tecrübe veya gözleme tabi tutmadan reddetmesi durumudur. bu tanım yazar robert anton wilson tarafından semmelweis'a ithafen yapılmıştır. galileo'nun "dünya güneşin etrafında dönüyor" savının başta kilise olmak üzere o dönem yaşayan tüm insanlar tarafından reddedilmesi ve bu savında ısrar ettiği için cezalandırılması buna örnek olarak gösterilebilir (tabi öncesinde aynı suçlamayla giordano bruno'nun canlı canlı yakılması var, neyse konuyu dağıtmayalım şimdi). peki kim bu semmelweis? ignaz philipp semmelweis (1818-1865) viyana'da görev yapan bir kadın-doğum uzmanı doktor. o dönemde dünyanın mikroplardan, bulaşıcı hastalıklardan, el yıkamanın öneminden haberi yoktur. cerrahlar elini yıkamadan ameliyat yapar (cerrahi eldiven zaten icat edilmemişti), hastaların önemli bir kısmı enfeksiyondan ölürdü. hatta rivayet odur ki (kaynağını bulamadım, türk cerrahi derneğinin bir dergisinde okuduğumu hatırlıyorum), fransa'da cerrahların önlüklerindeki kan lekeleri onun kıdemini gösterirmiş. önlük ne kadar kirliyse cerrah o kadar deneyimli demek olurmuş. bu yüzden cerrahlar özellikle önlüklerini yıkatmazmış. tabi cerrahlar ellerini yıkamadıkları gibi o leş gibi kirli önlüklerle ameliyat yaptığından cerrahi enfeksiyonlar o dönem "bu işin fıtratında bu vardır" denilerek önemsenmiyordu. cerrahi enfeksiyonlar bu kadar yaygın ve ölümcül olduğundan sadece basit ameliyatlar yapılabiliyordu. semmelweis, çalıştığı klinikte doğum yapan kadınlarda puerperal sepsis (lohusa humması) nedeniyle ölüm oranlarının çok yüksek olduğunu fark etmişti. çalıştığı hastanede iki doğum salonu vardı: biri tıp eğitimi amaçlı stajyer doktorların da girdiği 1. salon, diğeriyse ebelik eğitimi için stajyer ebelerin girdiği 2. salon. summelweis, stajyer doktorların girdiği salonda puerperal sepsis oranının %30'un üzerinde iken (yani orada doğum yapan üç kadından biri enfeksiyondan ölürken) bu gizemli hastalığın diğer salonda doğum yapanlarda normal sıklıkta görüldüğünü fark etti. acaba bu stajyerler ne bok yiyor da hastaların ölümüne sebep oluyor diye düşünerek gözlem yaptı. stajyer doktorlar anatomi dersinde kadavralarla uğraştıktan sonra kadın-doğum dersi için doğumhaneye giriyordu. acaba bu hastalıkla o kadavralar arasında bir ilişki olabilir miydi? tüm bunlar yetmezmiş gibi o dönem puerperal sepsis nedeniyle ölen bir hastaya otopsi yapan ve otopsi esnasında yanlışlıkla kendi parmağını kesen bir meslektaşının da aynı belirtiler göstererek ölmesi semmelweis'ın ufkunu aydınlatmıştı. bu hastalığa sebep olan şeyin insandan insana bulaşan canlı bir şey olduğunu ve gözle görülemeyecek kadar küçük canlıların buna sebep olabileceğini düşündü. tedbir olarak doğumhanenin kapısına kalsiyum hipoklorit içeren bir solüsyon (klorlu bir solüsyon) koyarak içeri giren herkesin ellerini bununla yıkamasını zorunlu kıldı. sonuç inanılmazdı: iki ay içerisinde puerperal sepsis oranı %1'in altına düşmüştü. işte o an semmelweis büyük bir başarıyla bu çalışmalarını genişletmiş, enfeksiyon hastalıklarının belirtileri, bulaşma yolları ve önleyici tedbirler konusunda edindiği eşsiz bilgileri yayınlamıştı (yıl: 1847). makalelerinde tüm cerrahların ameliyatlara başlamadan önce ellerini yıkamasını tavsiye ediyordu. ancak semmelweis takdir ve ödül beklerken bir anda eleştirilerin, sözlü sataşmaların hedefi ve alay konusu oluverdi. o dönem cerrahlarda el yıkamak utanılacak, ayıp bir şeydi ve kendilerinden böyle ayıp bir şey yapmalarını isteyen semmelweis gerçekten haddini aşmıştı. saldırılar giderek ırkçılık eksenine kaydı (semmelweis macardı). şarlatanlık suçlamalarına da maruz kalan semmelweis bir süre sonra üniversiteden kovuldu. öne sürdüğü bilgiler de unutulup gitti. derdini kimseye anlatamayan semmelweis en sonunda meslekten de atıldı. summelweis depresyona girmişti ancak iddia ettiği şeyleri halen savunuyordu. öyle ki, viyana sokaklarında yürürken gördüğü genç çiftlerin önünü kesip, "bebeğiniz olacağı zaman doktorunuza söyleyin, doğumdan önce mutlaka ellerini yıkasın" diye tembihliyordu. semmelweis sonunda akıl hastanesine kapatıldı. 1865 yılında akıl hastanesinde hayata veda etti. semmelweis'tan çok sonra lister adında bir cerrah (joseph lister, 1827-1912) aynı şeyleri 1865 yılında iddia etti ancak lister taşaklı bir cerrahtı, kimse onunla uğraşamadı. ayrıca o dönemde luis pasteur de mikroplar hakkında detaylı çalışmalar yaparak insanların bu konu hakkındaki ön yargılarını epey kırmıştı. sonuçta lister antisepsinin babası olarak tıp tarihine adını altın harflerle yazdırırken, semmelweis unutulup gitti. bugün bile semmelweis ismini çoğu doktor bilmez. işte semmelweis isimli bilim adamının tamamen bilimsel gözlem ve çalışmalarına dayandırarak iddia ettiği bilgilerin o dönem yaşayan insanlar tarafından araştırılmadan, detaylı incelenmeden tamamen ön yargılarla reddedilmesine semmelweis refleksi deniyor. yani kısaca cehaletin bilimsel tanımlamasıdır. bugün lister, tıp fakültelerinde okutulan kitaplarda antisepsinin babası, enfeksiyon meselesini ilk çözen kişi olarak olarak geçer. halbuki bu gerçek değildir. antisepsinin babası semmelweis'dır. lakin çok yazık etmişler adama. edit: bu arada lister'i de suçlamamak lazım. o, semmelweis'ın yaşadığı trajik hikayeden habersiz olarak farklı bir deneyimle antisepsi kavramını geliştirmiştir. lister, o dönem pislikle dolu, bulanık akan thames nehrinin bir kenarında suların tamamen berrak ve duru olduğunu fark eder. sebebini araştırdığında o bölgede faaliyet gösteren bir tabakhanede deri işlemek için kullanılan karbolik asidin buna sebep olduğunu bulur. işte o an bir aydınlanma yaşayan lister bilimsel çalışmalarını bu alanda yoğunlaştırır ve karbolik asidin mikropları öldürdüğünü ispatlayarak antisepsi kavramını ortaya atar. tüm cerrahi aletler ve ameliyata giren cerrahi ekibin elleri karbolik asit ile yıkandığında sonuçlar pek şükeladır. lister'in bu buluşu (aslında semmeweis'ın kimseyi ikna edemediği buluş) ve anestezinin keşfi cerrahide yeni bir çağ başlatır: cerrahinin altın çağı. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Tutankamon'un hançeri 'göktaşından yapılma'
Antik Mısır'ın genç yaşta ölen firavunu Tutankamon'un mumyası yanında bulunan hançerin bir göktaşından alınan demirle yapıldığı ortaya çıktı. İngiliz arkeolog Howard Carter 1925'te mumyanın sargı bezleri arasında iki hançer bulmuştu. Bunlardan birinin yapıldığı demir, paslanmamış olması ve o dönemde Mısır'da bu tarz metal işçiliğine ender rastlanması nedeniyle bilim insanlarını şaşırtmıştı. İtalyan ve Mısırlı araştırmacılar, hançere zarar vermemek için demire tam anlamıyla nüfüz etmeyen bir röntgen tekniğiyle metalin kimyasal yapısını incelediler. Göktaşları ve gezegen bilimleri ile ilgili bilimsel bir dergi için araştırma sonuçlarını kaleme alan Daniela Comelli, içinde bulunan yüksek nikel oranının, hançerin göktaşı demirinden yapıldığını açıkça ortaya koyduğunu söyledi. Image copyrightAFP Araştırmacılar, demirdeki nikel ve kobalt oranlarının hançerin 'bu dünyadan olmadığını' gösterdiğini belirttiler. Araştırmacılara göre eski Mısırlılar, süs eşyaları ve törenlerde kullanılan eşyaların üretiminde göktaşı demiri kulanmaya büyük önem verirlerdi. Hançerin demiri de, Mısır'ın Kızıldeniz kıyısına düştüğü bilinen göktaşlarının kimyasal yapısıyla karşılaştırıldı ve içinde İskenderiye'nin 240 kilometre batısına düşen bir göktaşındakiyle çok benzer oranlarda nikel ve kobalt bulundu. 3300 yıldan fazla önce mumyalanan Tutankamon'un hançerinin süslü bir altın sapı ve bir tarafında çiçek desenleri, tüyler resmedilmiş olan altından bir kını bulunuyor. Tutankamon kimdi? Çocuk kral diye de anılan Tutankamon, Antik Mısır'ın 18. hanedanındandı. Howard Carter'ın 1922'de bulduğu mezarının hiç bozulmamış olmasıyla dikkat çekmişti. Öldüğünde yaklaşık 17 yaşında olan Tutankamon'un gerçek ölüm nedeni hâlâ bir sır. Öldürülmüş veya av sırasında aldığı bir yaradan ölmüş olabileceği düşünülüyor. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Cadıların Ağzından Cadılar
Cadılık sanatının ne olduğunu merak ediyorsanız, bizim geleneğimizi anlamayan ve anlamak için de herhangi bir çaba göstermek istemeyen insanların söylemlerinden oluşan ön yargılarınızı bir kenara bırakın. Cadılığın günümüzde de canlı bir şekilde varlığını sürdüren ve en az geçmiş çağlardaki kadar çok uygulayıcısı olan bir inanç sistemi olduğunu göz ardı etmeyin. Bizler, kutsal olanın hem dişi hem de erkek olduğuna inanırız. Bu ikisinin eşit ve dengede olduğuna inanır, yaşamlarımızda ve kendi içimizde bunun dengesini kurmaya çalışırız. Hem Tanrı'ya hem Tanrıça'ya inanır, kişisel ihtiyaçlara göre Tanrıça'yı İsis, Astarte yada Hekate gibi adlarla, Tanrı'yı Osiris, Pan veya Herne gibi adlarla isimlendiririz. Bunu anlamak için Kutsal olanın sonsuz yüze sahip olan aynadan bir küre olduğunu, her bir yüzün farklı bir kimliği yansıttığını ama tamamının kutsal olduğunu düşünün. Çalışmalarımızda faydalandığımız hava, ateş, su, toprak ve ruh elementleri doğada çevremizi sararken aynı zamanda içimizde de yer alırlar: Hava; düşüncelerimiz, ateş; tutku ve isteklerimiz, su; duygularımız, toprak; bedenimiz ve ruh; iç benliğimizdir. Bunlar büyü yaparken faydalandığımız enerjilerdir. Büyü, irade gücüyle değişiklik yapma becerisidir. Büyü yaparken ‘kimseye zarar vermedikçe istediğini yap' ve ‘iyi yada kötü yaptığın her şey üç misliyle sana geri dönecektir' kurallarına bağlı kalırız.” Pek çok çoğumuz Hekate ismine, hatta Bodrum'da yaşayan bizler yanı başımızda Lagina'daki tapınağının varlığına, bölgemizde çok eskilere uzanan bir inanışı ve kültü olduğu bilgisine aşina değiliz, bu bir gerçek. Oysa yazımıza geri dönüp baktığımızda, bizden çok uzaktaki insanların Hekate ile ilgilendiklerini, uğraşlarına konu edindiklerini görmekteyiz… Elle tutulur, gözle görülür bir Hekate tapınağı hemen yanıbaşımızda… Her yöreden çıkan onlarca Hekate heykelcikleri bugün çevremizi ve müzelerimizi doldurmakta… Turizm ve kültürel mirasımızı koruma adına yapılacak çok şey olsa gerek… http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
500 yıllık sır çözüldü!
Inka uygarlığına ait çocuk mumyalarının sırrı çözüldü. Bilim dünyasının uzun süredir ölüm nedenlerini bulmak için çalıştığı mumyaların bira ve kokainle uyuşturulduktan sonra donarak ölüme terk edildiği anlaşıldı. Mumyaların aradan geçen 500 yıla rağmen uyuyor gibi görünmesi bilim adamlarını şaşkınlığa uğratıyordu. 1996’da Arjantin sınırında bulunan çocuk mumyalar arasında 13 yaşındaki 'Llullaillaco Maiden', dört ya da 5 yaşlarında bir erkek ve bir kız bulunuyordu. Bradford Üniversitesi’nce yapılan araştırmada çocukların kokainin ana maddesi coca yaprağı ve bira yapımında kullanılan chichaizine rastlandı. Inkalar güzel çocukları kurban seçerek Llullaillco Dağı’na adak olarak sunuyordu. "ÇOCUKLARIN DOĞAL YOLLARLA ÖLMEDİKLERİNİ BİLİYORUZ!" Uyuşturucu maddenin etkisiyle baygınlık geçiren çocuklar daha sonra dağın yamacına götürülerek donarak ölüme terk ediliyordu. Araştırmanın lideri Dr. Andrew Wilson, çocukların saçlarından alınan numunelerde de yüksek oranda uyuşturucunun izine rastladıklarını açıkladı. Dr. Andrew Wilson, “Artık çocukların doğal yollarla ölmediklerini biliyoruz. Çocuklar kurban edildi. Bu konuda tek tesellimiz çocukların ölürken acı çekmemeleri” dedi http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Ouija Tahtası
Eğer bu tahtanın başına berrak bir niyet olmadan oturursanız , o zaman berrak olmayan şeyi çekersiniz. Aynı şekilde eğer tahtanın başına korkularla oturursanız , o zamn büyük olasılıkla sizi korkutacak varlıkları çekersiniz. Sizin egemen bir varlık olduğunuzu , ve sözünüzün yasa olduğunu hatırlayın. Birçokları Ouija’yı bir oyun olarak görür; kesinlikle öyle değildir. Siz onu iyi bilgi almak ve gelişmek için kullanabilirsiniz. Tüm gerçek bilgelik kendi içinizden gelir.Size böyle araçları gelişmeye yönelik berrak bir niyetle kullanmanızı tavsiye etmeme karşın, aslında, size kendi içinize yönelip rehberliğinizi orada aramanızı tavsiye ederim. Belki Ouija tahtası sizin için bir atlama-taşı olabilir; bu sizin kararınıza bağlıdır. Bir zekanın gayri-fiziksel olması onu bilge ya da yararlı kılmaz! Astral dünya bildiğiniz şekliyle zamanın ötesindedir, ve dolayısıyla, oradaki varlıklar geleceğe ilişkin bilgileri elde edebilirler. O katta çok yüksek varlıklar da vardır, bunlar ya oraya odaklanmış olanlara rehber ve öğretmen olarak hizmet eden varlıklar, ya da Dünya’daki tüm fiziksel yaşamlarını tamamlamış olup da, kendi ruh grububnun hala enkarne halde bulunan üyelerine hizmet etmek için astral katta kalmak için kalmış olan ruhlardır. Ouija, doğaüstü varlıklarla iletişim kurmaya yaradığı iddia edilen bir metafizik gerecin adı. İsmi Fransızca oui (evet) ve Almanca ja (evet) kelimelerinden gelir. Ouija, üzerinde bir dilin tüm harflerinin yazılı olduğu bir düzlemden, harflerin ve işaretlerin belirtilmesini sağlayan saat benzeri sarkaçlı döner bir cisimden oluşur (ek olarak rakamlar, evet, hayır, hoşçakal vb. sözcükler de bulunur). Sadece harfler, rakamlar ve sarkaçtan oluşan materyallerden ibaret Ouija’lar da vardır. Ouija’nın geçmişi hakkında birçok söylenti vardır. Ancak bu iddaların pek çoğunu desketekleyen kanıtlar bulunmamıştır. Bilinen en eski Ouija tablaları i.s. 1200 ve 540 yıllarına dayanırlar. Günümüzde kullanılan Ouija, M. Planchette adlı bir Fransız ruhbilimcisi tarafından 1853’te tasarlandı. Satışına ise 1886 yılında başladı. Bu araç bildiğimiz gibi insanların ruhlardan haber almak için kullandıkları üzerinde harfler ve işaretler bulunan bir tahtadır. Ouija tahtası gibi aletleri kullanırken , berrak ve karalı bir niyet oluşturun. O tahta ile geçireceğiniz zamanı kutsayın , ışığı çağırın, Evren’deki sevecen ve bilge herşeyi davet edin , ve size sadece en yüksek öğretmen rehberlerin gelmesini isteyin. Ve almak istediğiniz bilgi konusunda kesin ve sarih olun. Çekim yasası gereği , siz kendinize dikkatinizi verdiğiniz şeyi çekersizniz. Eğer sizi ruhen yükselten , daha yüksek bir yol için eğiten şeyi ararsanız , o zaman Ouija tahtası ile geçireceğiniz ödüllendirici celselerden keyif alabilirsiniz. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Kayıp Sanılan 1916 Yapımı Sherlock Holmes Filmi Depodan Çıktı
Merkezi Paris’te yer alan Fransız film arşivinde, 1916 yılında çekilen sessiz Sherlock Holmes klasiği bulundu. Keşfi ilginç kılan bir diğer unsursa, Amerikan aktör ve oyun yazarı William Gillette’in performansının kaydedildiği tek film olması. Uzun metrajlı ve ‘Sherlock Holmes’ adlı filmin, Charlie Chaplin klasiklerinin de çekildiği Chicago Essanay Stüdyoları’nda yapıldığı belirlendi. Birgün’de yer alan habere göre, filmde Dedektif Holmes ve Profesör Challenger’ın fikir babası olan Arthur Conan Doyle’un ünlü gizem unsurları bulunuyor. Doyle, Gillette’in ünlü dedektifi canlandırabilecek en iyi aktör olduğunu düşünüyordu. Fransız Sinematek’inde çalışanlar tarafından tesadüfen bulunan filmin, yıllar önce kataloglama sırasında yapılan bir yanlış nedeniyle kayıp sanıldığı açıklandı. İngiliz Film Enstitüsü küratörlerinden Bryony Dixon, “Bulunan film, kayıp Sherlock Holmes filmleri listesinde bir numarada yer alıyordu. Dolayısıyla, oldukça heyecan verici bir keşif” dedi. Film, yapılacak dijital restorasyon çalışmalarının ardından gelecek yıl Ocak ayında Fransa’da düzenlenecek bir festivalde gösterilerecek. Film, bunun ardından ABD’nin San Francisco kentinde düzenlenen sessiz film festivalinde de izleyiciyle buluşacak. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Mars'taki Antik Göller Yaşam Belirtisini Artırıyor
Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi NASA , geçtiğimiz ayın sonunda Mars yüzeyinde sıvı halde su gözlemlediklerini açıklamıştı. Mars Keşif Uydusu’nun çekmiş olduğu görüntüleri inceleyen bilim insanları, periyodik olarak beliren izlerin tuzlu su olduğunu tespit etmişti. Bu açıklamanın üzerinden çok geçmeden Mars’ta yaşama dair yeni izler bulundu. Mars’taki Gale Krateri’nde tortul kayalarla ilgili incelemeler yapan uzay aracı Curiosity, kraterin dibinde ince taneli kum taşlarına rastladı. Bilim insanları bu kum taşlarının göl benzeri bir yapıya işaret edebileceğini belirtiyor. Bu açıklama Mars’ta yaşama ait iddiaları kuvvetlendiriyor. Pek tabii uzay aracının elde etmiş ettiği bu bilgilerin Mars’ta yaşam olduğunu doğrulamadığını belirtmekte yarar var. Ancak NASA’nın elde ettiği bu bilgiler bir zamanlar Mars’ın su ve mikrop büyümesine uygun bir yer olduğunu gözler önüne seriyor. NASA daha önceden yapmış olduğu araştırmada da Mars’ta antik bir tatlı göl keşfettiğini belirtmişti. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Antik Tapınağın Derinliklerinde Esrarengiz Keşif
Bilim insanları, Meksika’da bulunan antik Teotihuacan kentindeki tapınağın derinliklerinde, esrarengiz küre şeklinde cisimler keşfetti. Mexico City’den 50 km uzaklıktaki antik Teotihuacan kentinde bulunan bir tapınakta yapılan kazılar, araştırmacıların bugüne kadar eşine rastlanmamış bir keşif yapmalarını sağladı. Teotihuacan’ın en önemli yapılarından biri olarak kabul edilen ‘Feathered Serpent’, yani ‘Tüylü Yılan’ tapınağının derinliklerinde, sarı taşlara benzeyen, ancak ne oldukları bilinmeyen çok sayıda küre bulundu. Meksika’nın Ulusal Antropoloji ve Tarih Enstitüsü’nden Jorge Zavala, “Yuvarlak sarı taşlara benziyorlar, ancak ne olduklarını bilmiyoruz. Bu eşi benzeri olmayan bir keşif” yorumunu yaptı. Mezoamerika (Meksika ve Orta Amerika) bölgesinde bulunan ve Dünya Mirasları arasında yer alan Teotihuacan, antik dünyanın en büyük yerleşim birimlerinden biriydi. Discovery News’in haberine göre, M.Ö 100 yılı civarında kurulduğu tahmin edilen ve çok sayıda piramit yapı içeren Teotihuacan, bir zamanlar 100 bin kişinin yaşadığı bir yer haline gelse de, Azteklerin bölgeye gelmesinden en az 600 yıl önce, M.S 700 civarında bilinmeyen nedenlerden dolayı terk edildi. DERİNLİKLERE İNEN KEŞİF Arkeologlar, yaptıkları kazılarda tapınağın 100 metre derinliğine inen bir tünele odaklanmış durumda. Tünel, 2003 yılında şiddetli yağmurların açtığı bir delikle keşfedildi. Teotihuacan halkının geride bıraktığı harabeler ve enkazla dolu olan delik, yıllar süren çalışmalar sonunda açıldı. Projenin başında yer alan arkeolog Sergio Gómez Chávez, “Yıllar süren çalışmalar sonunda girişten 72 ve 74 metre derinlikte Kuzey ve Güney Odaları adını verdiğimiz iki ayrı bölme bulduk” dedi. Bölmeler, lazer tarayıcısı ve kızılötesi kamerasıyla 3D görsellik oluşturan Tlaloc II-TC robotuyla yapıldı. Robot, tünelin halen erişilememiş olan kısımlarına girerek 100 ve 110’uncu metreler arasında üç oda keşfetti. Arkeologları şaşırtan esrarengiz küreler ise kuzey ve güney odalarında bulundu. Büyüklükleri 6 ile 13 cm arasında değişen nesnelerin, özünde alçı olduğu, jarosit adı verilen sarı bir maddeyle boyandığı anlaşıldı. ÇOK BÜYÜK BİR KEŞİF OLABİLİR ABD’nin Arizone State Üniversitesi’sinden George Cowgill’e göre, güney odasında yüzlercesi bulunan bu nesneler, çok büyük bir önem taşıyor. Cowgill, “Demir sülfür Teotihuacan halkı ve diğer Mezoamerikan toplumları tarafından kullanılıyordu. Küreler boyandıklarında harika bir görünüme sahipti. Ancak ne anlama geldiklerini bilmiyorum” ifadesini kullandı. Her iki odanın duvarlarının ve tavanlarının manyetit, pirit ve hematit içeren bir tozla sıvanmış olması da dikkat çekti. Bu karışım, ortama özel bir parlaklık kazandırdı. Gómez Chávez, ‘din adamları veya hükümdarların bu odaları ritüel için kullanmış olabileceğini’ belirtti. Odalarda bulunan çömleklerden ahşap maskelere ve diğer eşyalarında M.S 100 yılına işaret ettiği anlaşıldı. Araştırmacılar, yeni kazılarda tünelde keşfedilen üç yeni odaya ulaşmak istiyor. 2010 yılında Büyük Piramit’te çalışmalar yapan bağımsız araştırmacı Ng “TC” Tze Chuen, ‘tünelin iki bin yıldır terk edilmiş olduğunu ve çok büyük bir keşife ve açılan yol olabileceğini’ belirtti. Gómez Chávez, Teotihuacan halkının tüneli iki defa kapattığını düşünüyor. 1800 yıl önce tünelin merkezindeki odaya çok önemki bir şey saklamak için tünelin yıkıldığına inanan Chavez, “Belki de burada Teotihuacan’ın hükümdarlarını bulacağız” dedi. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Mars Atmosferinde Esrarengiz Gelişme
Gökbilimciler, Mars'ın atmosferinde kaynağı bilinmeyen duman bulutları tespit etti. Yerden yüzlerce kilometre yüksekliğe erişen bulutlar, bugüne dek iki kez gözlemlendi. Mars'ın yüzeyinde Mart ve Nisan 2012'de iki defa gözlemlenen dev toz bulutları, gökbilimciler tarafından halen açıklanabilmiş değil. Gezegenin aynı bölgesinde gözlemlenen bulutların yüksekliği 250 kilometreye kadar ulaştığı belirtildi. Mars'ta geçmişte tespit edilen bulutların yüksekliği ise en fazla 100 kilometre olarak ölçülmüştü. Esrarengiz bulutları araştıran İspanya'nın Pais Vasco Üniversitesi'nden Agustin Sanchez-Lavega, '250 km yükseklikte Mars atmosferi ile uzay arasındaki ayrımın çok ince olduğunu, bu yüzden tespit edilen bulutların son derece beklenmedik' olduğunu ifade etti. Nature dergisinde yayımlanan araştırmada, dev toz bulutlarının 10 saatten kısa sürede ortaya çıktığı ve 1000x500 km'lik bir alanı en az 10 gün boyunca işgal ettiği belirtildi. Mars yüzeyinde ve yörüngesindeki uzay araçları ise konumları nedeniyle kaynağı bilinmeyen bulutları gözlemleyemedi. Kaynağını bulmaya çalışıyorlar Mars'ta oluşan büyük bulutlar, ilk olarak 1995 ve 1999 arasında Hubble Uzay Teleskobu tarafından tespit edilmişti. Yerden yapılan gözlemler de 2001 ve 2014 arasında yüksekliği en fazla 100 km olan bu bulutların belli aralıklarda doğduğunu doğrulamıştı. ScienceDaily sitesindeki bilgiye göre, Hubble'ın sadece 17 Mayıs 1997 tarihinde gözlemlediği dumanlar 2012'de görülenlere benzerlik gösterdi. Agustin, 'bulutların su buzu, karbondioksit-buz veya tozdan oluşuyor olabileceğini ancak söz konusu yükseklikte bugüne kadar oluşturulan atmosfer modellerinden çok farklı bir bulut düzeni belirdiğini' söyledi. Avrupa Uzay Ajansı'ndan (ESA) Antonio Garcia ise manyetik alanında düzensizlik olduğu bilinen bölgede kutup ışıklarının da etkili olabileceğini belirtti. Garcia, Güneş'teki manyetik fırtınalardan meydana gelen auroraların geçmişte de Mars'ta gözlemlendiğini belirti. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
İstediğimiz hayatı yarattığımız bilimsel olarak kanıtlandı
Eğer şu ana kadar isteklerimiz gerçekleşmediyse, en şiddetli arzularımıza ulaşamadıysa; eğer hayatımıza hiç istemediğimiz şeyler girdiyse, eğer mutsuzsak veya yenilgiye uğradıysak, bütün bunların sebebini Rezonans Kanununda bulabiliriz. “ Pierre Franckh, bu kitabında Rezonans Kanununu kavrayıp onu nasıl kullanacağımızı anlamaya başladığımız anda, hayatımızdaki her şeyin mümkün olabileceğini anlatıyor. Yazar, hayatımızı kalbimizle değiştirebileceğimizin de altını çiziyor. Düşünce gücümüzle maddeye etki edebilir miyiz? Kim olmayı istiyorsun? İsteklerimizi hangi yolla yayıyoruz? ideal partneri yaşamımıza çekmemizi sağlayan en uygun rezonans alanını nasıl oluştururuz? Rezonans alanın yazılı ve görsel izlenimlere nasıl tepki verir? Eğer istediğimiz sonuçları elde etmeye çalışıyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız. Çünkü hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur ve biz isteklerimizi yönetebiliriz. İmkansız, sadece bizim imkansız olduğunu düşündüğümüz şeydir. Belki de şu anda imkansız olduğunu düşündüğün şey, işte bu sınırsız olanakların imkansız olmadığı fikridir. Öyleyse bu senin şahsi kanaatindir. Bunun doğru ya da yanlış; iyi ya da kötü bir tarafı yok. Bu senin, kendi kanaatindir ve yaşamın da bu doğrultu da ilerleyip gelişecektir. Ama ya hayat görüşün ve inandıkların yanlış bilgi ve olgulara dayanıyorsa? En yeni bilimsel araştırmalar, duygu, düşünce ve inançlarımız sayesinde olduğumuzu, hiçbir şüpheye yer bırakmazsızın ispatlıyor. Zira duygularımızla desteklenmiş ve kaydedilmiş inançlarımız muazzam bir rezonans alanı oluşturuyor. Ve bu rezonans alanındaki titreşimlerle uyum içinde olan her şey, evet dünya üzerindeki her şey, bu titreşime ayak uydurmak durumunda kalıyor. Demek ki asıl soru şu: Sen şu anda hangi rezonans alanını oluşturuyorsun? Ve bu soruyla kendimizi konunun tam ortasında buluyoruz. Rezonans Nedir? Resonantia = Akis Rezonans = Eko, yankı, titreşim Rezonans Kanunu, evrendeki her şeyin birbirleriyle titreşimler aracılığı ile nasıl iletişim halinde olduğunu anlamamızı sağlar. Vücudumuzun her bir organı ve hücresi de dahil olmak üzere dünyadaki bütün nesnelerin ve canlıların kendilerine has bir titreşimleri vardır. Bu, madde içinde böyledir. Maddenin titreşim enerjisini incelediğimizde farklı objelerin genellikle farklı frekanslarda titreştiğini görürüz. Bazıları da aynı ya da benzer frekansta titreşir. Bunu piyanodan da biliriz; piyanonun herhangi bir tuşuna bastığımız zaman, bu tuşla uyumlu olan diğer bütün teller de titremeye başlar. Notaların daha pes ya da tiz olması, hiç önemli değildir. Uygun frekansta olmaları onların titreşime geçmeleri için yeterlidir. Diğer insanlar, nesneler veya olaylar, eğer bizimle aynı frekansta iseler, içimizde oluşturduğumuz titreşim alanına karşı koyamazlar. Bizim titreşimlerimize tepkisiz kalmaları mümkün değildir. Nasıl ki piyanonun basılan tuşuyla aynı frekanstaki diğer teller bu tuşun hareket ile titreşmek durumunda kalıyor ise, bizimle aynı frekanstaki insanların, nesnelerin ve olayların da bizim titreşimlerimize katılmaktan başka seçeneği yoktur. Peki ama diğer varlıkların bizim enerjimizle titreşime geçmesi bize ne yarar sağlar? Burada, Rezonans Kanununun şu temel kuralı devreye giriyor: BENZERLER BİRBİRİNİ ÇEKERLER. Bizim titreşimlerimizle uyumlu olan her şey, karşı koymaksızın bizim hayatımıza çekilecektir. Bu, bizim için her zaman olumlu bir şey anlamına gelmez. Mesela titreşim bazen maddeyi tahrip edecek kadar kuvvetli olabilir. Bir opera sanatçısı sadece sesinin gücü ile bir bardağı çatlatabilir. Burada yaptığı şey enerjiyi boşluktan bardağa iletmektir. Eğer bardağa iletilen enerji bardakla aynı titreşime sahipse, yani bardağın moleküler yapısı ile aynı frekanstaysa, basınç bardağı çatlatacak kadar büyük olabilir. Biz bir bardak gibi çatlamayız tabii ki. Ama içimizdeki “negatif titreşim enerjisi” olarak adlandırdığımız şey; bizde hoşlanmadığımız, huzursuzluk verici hislerin uyanmasına, hatta belki sarsıcı olayların yaşamımıza çekilmesine sebep olabilir. İşte bu yüzden, nasıl bir titreşim içinde olduğumuzun, bilerek veya bilmeyerek hangi rezonans alanını oluşturduğumuzun farkına varmak, bizim için çok mühimdir. İsteklerimizi Hangi Yolla Yayıyoruz? “Ön yargıları yıkma, atomu parçalamaktan daha zordur” Albert Einstein Kalp, ezelden beri sevginin en kuvvetli sembolü ve duygularımızın merkezi olarak kabul edilirdi. Ama sonra tıp ve modern bilim ortaya çıktı ve bize, kalbin sadece vücudumuzda kanın dolaşımını sağlayan bir pompa olduğunu yutturmaya çalıştı. Biz “normal insanlar” ise, elimizde halihazırda bunun aksini kanıtlayacak herhangi bir delilimiz olmamasına rağmen, kalbimizin duygularımızın merkezi olduğu inancımızı asla kaybetmedik. 1993 yılında duyguların insan vücudu üzerindeki hakimiyeti hakkında bir araştırma yapılmak istenmiş ve bunun için duygularımızın oluşumundan sorumlu olduğu düşünülen bölgeye, yani kalbimize odaklanılmış. Oldukça çabuk, daha araştırmaların başında herkesi hayrete düşüren bir şey tespit edildi ve bu buluşun neden daha önce yapılmadığının şaşkınlığı yaşandı. Bu nefes kesici buluş; kalbin muazzam büyük bir enerji alanıyla çevrili oluşuydu. Burada bahsedilen alanının çapı yaklaşık iki buçuk metredir. Bir düşünün, kalbimiz beynimizin oluşturduğundan çok daha büyük bir enerji alanı oluşturuyor. Bilim şimdiye kadar beynin, sahip olduğu elektromanyetik nabızlarla en büyük yayın alanına sahip olduğunu varsayıyordu. Ama şimdi bundan çok daha büyük bir enerji alanı bulundu, insan vücudundan dışarı uzanacak kadar kuvvetli bir enerji. Böylece ilk şaşkınlık atılmasıyla birlikte, akıllara kalbimizin etrafındaki bu enerji alanın nasıl bir görevi olduğu sorusu geldi. Geldiğimiz noktada ulaştığımız bilgiler şaşırtıcı olduğu kadar önemlidir de. Kalbimiz tarafından oluşturulan elektromanyetik alan vücudumuzdaki organlarla iletişim halindedir. Hatta beyin ve kalbin arasında bir bağlantının bulunduğu ve bu bağlantıyla kalbin beyne hangi hormonları, endorfini ya da diğer kimyasalları salgılaması gerektiğini bildirdiği kanıtlanabildi. Beynimiz bağımsız hareket etmiyor, aktiviteleri için gerekli sinyalleri kalbimizden alıyor. Hepsi bu kadar da değil! bilim adamları araştırmalarında kalbimizden yayılan bu elektromanyetik alanın sadece duygularımız tarafından oluşturulmadığını ve gücünü diğer önemli bir kaynaktan, kanaatlerimizden; yani derin bir inançla bağlandığımız ve hayatımıza doğrultusunda yön verdiğimiz düşüncelerimizden aldığını buldular. Bütün duygu ve düşüncelerimiz kalbimizin enerjisinde bilgi olarak bulunmakta ve vücudumuzdan yayılan en kuvvetli sinyal olarak sadece beynimize ve organlarımıza değil, aynı zamanda dünyanın derinliklerine doğru taşınmaktadır. Bu ezeli gerçeğin yansımalarını “kendini derin bir inançla savunmak” “bir şeyi kalpten istemek” ve tabii “kalbinin sesini dinlemek” gibi bazı deyimlerimizde görmek mümkündür. Kalbimiz, inanç ve duygularımızı elektromanyetik titreşimlere ve dalgalara dönüştüren bir tür aracı olarak hizmet eder. Ve bu elektromanyetik dalgalar vücudumuzla sınırlı kalmaz, bütün çevremize uzanır, bizi kuşatan her şeyle iletişim halindedir. Kalbimiz, bütün inançlarımızı, geleceğe yönelik düşlerimizi ve duygularımızı başka bir dile, titreşimlerin ve dalgaların kodlanmış diline çevirir ve bunları evrene gönderir. İnançlarımız kalbimizin yaydığı elektromanyetik dalgalar sayesinde fiziksel dünyayla etki alışverişinde bulunur. Yayılan bu enerjinin ne denli büyük olduğunu HeartMath Enstitüsü’nün yaptığı araştırmalar gözler önüne seriyor: Kalbin elektrik akımı (EKG), beyinde oluşan elektrik akımından (EEG) altmış kez daha kuvvetlidir. Kalbin manyetik alanı ise beyninkinden beş bin kez daha kuvvetlidir. Demek ki kalbimizle, beynimizle yaydığımızdan çok daha fazla enerji yayıyoruz. Peki bunu bilmek, bizim için neden bu kadar önemli? Çok basit, çünkü bu sayede, bazı dileklerimiz hemen gerçekleşirken, bazılarının gösterdiğimiz tüm çabalara rağmen neden bir türlü tezahür etmediğini anlıyoruz. İsteğimizin gerçekleşeceğine gerçekten inanmadan olumlama (imgeleme) yaparsak ya da bir şeylerin hayalini kurarsak, sadece beynimiz elektromanyetik dalgalar yayarken, duygularımızın gerçek merkezi olan kalbimiz beş bin kat daha büyük bir kuvvetle, genellikle tereddüt ve korku olan asıl inancımızı dünyaya yayar. Bunun sonucu apaçık ortadadır; hayatımızda sadece kalbimizin derinliklerinde gerçekleşeceğine inandığımız şey gerçekleşecektir. İnançlarımızı duygularımızla desteklediğimiz zaman yaydığımız enerji çok daha büyük olur. Ama üzgün, depresif ya da bitkinsek, istediğimiz şeyi dileyebiliriz, bu durumda kalbimizden yaydığımız hüzünlü duygular, mantığımızdan gelen isteklerden her zaman daha güçlü olacaktır. Peygamberle, günümüzün ve geçmişin dünyaca ünlü alimleri ve bilgeleri ısrarla “Kalp gözüyle görmeyi” öğrenmemizi söylerler. Kalbimizle Dünyayı Değiştirebiliriz. Tüm bu anlatılanlar, sahip olduğumuz inançların evrene yollandığı ve Rezonans Kanununun esaslarına göre evrende kendileriyle aynı titreşimdeki enerjileri aradığı anlamına gelir. Benzerler birbirini çeker. Bizim enerjimizle rezonans içinde olan her şey hayatımızda tahakkuk edecektir. Sözün özü; inandığımız her şey yaşamımızda gerçekleşecektir. Bu nedenle, isterken dikkat edilmesi gereken en önemli noktalar: Ne dilersen dile, bunu mantık seviyesinden kalp seviyesine taşı, İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için, bunun mümkün olduğuna kesinlikle inanmalıyız. İsteklerimizin gerçekleşebilmesi için önce kendimizi mutlu bir ruh haline sokmalıyız. Öncelikle bilincimizi hedefimize yönlendirmeliyiz ki, hayatımızda gerçekleştirmek istediğimiz şeylerle etkileşime geçebilelim. Hayatımızda sadece derinden inandığımız şeyler gerçekleşebilir. Bu en başta kendi hakkımızdaki düşüncemiz için geçerlidir. Kendimizle ilgili görüşlerimiz yaşayacaklarımızı belirler. Tabii ki bu, bir şeyleri harekete geçirebilmek için gerekli olan güç ve kudrete sahip olabilmek için, bu kudretin bize dışarıdan verilmediğini, içimizden husule geldiğini anlamamız gerektiği anlamına da geliyor. Demek ki dış dünya, her zaman bizim iç alemimizi yansıtır. İnançlarımız Dış Alemimizi Değiştirmeyi Nasıl Başarıyor? Son yıllarda modern bilimin tespitlerinde köklü değişiklikler oldu. Değişim 1995 yılında Rus Bilim Akademisi’nde Vladimir Poponin ve Peter Gariaev yönetimindeki araştırmalarla başladı. Bu iki bilim adamının deneylerinin sonuçları o kadar hayret vericiydi ki, bu deneyler Amerika’da tekrar edildi ve sonuçta orada kamuoyuna duyuruldu. Vladimir Poponin ve Peter Gariaev, “foton” adı verilen ışık parçacıkları vasıtasıyla DNA’nın tutumunu incelemek istiyorlardı. Bu test serisinde vakum oluşturmak için bir borunun içindeki tüm havayı aldılar. Artık vakumda bile kesin bir hiçlik olmadığı biliniyor. Her mekanda özel aletlerle oldukça isabetli ölçülebilen fotonlar (ışık enerjisi) kalıyor. Böylece fotonlar borunun vakumunda oldukça düzensiz bir şekilde dağıldı. Bir sonraki adımda boruya insan DNA’sı verildi. Ve o anda çok şaşırtıcı birşey oldu. Parçacıklar DNA’nın varlığında daha farklı sıralandı. DNA, fotonlara direkt olarak etki ediyordu. Sanki görünmez bir güçle, fotonları, boruda düzenli bir şekilde sıralamıştı. Artık bu deneyde kesinleşen şey şuydu; İnsanın DNA’sı, fiziksel dünyaya direkt etki ediyor. Klasik fizikte, daha önce böyle birşey gözlemlenmemişti. Dahası, klasik fiziğin alışılagelmiş mantığında, böyle bir şeye yer yoktu. Yani fotonlar insanların açıklayamadığı bir tutum sergiliyordu. Aslında bu yeteri kadar heyecan vericiydi, ama daha sonra olanlar tartışmasız bir devrim niteliğindeydi…Bilim adamları, DNA’yı borudan aldıkları zaman, fotonların düzenli sıralarını bozup dağınık hallerine geri döneceklerini düşünmüştü. Ama beklenenin tam tersi oldu! Fotonlar sanki DNA hala oradaymış gibi düzenli sıralarında kaldı. Araştırmacılar deneyleri defalarca tekrarladılar, varılan sonuç aynıydı; fiziksel olarak ayrılsalar bile DNA ve fotonlar arasında hala bir bağ vardı. Görünüşe göre, kuantum fiziğinin “kuantum alanı” dediği bir alan aracılığıyla birbirleriyle bağlantılıydılar. Boşluk olarak tabir ettiğimiz şey aslında hiç de “boş” değildir, bilakis içinde milyarlarca verilerin dalgalar aracılığı ile hareket ettiği ve yayıldığı bir alandır. Bu deney Rezonans Kanununu anlayabilmemiz için oldukça aydınlatıcı olmuştur. Ayrıca bu enerji alanını ayrıcalıklı kılan ise; tanıdığımız hiçbir enerji türüne benzememesidir. Sıkı dokunmuş bir ağ gibi işlediği görülen enerji yüklü bu alan, iç ve dış alemimiz arasında bir nevi köprü görevi görür. Tıpkı ses dalgalarının, havayı taşıyıcı olarak kullandığı gibi, yaydığımız inanç ve düşünce gücü de dünyaya taşınabilmek için bir aracıya ihtiyaç duyar. Burada, kuantum alanı devreye girerek, bu aracılık görevini üslenir. Bu enerji alanı, farkında olsak da olmasak da her şeyle ve herkesle bağlantı içinde olmamızı mümkün kılar. Bu esnada “alıcının” bizden ne kadar uzaklıkta olduğunun hiçbir rolü yoktur. Bu alıcı yan komşumuz da olabilir, dünyanın öbür ucunda bulunan bir kişi de olabilir. Oluşturulan ve yayılan rezonans alanı, her zaman doğru kişiye ulaşır. Böylece istediğimiz hedefimizle aramızda, enerji yoluyla kesin ve aktif bir bağlantı kurabileceksek eğer, neden en büyük arzularımızın gerçekleşmesi için daha fazla bekleyelim ki? Kuantum alanı sayesinde herşeyle ve herkesle hemen bağlantıya geçebiliriz. Tek yapmamız gereken şey bunun için bir adım atmaktır; Rezonans Kanunu, her zaman “evet” der. İnançlarını her zaman doğru çıkarır. Sana karşı gelmez. Mesela, hayatının önemsiz olduğuna ve hiçbir anlam taşımadığına mı inanıyorsun, bu inancın, onaylanacaktır. Gerçek, büyük bir aşkı hak ettiğine mi inanıyorsun, para, manevi ve maddi zenginliği hak ettiğine; hayatının derin, her şeyi kuşatan bir anlamı olduğuna mı inanıyorsun, bu inancın yaşamında gerçekleşecektir. Neye inandığın enerjinin umurunda değildir, inancın yüksek ahlaki değerler taşıyabilir ya da çok kötü bir şey olabilir sana fayda sağlayabilir ya da hayatını zorlaştırabilir, enerji işin ahlaki kısmıyla ilgilenmez ve yargılamaz. Enerji daima senin yaydığın içtekiler doğrultusunda çalışır. İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış dünyada da karşımıza çıkacaktır. Dünyada karşılaştığımız her şeyin bir kaynağı vardır ve bu kaynak düşüncelerimizdedir. Eğer istediğimiz sonuçlara ulaşmak istiyorsak, düşüncelerimizi kontrol etmeye başlamalıyız, çünkü düşündüğümüz her şey bir rezonans alanı oluşturur. Uzun süreli ve sık olarak düşündüğümüz, hissettiğimiz ve söylediğimiz her şey rezonans alanımızı yoğunlaştırır. Bu yüzden kaybetmek hakkında her düşünce kaybetmek, kazanmak hakkındaki her inanç da kazanma ihtimalini kuvvetlendirir. Bu yüzden dış dünyada değiştirmek istediğimiz her şeyi düşünce gücümüzle değiştirebiliriz. İçindeki yaratıcılığı hatırla ve onu bilinçli olarak kendi iyiliğin için ve diğer insanların iyiliği için kullan! Arzularımız gerçekleşmek üzere bizi nasıl bulur? Artık aydınlık getirmemiz gereken tek nokta, bizimle etkileşime geçen enerjinin, bizi nasıl bulacağı konusudur. Sonuçta evrende milyarlarca DNA var ve bunların her biri enerji alışverişinde bulunuyor. Peki, evren arzularımızı, daha doğrusu arzulananı yolunu şaşırmadan bize nasıl iletir? Bir yandan sürekli “yayındayız”. Rezonans alanımızı durmaksızın pozitif ve negatif düşüncelerimizle programlıyoruz. İstek ve amaçlarımızı koruduğumuz sürece, korku ve endişelerimiz içinde aynı şey geçerli, rezonans alanımız bizimle aynı titreşimde olanları bize çeker. Diğer yandan ise hepimiz “kod” olarak adlandırdığımız genetik bir isme sahibiz. Kriminal teknik ve babalık testi ile ilintili olarak bu kavramı daha önce duymuşsunuzdur. Her bir hücrenin DNA’sı da, aynı parmak izi gibi, eşsizdir. DNA, başkalarıyla karıştırılması mümkün olmayan genetik bir parmak izi bırakır. İşte bu enerji içinde geçerlidir. DNA’mızın enerji parmak izi , açık ve net bir adres bırakır. Titreşim o kadar belirgindir ki, her zaman bizim için en uygun çözümü bulur. Düşünce Gücümüzle Yeni Bir Gelecek Oluşturabilir Miyiz? “Zaman hiç de göründüğü gibi değildir. Sadece bir yöne doğru hareket etmez ve gelecek, geçmişle aynı zamanda mevcuttur.” Albert Einstein Düşünce gücümüz sayesinde geleceğimizi etkileyebilir miyiz? Kesinlikle evet! Bunu yapabiliriz, hem de tahmin ettiğimizden daha fazla. Kuantum fizikçilerinin nefes kesici buluşları hayatımızı her an tamamen değiştirebileceğimizi ve istediğimiz her şeyi değiştirebileceğimizi, bize bir kez daha gösterdi. Bildiğimiz gibi düşünce gücümüzle enerji yaymaktayız. Tabii ki sadece biz değil, diğer bütün insanlarda aynı şekilde enerji gücü yaymakta. Aynı titreşimdeki enerjiler birbirlerini çektikleri için tıpkı bizim diğer insanları ve olayları kendimize çektiğimiz gibi başka insan ve olayların da bizi çekiyor olması doğaldır. Buradaki tek koşul, iki enerjinin birbiriyle uyumlu olması yani titreşimlerinin birbirine yakın olmasıdır. Bu arada kuantum fiziği, kuantum dalgası denilen şeyin, örneğin; düşünce ve inançlarımızın, sadece fiziksel olarak yayılmakla kalmayıp zaman içine de yayıldığını bulmuştur. Yani inançlarımız sadece yer değil, zaman da değiştiriyorlar (zaman dalgaları). Demek ki “normal kuantum dalgası” diye adlandırdığımız, geçmişten geleceğe giden kuantum dalagaları var. Bunun dışında, bir de “birleşik karmaşık dalgalar” olarak adlandırdığımız gelecekten geçmişe yayılan dalgalar vardır! Hayret verici değil mi? Ama gerçek. Geleceğe yayılan dalgalar “teklif dalgası”, geçmişe geri dönen dalgalar ise “eko dalgası” olarak adlandırılır. Eğer bu iki dalga karşılaşırsa, yani gelecekten gelen bir eko dalgası, bizim yolladığımız bir teklif dalgasına rastlarsa, bu durumda dalgalar birbirlerini modüle ederler ve ikisinin ortak ürünü olarak ortaya “olay ihtimali” dediğimiz şey çıkar. Kuantum fiziğine göre “bir olayın gerçekleşmesi ihtimali, geçmişten gelen teklif dalgası ile gelecekten gelen uygun bir eko dalgasının buluşması sonucu ortaya çıkar”. Bu şu anlama gelir : “Sadece geçmiş geleceği değil, aynı zamanda gelecek de geçmişi etkiler”. Aklımız bunu idrak etmekte biraz zorlanabilir, çünkü şimdiye kadar hep zamanın geçmişten geleceğe, doğrusal bir biçimde ilerlediğini düşünmüştük. Şimdiyse bunun tam tersinin de mümkün olması aklımız için şaşırtıcı. Demek ki : Gelecek dışarıda bir yerlerde, çoktan beri mevcut. Aksi halde geçmişe, yani bizim şimdiki zamanımıza, dalgalar yollaması mümkün olmazdı. Senin geleceğin de şu an, şu saniye mevcut. Ama yine de geleceğinin akışı önceden belirlenmemiş, zira geleceğin çeşitli mahiyetlerini seçme imkanına sahibiz. Tabii ki bilincimiz, sadece bir tek zaman algılıyor. Farklı bir şey tanımıyoruz. Bu şaşılacak bir şey değil, sonuçta duyularımız çok sınırlı.Bütün ışık yelpazesinin sadece % 8′ini algılayabiliyoruz. Geri kalan % 92′lik gerçeği, aynı şekilde bizi çevrelemesine rağmen algılayamıyoruz. Aslında var olduğu halde tamamen yok sayıyoruz. Ama yine de etrafımızda hiç tanımadığımız diğer enerji titreşim, dalga ve bilgilerle çevrili. “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” Sokrates Teklif dalgamız tüm geleceğimizi dolaşır. İster bir saniye sonrası, ister bir ya da on yıl sonraki olaylar olsun, tüm olasılıklar tek tek kontrol edilir. Bu aşamada kuantum fiziği şu fenomeni keşfetmiştir: Gelecekteki olay, zaman açısından ne kadar yakındaysa, rezonans da o kadar nettir. Bu şu anlama gelir; “Gelecekte gözlediğim bir olay zaman açısından bana ne kadar yakınsa, o olayın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği kararı o kadar kesindir.” Yakın gelecekteki bütün olayları, bugünkü bilincimiz belirler. İşte bu noktadan sonra “istemek” konusuna varıyoruz. Zira istemek birçok ihtimalden birini yaşamımıza çekmekten başka bir şey değildir. Bir şey istediğimizde, bu doğrultuda bir teklif dalgası yolluyoruz. Bu dalga, bir eko dalgasıyla irtibata geçiyor. Bir gerçekleşme ihtimali meydana getirebilirsek istediğimizin gerçekleşmesi için en uygun şartları sağlamış oluyoruz. İç alemimizde sahip olduğumuz her şey, dış alemde de karşımıza çıkacaktır. Zira dış dünya her zaman iç alemimizi yansıtır. Ancak bilincimizi hedefe yönlendirirsek yaşamımızda sahip olmak istediğimiz şeylerle etkileşime geçebiliriz. Eğer istediğimiz sonuçlara istiyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız, zira hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey, bir rezonans alanı oluşturur. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Hitler'in ardındaki Bektaşi
Yazar Aytunç Altındal'ın 9 yıl araştırarak yazdığı "Bilinmeyen Hitler" adlı kitabındaki belgeler, tarihteki karanlık ilişkilere ışık tutuyor. Altındal'a göre Alman diktatör Adolf Hitler'i dünya siyaset sahnesine taşıyan gizli örgütün kurucusu Türk vatandaşı olmuş bir 'Bektaşi'ydi! Milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olan Alman diktatör Adolf Hitler'i dünya siyasetine sokan gizli örgütün başındaki kişinin bir Türk vatandaşı olduğu, araştırmacı yazar Aytunç Altındal'ın son kitabı "Bilinmeyen Hitler" ile ortaya çıktı. Bu gizli örgütün adı "Thule Gesellschaft"tı (Thule Cemiyeti) ve başındaki kişinin adı Baron Rudolf von Sebottendorff'tu. Bu örgütün ve Baron'un dünya tarihinde önemi ise führerini (başbuğ) arayan Almanya'nın başına özel olarak eğittikleri Adolf Hitler'i getirmeleriydi. Baron ise hem bir Türk vatandaşı hem de bir Bektaşiydi! Hayatı ve gerçek kimliği tamamen sis perdesi içinde olan Sebottendorff'un ölümünün de nasıl, nerede ve ne zaman olduğu bilinmiyor. KARANLIK BİR KİŞİLİK Peki kimdi bu Baron? Neden Türkiye'deydi? Burada ne tür faaliyetler yürüttü? Altındal, "Kitabın en can alıcı noktalarının başında bu sorularının cevabı geliyor" diyor ve ekliyor: "Bilinmeyen Hitler kitabı, birçok tarihçinin belirttiğinin aksine Hitler'in 'bir iş kazası' olmadığını, gizli bir örgüt tarafından dünya siyaset sahnesine nasıl sunulduğunu anlatıyor." Baron Rudolf von Sebottendorff kitapta anlatılanlara göre gazete patronu, tanınmış bir astrolojist ve 'palmist'ti (el falcısı). Ayrıca kadınlara da düşkünlüğüyle biliniyordu. Türkiye'de casusluk faaliyetleri sürdüren Baron, 1917 Bolşevik İhtilali'nden kaçarak Münih ve İstanbul'a sığınan Rus mültecilerle ve soylularla ilişkiye girdi. Bunları Sovyet rejimine karşı örgütledi. Daha sonraki yıllarda ise anti-Bolşevik faaliyetlerini yine Türkiye'de sürdürdü. İstanbul'da kaldığı müddetçe bir Almanca-Türkçe sözlükte yazdı. Ayrıca Meksika'nın İstanbul fahri başkonsolusydu. Baron'un yaşamı kadar ölümü de esrarengiz. Bir iddiaya göre savaş bittikten sonra 9 Mayıs 1945'te İstanbul Boğazı'na atlayarak (belki de atılarak) intihar etmişti. Diğer bir iddia ise 1934'teki kritik Bamberg toplantısından sonra Hitler tarafından öldürüldüğüydü. Altındal ise her iki iddianın da gerçekleri yansıtmadığını söylüyor: "1956'da İsrail'in Mısır'ı işgal etmesinden 6 ay sonra Adana'ya üç Alman vatandaşının geldiği tespit edildi. Bu kişilerden birinin adı Rudolf Freiherr von Sebottendorff'tu. Sebottendorff, Türkiye'den ayrıldığında ise 82 yaşındaydı..." BİZİM EMNİYET BİLİYORDU Kitapta Baron Rudolf von Sebottendorff'un Türk Dış İşleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'ne dayandırılarak verilen belgeler de yer alıyor. İstanbul Valiliği tarafından 20 Aralık 1968 tarihli yazıda Hitler'i dünya siyasetine sokan örgütün kurucusu Baron Rudolf von Sebottendorff'un asıl adının Adam Alfred Rudolph Glauner olduğu belirtiliyor. 9 Kasım 1875'te Hoyerswerda'da doğan Sebottendorff, 1911'de Osmanlı-Türk vatandaşlığına geçiyor. 'Baron' ünvanını almış bir kişi. 1926-27 yıllarında İstanbul'un Meksika Fahri Başkonsolosluğunu da yapan Sebottendorff, İçişleri Bakanlığı'nın kayıtlarına göre 1945 yılında İstanbul Boğaz'ında muhtemel bir suikaste uğrayarak yaşamını yitiriyor. ALMANYA'NIN PLANI Aytunç Altındal'ın "Bilinmeyen Hitler" kitabıyla dünya kamuoyuna açıkladığı bir diğer gizli kalmış gerçek ise Almanlar'ın I. Dünya Savaşı'ndan 3 yıl önce, 1911 yılında planladıkları Osmanlı'yı yutma planı. Kitapta Almanlar'ın bu gizli planını gösteren bir de harita bulunuyor. Altındal bu haritanın önemini şu sözlerle açıklıyor: "Bu harita dünya kamuoyunun önüne ilk defa bu kitapla getiriliyor. Bu haritanın özelliği ise şu: 1911 yılında Alman Genelkurmay Başkanlığı gizli bir plan hazırlıyor. Gizli planda deniyor ki, 'Önümüzdeki 50 yıl içinde barışçı ya da savaşçı yollardan Osmanlı İmparatorluğu ve Fas'ı Alman İmparatorluğu topraklarına katacağız.' Bu plan uyarınca da Alman Genelkurmayı bir harita hazırlıyor. İşte o harita 'Bilinmeyen Hitler' kitabında yer alan haritadır. Bu haritada, Anadolu dahil tüm Osmanlı toprakları ve Fas; gelecekteki Alman İmparatorluğu'nun toprakları içinde gösteriliyor. Ama çok ilginçtir, bu plandan iki yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu, Almanlarla müttefik olarak I. Dünya Savaşına giriyor!" Altındal bu kitabın benzeri diğer araştırmalarından ne farkı olduğu sorusunu ise şöyle yanıtlıyor: "Türkiye'de yayınlanan bu kitapla başta ABD'liler, Almanlar ve İsrailliler kendileriyle ilgili bazı bilgileri ilk kez bu kitaptan öğrenecek. Bu kitapta bazı yeni belgeler, bulgular ve bilgiler var. Fakat bu kitap yeni bir Nazizm tarihi değil. Kitapta Hitler'in 1933'e, yani iktidara getirildiği yıla kadar olan hayatından kesitler var. Ağırlıklı olarak Hitler'in ailesi ve bu ailenin geçmişi var." ÖZEL EĞİTİM ALMIŞTI 9 yıllık bir araştırmanın ürünü olan kitapta Hitler'in hayatındaki bazı garipliklere de yer veriliyor. İşte onlardan sadece ikisi: * "Askerlik tarihinde kabul edilen bir gerçek vardır. Süngü savaşına giren erler, en fazla 5 süngü savaşına girip sağ çıkabilir. Hitler ise 35'i süngü olmak üzere 42 savaşa girmiş; ancak bu savaşlardan sağ çıkmasını bilmiştir. Zaten Hitler, bu özelliği ile Alman gizli örgütünün dikkatini çekmiştir." *"Adolf Hitler'in hayatına giren 6 kadın var. Bu kadınlardan 5'i 7 kez intihara teşebbüs etmiş ve 3'ü de ölmüştür." A.ALTINDAL KİMDİR? 1944 İstanbul doğumlu. Bugüne kadar 15'i telif, 11'i çeviri 26 kitabı çıktı. Bugüne kadar 400'den fazla makalesi yurt içinde ve dışında yayınlandı. 1977'de Havass, 1980'de Süreç yayınlarını kurup Süreç dergisini çıkardı. Uğur Mumcu'nun 'Sakıncasız Piyade'sini sahneye koydu. "Üç İsa" adlı kitabı tüm dünyada yankılar uyandırdı. 1983'te İsviçre'de Moduls Vivendi yayınevini kurdu ve Isaac Newton'un bugüne kadar hiç bilinmeyen bir kitabını yayınladı. Bu kitapla Newton'un birçok bilinmeyen yönü gün yüzüne çıktı. 1989-90 yılları arasında Sovyetler Birliği'ne kültür danışmanlığı yaptı. Devlet Başkanı Gorbaçov'un isteğiyle ABD'nin en tanınmış ressamlarını Sovyetler Birliği'ne götürdü ve orada bir sergi açılmasını sağladı. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Daniel Defoe Bir Osmanlı Casusuydu
Robinson Crusoe’nun yazarı Daniel Defoe bir Osmanlı casusuydu adı da Kara Selimoğlu Muhammed’ti. Antalya’da, yoldayım... Telefon çalıyor, karşımdaki ses; “Robinson Crusoe’nun yazarı Türk casusuymuş” diyor. “Bildiğimiz, Daniel Defoe’dan mı bahsediyoruz” diyorum, “Evet, ta kendisi” diyor. Haydaaa! Tamam ben bu adamın basit bir ıssız ada ve kazazede hikâyesi yazmadığını, aslında homo economicus eleştirisi yaptığını biliyordum ama Türk casusu olduğunu hiç duymamıştım. Aytunç Altındal Konuşma ilerledikçe anlıyorum ki Aytunç Altındal’ın İngiltere’de yayımlanması için yazdığı yeni kitabından bahsediyoruz. Dört senelik bir araştırmaya dayanarak yazdığı kitabından. Böylece ben de soluğu Altındal’ın karşısında alıyorum ve hemen soruyorum: “Daniel Defoe Türk casusu muymuş?” Ama o anlattıkça anlıyorum ki bu soruya bir çırpıda ne “Evet” denir, ne de “Hayır.” Üstelik bu hikâye, sorunun yanıtından çok daha önemli bir tarihi de barındırıyor; avrupa’nın sekülerleşmesini ve Daniel Defoe’nun bu süreçte “Bir Türk Casusu” imzası ile etkin bir rol oynadığını. Dahası bu mektup ve bildirilerin avrupa’da Turguiere modasının başlangıcı olduğunu da. Ancak ne kadar ısrar etsem de Aytunç Altındal’a “Bir Türk Casusu” imzası ile Katolik Kilisesi’nin yerden yere vurulduğu, Türlerin övüldüğü bu propaganda da Osmanlı Sarayı’nın rolünü yorumlatamadım ve hep “Bunu da başkası yorumlasın” cevabı ile yetindim! İngiltere’de yayımlanmak üzere yazdığınız kitap “avrupa’da Sekülerleşme Çabaları ve Bir Türk Casusunun Mektupları” adını taşıyor ve “Robinson Crusoe”nun yazarı Daniel Defoe’yu da içeriyor... Nedir bu kitabın hikâyesi? Daniel Defoe nasıl oluyor da “Bir Türk casusu” olarak karşımıza çıkıyor? avrupa’da laikleşme, sekülerleşme çabaları çok büyük kıyımlarla gerçekleşti, bu süreçte milyonlarca insan öldü. 1618-1648 yılları arasında 30 yıl süren din savaşları yaşandı. Bu din savaşlarından sonra Protestan Almanlar, avrupa’nın Katolikleri tarafından öldürüldü. 1648’de 20 milyon Alman öldürüldü. Öyle ki Almanya’nın Heidelberg şehrinde ölmüş insan eti satıldı, bu olayları takip eden açlık ve sefalet yüzünden. 1648’de Vestfalya Anlaşması imzalanınca, ilk kez uluslararası bir anlaşmaya “seküler olunabilir” diye bir kayıt kondu. Bu olaydan hemen sonra ise el altından dağıtılan gizli bildiriler dolaşmaya başladı. Önce İtalya’da dağıtılmaya başlanan bu bildirilerde, Katolik Kilisesi çok ağır bir şekilde eleştiriliyordu. Ama bir o kadar da bilgili... Bu yüzden herkes “Kim bu” demeye başlıyor. Çünkü altında imza olarak “Bir Türk casusu” yazıyor. Ancak parlamentoda yaşananlardan tutun da birçok olaya kadar o kadar çok detaylı bilgi içeriyor ki herkes “Kim bu” diye soruyor. “Bir Türk casusu” imzasından dolayı Peder Molinas suçlanıyor Bu gerçekten bir Türk casusun işi mi yoksa birileri yakalanmamak için mahlas mı kullanıyor? Evet, bir çeşit mahlas. Çünkü bunu yazanlar Engizisyonda kelleyi kaybetmek, işkence görmek istemiyor ve imza bölümüne “Bir Türk casusu” yazıyor. Fakat buna rağmen Peder Molinas isimli, çok sevilen bir din adamı suçlanıyor. Peder Molinas’ın günah keçisi seçilmesinin bir nedeni var mı? Çünkü o da benzer eleştirilere sahip. Bir de soyadı Molinas, yani “Yahudi dönmesi.” Ailesi İspanyol Yahudisi ve iki jenerasyon önce Hıristiyan olmuş. (Şu anda bile İstanbul’da Molinas ailesi vardır.) Diyorlar ki; “Sen zaten Yahudi’sin, Müslümanlarla ilişkin var, bunları sen yazdın.” Onu zindana atıyorlar ve sonra da öldürüyorlar. Peder’in ölümünün ardından bildiriler Fransa’da ortaya çıkıyor Onun ölümüne rağmen bildiler ortada dolaşmaya devam ediyor... Evet. Öldürülmesinden sonra, 1700’lü yıllarda bildiriler, bu kez Fransa’da ortaya çıkmaya başlıyor. Yine Hıristiyanlığa dair ağır eleştiriler içeriyor. Jean-Jacques Rousseau, Voltaire gibi filozoflar bile bunlardan etkilenmeye başlıyor. İmza yine aynı mı? Evet ama biraz daha farklı. Mesela Fransa’da çıkan mektuplarda şöyle deniyor: “Kırk beş yıl Paris’te gizli yaşayan Türk casusunun mektupları.” Gerçeklik hissi yaratmak için bir roman kahramanı gibi bir casus mu yaratılmaya çalışılmış? Aynen öyle... Çünkü işin sonunda kelle var! Derken 1718’de bu defa İngiltere’de “Bir Türk Casusunun Mektuplarının Devamı” diye yeni mektuplar yayımlanmaya başlanıyor. Mektuplarda ülkeler ve onların siyaseti hakkında ince detaylar var Bunu yapan Hıristiyanlığa ya da dindar yönetime ilişkin sert eleştiriler getirirken aynı zamanda çok da eğlenmiş... Tabii.. Ama hepsinin ortak teması Katoliklik. Ama bunun yanı sıra “Bu hafta İngiltere parlamentosunda ne konuşuldu” diye bölümler de var. Üstelik bunlar çok detaylı. Mesela bir mektup yazdığımı ve bu mektupta “Buket sarı tarak kullanırdı” gibi bir bilgi verdiğimi düşün, işte bu bildiriler, mektuplar ülkeler ve onların siyasetleri hakkında bu derece detaylar içeriyor. Tüm bu detaylar da “Bu kim” sorusunu daha da önemli kılıyor... Aynen öyle. Bunları yazansa “Robinson Crusoe”nun yazarından başkası değil. Bunu İngiltere hükümeti de kabul etti. 2007’de İngiltere’de Daniel Defeo’nun “Tüm eserleri” toplu olarak basıldı. D. Bewett editörlüğünde basılan bu kitaplar satış amaçlı değil de yazarın toplu eserlerini bir arada bulundurmak için yapıldı. Bu toplu eserlerin 6’ncı cildini bu mektuplar oluşturur. 18 senedir bu mektupların peşindeyim bu amaçla üç yıldır İngiltere’de yaşıyorum Bu nasıl anlaşılıyor? Defoe’nun ailesi Romanya, Osmanlı Dönemi’nde iken bu topraklarda yaşamış. Sonra İngiltere’ye göç etmiş, Defoe da İngiltere’de doğmuş. 1969-70 yıllarında Komünist Romanya, eski bir vatandaşı olduğu için Daniel Defoe için hatıra pulları çıkarmıştı. Yani onun Osmanlı döneminde bu topraklarda yaşadığını söylediler. Soyadı ise aslında “Def-i Husumet”ten gelir. Yani o zamanki “bir düşmanı uzaklaştırmak” denen kavramdan. Osmanlı’nın “Bunlar adam olmaz” diyerek uzaklaştırdığı ailelere böyle denirdi. Defoe’nun ailesi de bu nedenle İngiltere’ye göç etmiş. Ama Defoe dördüncü kuşaktan olsa da çok iyi Osmanlı Türkçesi biliyor, İslam dinini de... Sonra birçok şahısı da tanıyor. Mesela kadıya, şeyhülislama, kazaskere ve defterdara da mektuplar yazıyor. İmza “Bir Türk casusu.” Adı da Kara Selimoğlu Muhammed (Mehmet). Kendine bazen Mahmut da diyebiliyor. Yine bir Türk casusu, bazen de “Bir Türk tüccarı...” Bu şekilde Defoe her yere mektuplar, bildiriler yazıyor. Neler yazıyor peki bu belgelerde? Mesela İngilizlerin ne kadar küfürbaz, dinlerine karşı saygısız, vahşi olduklarını, hatta birbirlerinin eşlerine bile göz diktiklerini anlatıyor. Mesela padişahın baş veziri Musa Emo Şaban Reis Efendi’ye de böyle mektuplar yazıyor. Ama hep Katolikliği çok sert eleştiriliyor. Bu şekilde 47 tane mektup var. Bu mektuplarda hem tüm avrupa’yı anlatıyor, hem de dininin çökmekte olduğunu... Bu yüzden Türklere “Şöyle yaparsanız şöyle olur, böyle yaparsanız böyle olur” diye strateji de geliştiriyor. Türk casusluğu yaygınlaşıyor avrupa’da bir moda ortaya çıkıyor Bu mektupların bir işlevi oluyor mu? Oluyor. Mesela İngiltere ile ilişkilerinde Osmanlı “Sizde şu tür kavgalar oluyormuş, daha iki gün önce parlamentonuzda şöyle olmuş” diyebiliyor. Daniel Defoe “Bir Türk Casus”u diye imza atsa da Osmanlı için çalışan bir Batılı casus mu oluyor? Aynen öyle. Türk casus diye biri yok, bu bir çeşit mahlas, yaratılan bir karakter. Benim bu noktada merak ettiğim ise şu: Bunların Osmanlı’da bir karşılığı var mı? Yani adam orada Türk casusu diye bildiriler yazıp duruyor, bunlar bir sonuç doğuruyor mu? Doğurmuş mu? Hem de nasıl. Bu Türk casusluğu öyle bir yaygınlaşıyor ki avrupa’da bir moda ortaya çıkıyor. Bu modaya Fransızlar “Turquiere” diyor. Bu “Türkler gibi” anlamına gelir. Böylece bir sürü kişi “Ben Türküm” diye ortada dolaşmaya başlıyor. Mesela Cenevreli Etieen Loitard isimli ünlü ressam “Ben Türk ressamıyım” diyor. Adam İtalyanca, Almanca, Fransızca konuşuyor ama “Ben Türk ressamım” diyor. Mesela bir resminde üzerinde Osmanlı kaftanı vardır. Ama en önemlisi burada elini tutuş şekli. Çünkü bu hareket avrupa’da “öğrenin” demek. Sonra Avusturya Macaristan İmparatoriçesi Marie-Therese da bu modaya uyuyor ve Osmanlı sultan kıyafetleri giyip, bir elinde hançerle pozlar veriyor. Bu bildiriler avrupa’nın sekülerleşmesine yardımcı oldu Peki tüm bunlar olurken Osmanlı ne yapıyor? Ben de ona baktım. Osmanlı’nın istihbarat arşivi vardır, gizli. O arşivde çok enteresan bir şey var. Tüm bu bildiriler çıktıkları gün arşivde yer almış. İşin bu kısmı da bir sır! Yani 1718 tarihli mektup Osmanlı’nın arşivinde var. Bu belgeler Osmanlı’nın İstihbarat Dairesi Arşivi’nde demirbaş kaydıyla saklanıyor. Bir tanesinin demirbaş kayıt/ belge numarasını vereyim: BEL (YD) K 3581/1. Bu belgelerin diğer demirbaş kayıt numaralarını kasten söylemiyorum çünkü Unakıtan duyarsa satar. Bunu yazayım mı? Aynen yaz... Ama diğerlerinin numaralarını vermem. Peki konuya dönelim, bu birbiriyle bağlantılı olaylar zincirini nasıl yorumlamak gerek? Osmanlı bunu bir kültür politikası, manipülasyon olarak mı kullanmış? Bence “Osmanlı’ya duyulan hayranlık ve Türk casusu imzası ile yayımlanan mektup ve gizli bildirilerin avrupa’nın sekülerleşmesine yol açması” olarak yorumlamalı. Çünkü bu bildiriler avrupa’nın sekülerleşmesine yardımcı oldu. Peki ya, bu belgelerin, bildirilerin Osmanlı İstihbarat Arşivi’nde yer almasını nasıl yorumlamalı? Hayret verici bir iş olarak! Bu, avrupa’nın sekülerleşmesinde Osmanlı’nın parmağı olduğuna dair bir işaret doğurur mu? Doğurur, ama benden bu kadar. Buradan sonrasını başkası yorumlasın. Mektuplara baktığımızda Türkleri ve İslam’ı çok övdüğünü görüyoruz Casuslar, gizli örgütler hakkında pek çok kitap yazmış birisiniz. Bu durumda Daniel Defoe’nun durumunu nasıl yorumlamalı. Bir nevi gönüllü casus mu? İlginç değil mi? Mektuplarına baktığımızda sadece Hıristiyanlığı eleştirdiğini değil aynı zamanda Türkleri ve İslam’ı çok övdüğünü görüyoruz. Mesela siz Türkleri beğenmezsiniz ama Türkler şöyle aslan, kaplandır diyor. Dinlerine sahip çıkarlar gibi... Bu eğilimi onun kitaplarında görmek mümkün mü? Mesela “Robinson Crusio” da onun bu eğilimine ilişkin izler var mıdır? Onun tüm kitaplarında Doğu mistisizmi vardır. En basitinden Robinson’un yanındaki adamın adı nedir? Cuma. Niye Cuma? Müslümanların kutsal günü hangisi? Sonra Cuma, romanda Robinson’a hep neyi anlatır? Senin bilmediğin, tanımadığın başka bir dünya var, der. Daniel Defoe çok enteresan biridir yani! http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Çanakkale’ de bulunan meteorda insan aminoasitleri
Çanakkale’ de bulunan meteorda,insan aminoasitleri, NASA ve İstanbul Üniversitesi’nden (İÜ) bilim insanlarının, 1964’te Çanakkale’ye düşen gök taşında yaptıkları inceleme tamamlandı. NASA, meteorda yaşam izi olduğunu açıkladı. İlk kez Türkiye’ye düşen bir meteorda, insan bünyesinde bulunan amino asit tespit edildi. Çanakkale’nin Bayramiç ilçesine 1964’te düştüğü bizzat gözlenen 4 kilogram ağırlığındaki meteor, İÜ Fen Fakültesi Fizik Bölümü’nden ekibin mineral yapısı hakkındaki ilk incelemesinin ardından daha detaylı araştırma yapılması amacıyla 2012’de NASA’ya gönderildi. NASA’da 4 yıl süren inceleme tamamladı. Analiz sonucunda meteorda, insan bünyesinde bulunan amino asitlerin olduğu tespit edildi. Meteorda, glisin, alanin, valin, serin, glutamik asit ve aspartik asit protein amino asitleri gibi 19 amino asit olduğu bulgusuna ulaşıldı. DÜNYAYA DÜŞEN METEORLARIN YÜZDE 10’UNA ULAŞILIYOR İÜ Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Yavuz Örnek, meteorların her zaman ilgi çeken konu olduğunu söyledi. Dünyaya yılda yaklaşık 500 meteor düştüğünü dile getiren Örnek, “Bunların ancak yüzde 10’u elde edilebiliyor. Geri kalanı göllere, denizlere, çöllere, okyanuslara ve kutuplara düşüyor. Dünyada bugüne kadar 50 binden fazla meteor elde edilmiş. Bunun çoğunluğu da buzullara elde edildi. Namibya’ya 80 bin yıl önce düştüğü tahmin edilen 60 ton ağırlığındaki HOBA meteoru dünyada bilinen en büyük meteor durumunda bulunuyor.” dedi. Yrd. Doç. Dr. Örnek, bir meteorun içindeki organik maddeleri tam olarak tespit etmek için ileri teknolojiye sahip laboratuvarlarda yıllar süren araştırmalar yapmak gerektiğini anlatarak, şöyle devam etti: “Bir meteordaki maddelerin bir kısmı dünyada bulunur. Büyük kısmı bulunmaz. Son yıllardaki çalışmalarla, meteorlarda insan bünyesindeki bazı organik maddelerin bulunduğu tespit edildi. Şimdi de Türkiye’ye düşen bir meteorda ilk kez amino asit olduğu belirlendi. 1964’te Çanakkale’nin Bayramiç ilçesine bir meteor düştü. Bu meteoru, Türkiye’de incelendikten sonra asıl araştırma için NASA’ya gönderdik. Burada yapılan 4 yıllık inceleme sonucunda bu meteorun içinde 19 amino asit tespit edildi. Bunların 6’sı insan vücudunda bulunan, insan yaşamı için hayati önem taşıyan organik bileşenler.” AMİNOASİTLER BULUNDU Örnek, meteorda insan bünyesinde yer alan amino asitlerin bulunmasının, yeni bilimsel kapılar açabileceğini belirterek, “Şu an ‘böyle bir şeyin bulunmasının şöyle bir sonucu var’ diyemeyiz. Ancak bu tip bulgularda dolayı bazı kişiler, insanoğlunun uzaydan, bilinmeyen yerlerden dünyaya gelip yerleştiğini iddia ediyor. Bu tip bulguları da buna örnek gösteriyor. Tabii böyle bir durum bunu asla göstermez. Ama ilerde, bilmediğimiz bazı yeni keşiflere kapı açabilir.” şeklinde konuştu. Türkiye’de kayıtlı sadece 19 meteor bulunduğunu kaydeden Örnek, “Meteora ulaşmak öyle çok kolay değil. Bu sayı da zaten bunu ispatlıyor. İnsanlar öyle her garip taşı meteor diye bize getiriyor. Bunun böyle olmamasının bilinmesi önemli. Yapılan çalışma da çok önem arz ediyor. Bu konuda çalışmalarımıza ara vermeden devam ediyoruz” ifadelerini kullandı. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Bertrand Russell: “Çalışmak abartılmış bir erdemdir”
“Çalışkanlığın abartılmış bir erdem olduğuna inanan Bertnard Russell, sıradan bir insanın çalışma süresinin büyük ölçüde azaltılması gerektiğini savundu. Paul Western’e göre, ‘aylaklık’ kavramı hak ettiği değeri görmüyordu.” Bertnard Russell, 1932’de yayınlanan “Aylaklığa Övgü” adlı metninde çalışkanlığın abartılmış bir erdem olduğunu ve bireyin kendi ilgi alanlarına ayırdığı boş zamanın medeni yaşamın bir gerekliliği olduğunu savundu. Ayrıca, yaşadığı dönemde üretimde mekanikliğin öyle bir boyuta ulaştığına inanıyordu ki, ona göre topluma yararlı olmak için haftada yirmi saatten fazla çalışmak gereksizdi. İşsiz sayısı çok yüksek olmasına rağmen geriye kalan kesimin de aşırı çalıştırıldığını gördü. Günümüzde de geçmişe oranla çok daha verimli üretim kaynaklarına sahip olmamıza rağmen hala “aylaklığın” adil dağıtımından bir hayli uzaktayız. Bertrand Russell 5 Russell’a göre çalışmayı görev olarak görmek “köle ahlakı”nın (iktidar sahiplerinin, güçsüzleri kendi çıkarlarına göre yaşamaya ikna etmelerini sağlayan aracın) bir parçasıydı. Ve bu yöntem ‘efendilere’ özgürce geçirebilecekleri boş vakit sağlıyordu. Ancak Russell, başkalarının gayreti sayesinde elde edilen aylaklığın övgüye değer olmadığına inanıyordu. Ama tabii ki, iktidar sahiplerinin elde ettikleri boş zamanın ufak bir kısmı uygarlığın geliştirilmesine ayrılıyordu. “Tembellik, medeniyetin temelidir. Geçmişte az kişinin keyfi ya da tembelliği, çok sayıda insanın emekleriyle sağlanıyordu. Harcanan emeklerin değeri çalışmanın yüceliğinden değil; boş geçirilen zamanların güzelliğinden geliyordu. Oysa günümüzdeki modern teknikler sayesinde, boş zaman (tembellik) topluma zarar vermeden, adil bir şekilde dağıtılabilir.” Birinci Dünya Savaşı süresince toplumun refah seviyesinin korunması Russell’a azaltılmış iş gücüyle de ne kadar çok üretim yapılabileceğini gösterdi. Barış zamanlarında ise, erdem kabul edilen çalışkanlık algısı toplumun yarısı aşırı çalıştırılırken diğer yarısının da işsiz olmasına sebep oluyordu. Öte yandan, herkes topluma bir miktar iş borçluydu ve günde dört saatlik çalışmayla hem toplumun ihtiyaçları karşılanmış olacaktı hem de herkes uygar yaşamın keyfini sürecekti. Eğer insanların boş zamanlarında ne yapacaklarını bilmedikleri doğruysa, bu tamamen uygarlığımızın zorlamaları yüzündendir. Russell bunun çözümünü iki basamakta açıkladı. Öncelikle, zevk kavramının bizim iyiliğimiz için var olduğunu kabul etmeyi öğrenmemiz gerekir. Eğer çalışmak erdem ise, çalışmanın sonuçlarından keyif almak da dengeleyici bir erdem olmalı. İkinci olarak eğitime daha geniş alanda yer vermeliyiz çünkü insanlar ancak bu şekilde vakitlerini nasıl daha yapıcı biçimde kullanacaklarını keşfederler. Russell’ın kölelerin dansını canlandırmaya yönelik seçimi aristokratik, büyüklük taslayan bir tavır olarak görülse de, insanların eğlence vakitlerinde –toplumsal açıdan yararlı olanlar dâhil- daha aktif olacakları fikriyle de çelişmiyordu. İnsanlar yaşamlarıyla, yaratıcılıklarıyla neler yapabileceklerini gördükçe daha mutlu bir hayat sürmeye başlayacaklardı Yine de itiraf etmeliyiz ki, Russell’ın iş gücünün eşit dağılımına yaklaşımı, anlaşılmaz olmasının yanı sıra umutsuz bir Ütopya gibi görünüyor. Russell’a göre ütopyasının imkânı, tamamen “üretimin bilimsel organizasyonuna” bağlıydı ve bu her ne anlama geliyorsa tek gecede, birden ortaya çıkacak bir şey değildi. Russell’ın aylaklık için yazdığı övgünün üzerinden geçen 66 yılda kendi hayatımıza daha çok değer verir hale gelebildik mi peki? Elbette bu yönde bir takım adımlar atıldı. Artık çocuklarımız okulda daha çok kalıyor ve mesai günlerimiz de azaldı. Fakat bu yine de “mümkün olan en aza” indirildiği anlamına gelmiyor. Hala aşırı çalışanlarla, hiç çalışmayıp aylaklık yapanlar -söz konusu aylaklık kişilerin mecbur bırakıldıkları ve parasızlıktan dolayı keyfini çıkaramadıkları bir durum- arasında büyük bir kutuplaşma var. Yani Russell’ın tahmin ettiği temel eşitsizlik hala bizimle. Ekonominin büyümesiyle iş gücüne duyulan ihtiyacın artacağına ve bunun da işsizliği azaltacağına dair bir inanç var. Herkesin aşırı çalışacağı bir toplum yapısının çekici olup olmadığı problemini bir köşeye bırakalım. O zaman asıl sormamız gereken şu ki; yapılması gereken daha çok iş olması daha çok insana ihtiyaç duyulduğu anlamına gelir mi? Teknoloji ilerledikçe iş gücü ihtiyacı daha çok otomatik yollarla karşılanır oldu. İnsan gücünün daha önemli olduğuna dair inanç ise yapay, servise yönelik iş alanları ortaya çıkardı. Bunların bazıları anlamsız, örneğin 7/24 açık mekânlar; bazıları ise evlerde hizmet işlerine bakmak gibi umutsuz işler. Eğer bu gereksiz çabalar, insanların verimli çalışmalarına karşılık biraz olsun eğlenceye vakit bırakıyor olsaydı, kayıptan ziyade büyük bir kazanç ortaya çıkardı. İnsanlar artık daha az iş yapmanın yollarını arıyor. Ben de o insanlardan biriyim. Haftada bir gün fazladan tatil yaparak kendime düşünmek ve yazmak için zaman yaratmış oluyorum. Ama bu hala ayrıcalıklı bir pozisyona sahip olmakla alakalı. Çünkü öte tarafta hala birçok kişi fazladan mesaiye kalarak ya da düşük ücretli yarı zamanlı işlerde çalışarak hayatlarını sürdürmeye çalışıyor. 1932’de hayal edilebilir olan adil zaman dilimi dağılımı artık bir hayalden çok daha fazlası olmalı. Fakat günümüzde hala uzun saatler boyunca çalışmanın kişiye bir nevi erdemlilik hissi kazandırdığına inananlar var. Biz o insanlara, çalışkanlığın erdemli olduğu inancının tamamen bir uydurmaca olduğunu hatırlatmaya devam edeceğiz. Bizler adil dağılımı sağlamaya mecburuz. Uzun saatler boyunca çalışmaya duyulan inatçı hayranlığın sona erdirilmesi gerekiyor ki bu hayranlık sistematik işsizliğin asıl sebeplerinden biri. Herkes bunu “ama dünyanın düzeni böyle” diyerek kabullenmiş durumda. Saçmalık. Haftada yirmi saatlik çalışma toplumun tüm ihtiyaçlarını karşılayacağı gibi bize de kendi gerçek yaşamımıza ayıracağımız vakitler yaratır. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Babil Uygarlığı'nın haritasını gösteren tablet bulundu
Irak’ın başkenti Bağdat yakınında yer alan Sippar Antik Kenti’nde bulunan kil tablet, Babil Uygarlığı’nın yerleşim planı hakkında bilgiler veriyor. Irak’ın bugünkü adıyla Ebu Habbah olarak bilinen ve Babil Uygarlığı’na ev sahipliği yapmış Sippar Antik Kenti’nde bulunan kil tablet, o döneme ait şehir planı, kırsal alan ve yerleşim yerlerini gösteriyor. Babillilerin kendilerini dünyanın neresinde gördükleri hakkında da ipuçları veren tablet, tarihin ilk ve tek haritası olma özelliğine sahip. Kil tablet üzerinde açıklayıcı metinler kazınmış üçgenlerle çevrili yuvarlak alan Mezopotamya Dünya Haritası’nın merkezi tahmin edilebileceği gibi Fırat Nehri’nin ikiye böldüğü Babil toprakları. Tablette bir çok coğrafi bölge isimlerle belirtilmiş olmakla birlikte anakara yani Babil, ‘okyanus’ ya da ‘acı su’ adında bir halkayla çevrelenmiş. Bu halkanın içinde üçgen şeklinde gösterilen 7-8 ücra adacık metinlerde ‘güneşin görülmediği’, ‘kanatlı bir kuşun güven içinde yolculuğunu tamamlayamayacağı’ şeklinde mitolojik yerler olarak anlatılmış. Başka bir açıklamada ise yıkılmış şehirler, tanrılar, devasa deniz yılını, akrep-adam gibi doğa üstü yaratıklar ve egzotik hayvanlar anlatılıyor. Kudüs Hebrew Üniversitesi’nde görevli Wayne Horowitz’e göre bu tablet Asur ve Babil Uygarlıklarının en geniş sınırlarına ulaştığı M.Ö. VI. yüzyılda uzak diyarlara olan ilgi ve meraklarını gösteriyor. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Dünya Tarihinin Gördüğü En Ürkütücü 5 Bilim Adamı
1. Vladimir Demihov 20.yüzyılda yaşamış Sovyet bilim adamı, transplantasyon yani organ naklinin öncüsüdür.Ancak,genellikle hayvanlar ve özellikle köpekler üzerindeki organ nakilleriyle ünlenmiştir. Bir köpek yavrusunun başını, ön ayaklarıyla birlikte, bir Alman kurt köpeğine naklederek çift başlı köpek elde etmiştir ve buna benzer bir çok deney yapmıştır. Aynı zamanda Demihov tarihin en başarılı cerrahları arasında gösterilir. Sergei Brukhonenko Ülkesinde açık kalp ameliyatlarının öncüsü olan bir başka sovyet bilim adamı. Geliştirdiği mekanik kalp ve akciğer ile hayatta tuttuğu köpek başlarını sergilediği deneyleri ile ünlenmiştir. Filme alınan deneyi 1940 yılında "Experiments in the Revival of Organisms" adıyla yayınlanmıştır. Giovanni Aldini 19.yüzyılda yaşamış İtalyan fizikçi. Yaptığı deneylerinin çoğununu insan ve hayvan bedenlerine elektrik vererek uygulamıştır. Fakat onu asıl ürkütücü kılan 1803' te Kraliyet Üniversitesinde yaptığı deneydir. Deneyde asılmış bir mahkumun cesedine elektrik vererek hareket ettirmiştir. Hatta söylentiye göre ölü adam sol gözünü tamamen açmıştır ve gösteriyi izleyenlerden biride korkudan ölmüştür. Harry Harlow 20.yüzyılda yaşamış Amerikalı psikolog. Deneylerinin çoğunu rhesus maymunları üzerinde yapmıştır. Maymunların duygusal bağlılıklarını test etmiştir. Deneylerinin bir kısmında sosyal dışlama uyguladığı maymunların depresyon sürecinde çıldırmalarını ve intihar etmelerini gözlemlemiştir. Uyguladığı zalim metotlar yüzünden Hayvan Hakları Örgütüne tazminat ödemek zorunda kalmıştır. Jose Delgado İspanyol bilim adamı. Zihin kontrol deneylerinin öncüsüdür. Hayvanların beyinlerine yerleştirdiği elektronik uyarıcı aletler ile hareketlerini kontrol etmeye çalışmıştır. Bir deneyinde arenada vahşi boğayı uzaktan kumandayla durdurmuştur. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Düşünce Fotoğrafçılığı (Thoughtography)
Kehf sûresi 50. âyetinde mealen "Şimdi siz beni bırakıp da düşmanınız olduğu halde onu ve neslini dost mu edinirsiniz?" [1] denmektedir. Ayette geçen nesil kelimesi, cinlerin evlendiğinin burada sahih olduğu söylenmiştir. Hatta onlar, aile bağları açısından insanoğlundan daha tutucu ve birbirlerine daha düşkündürler. Bulundukları yerleri terk ettiklerinde hep kabile kabile yolculuk yaparlar. Kendi dinlerinden olanlara aşırı bağlılıkları vardır. Peki cinlerle insanlar evlenebilirler mi? Birçok tarihçiler ve hadisçiler, insanlarla cinlerin evlendiklerine dair birçok eser zikretmişlerdir. Mesela Ahmed b. Süleyman, En-Neccad, Emalisinde Ameşten, Ebû Bekr El-Haraiti ,le İ. Ebû Şeybe, "El-Kelait" kitabında bu konuları tahriç etmiştir. Hz. Peygamberin cinlerle evlenmeyi yasaklaması, fıkıh âlimlerinin "Cinlerle insanlar arasında nikahlanmak câiz değildir." demeleri, Tabiinden bazı kimselerin bu durumu hoş karşılamaması, böyle bir şeyin mümkün olduğunu gösterir. Çünkü mümkün olmayan bir şeyin cevazına veya adem-i meşruiyetine hükmedilmez. Kendi tecrübelerimize dayanarak söyleyebiliriz ki, bu konu, asla heveslenecek bir konu değildir. Böylesi bir evlilik, hem tehlikeli hem de sağlıksızdır. Bizim onların enerjisine tahammül edebilmemiz ve uzun süreçte dayanabilmemiz hemen hemen imkansızdır. Her ne kadar ulema bu konuda tenakuzlu davransa da realite bu yöndedir. İsra sûresi 64. âyette Allah şöyle buyurmuştur: "Mallarına ve çocuklarına ortak ol." Bir hadis-i şerifte peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: "Eğer kişi hanımı ile ilişki kurarken besmele çekmezse, şeytan, zekerine girer ve onunla beraber o da cima eder." [7] İbn-i Teymiye'ye göre de insanlarla cinler, birbiriyle cinsî temasta bulunabilir ve aralarında normal bir çocuk doğabilir. Bu, çok vukû bulmuştur demiştir.[8] El-Hâfız-ı Hacer-i Abbas, şöyle rivayet etmiştir: "Kişi, eğer âdet halinde olan hanımı ile cinsî temasta bulunursa, şeytan, ondan önce davranır. Kadın, ondan hamile kalır ve doğan çocuk da muhannes olur. Muhannesler, cinlerin çocuklarıdır." Cinlerle evlilik konusuna karşı çıkanların iddiaları şöyledir: Cin, ateşten yaratılmıştır. İnsan ise hava, su, toprak ve ateşten meydana gelmiştir. Buna göre ateş, kadın rahmine insan nutfesinin düşmesini önler. Çünkü nurfe, yaştır. Ateş ise yakıcıdır. Oysa ki cinler, her ne kadar ateşten yaratılmışlarsa da, onlar, bu ana unsurları üzerinde kalmamışlardır. Allah, yemek, içmek, doğurmak, üremek ile kendi ana unsurlarını değiştirmiştir. Tıpkı topraktan yaratılan insanların atası Hz. Adem olduğu gibi. Çünkü İblis'ten başka cinlerden hiçbiri, ateşten yaratılmamıştır. Hz. Adem'den başka evlatlarından hiçbirisinin topraktan yaratılmadığı gibi.[4] Başka bir deyişle insanların çoğalması, menî iledir. Cinnin çoğalması ise hava iledir. Yani erkekten dişiye bir gaz geçerek bundan yavru hâsıl olur. Bundan anlaşılıyorr ki, insan ile cinnin evlenmesi hayâl iledir. Hakikî evlenmek olmaz. İmam Şiblî, cinlerle evlenmenin mümkün ve vâki olduğunu kabul etmekle beraber, buna engellerin de bulunduğunu belirterek insan neslinin insanlarla evlenmekle olacağını belirtiyor. Ancak "İnsanla cin arasında bir aşk meydana gelir de insan evlenmek zorunda kalırsa, o zaman iş değişir, zararından kurtulmak için evlenilir" diyor ve "Yine de zararından kurtulunmaz." diye ekliyor. Seyyid Ömer diyor ki, bana bir cin kızı geldi. Benimle evlenmek istedi. Şemseddîn Hanefî'den sordum. Hanefî mezhebinde câiz değildir dedi. Böyle söyledim. Beni aldı ve yer altına, evlerine götürdü. Büyüklerine söyledi. Büyükleri dedi ki, Seyyid Şemseddîn'in cevabı başımızın üstündedir. Fakat cinnin insan ile evlenmesi, Şâfî mezhebinde câizdir. Biz Hanefî değil Şâfî'yiz. Ebû Sâid, Osman b. Said ed-Dârimî, "Etbaus-sünenî vel Ahbar" adlı eserinde diyor ki: Bize Muhammed b. Humeyd er-Râzî anlatmıştır: Cinlerden bir adam, bir kızımıza asıla kaldı ve "Ben haram işlemek istemiyorum." diyerek onu bizden istedi. Biz de kızımızı ona verdik. Aramızda şöyle bir konuşma cereyan etti: - Siz nesiniz? - Sizin gibi bir milletiz. Sizdeki gibi bizde de kabileler vardır. - Bizdeki mezhepler sizde de mevcut mudur? - Kaderiye ve Şia gibi her türlü mezhepler bizde de mevcuttur. - Pekâlâ, sen hangi mezheptensin? - Ben, Mürciedenim. diye cevap verdi Bize Ebû Muaviye el-Ameş'ten şöyle duyduğunu nakletti: Bir cin, bizden kız aldı. Kendilerine "Sizce en güzel yemek hangisidir?" diye sordum. "Pirinç pilavı."diye cevap verdi. Bunun üzerine o yemeği biz ona getirdik. Yemeye başladı. Lokmanın kalktığını gördüm; lâkin onu göremedim. Ebû Bekr b. Ebi'd-Dünya der ki: Abdurrahman, Ömer yolu ile Ebû Yûsuf es-Surûcî'nin şöyle dediğini nakletmiştir: Medine'de bir adama bir kadın gelip dedi ki: "Biz, size yakın bir yere indik. Benimle evlenir misin?" Adam, olur dedi ve onunla evlendi. Aradan bir zaman geçtikten sonra kadın, adama: "Buradan gitmemiz yaklaştı. boşa beni!" dedi. Kadın, ona gece bir kadın kılığında geliyordu. Sonra onu Medine sokaklarında aşk avcılığı yaparken görünce; "Onu istiyor musun?" diye sordu. Kadın, elini başına koyup gözlerini adama doğru kaldırdı ve "Sen, beni hangi gözünle gördün?" diye sordu. Adam, gözlerinden birini göstererek "Bu gözümle" deyince, kadın, parmağıyla o göze işaret ettiği gibi adamın gözü akmaya başladı. Kadı Celâleddin Ahmed İbn-il - Kadı Hüsameddin er-Râzî şöyle anlatmıştır: Babam, beni çoluk çocuğunu doğudan getirmek için gönderdi. El-Birve denilen yeri geçince yağmur başladı ve biz, bir mağaraya sığındık. Bir cemaat halinde gece uyurken bir şeyin beni uyandırmakta olduğunu gördüm. Baktım ki, uzunlamasına yarık tek bir göze sahip olan orta boylu bir kadın yanımda duruyor. "Korkma, sana bir zararım dokunmaz. Ben sana ay gibi güzel kızımı vermek için geldim." dedi. Korkumdan "Hayırlısı Allah'tan." dedim. Biraz sonra kalktım ki, bir sürü adam geldi. Hepsinin gözleri de öyle uzunlamasına yarıktı. aralarında kadı ve şâhitler de vardı. Kızla benim nikâhımı kıydılar. Sonra kadın gidip kızı aldı ve bana getirdi. Kızın da aynı annesi gibi tek ve uzunlamasına yarık bir gözü vardı. Buna rağmen gayet güzel ve genç bir kızdı. Korkmuştum. Korkudan ne yapacağımı bilemiyordum. Durmadan arkadaşlarımı uyandırmak için taşlar atmaya başladım. Ama nâfile. Uyanmadılar. Bu defa dua ve niyaza başladım. Sonra oradan ayrılma zamanı geldi ve ayrıldık. Fakat genç kız yanımdan ayrılmıyordu. Onunla tam üç akşam o hâl üzere kaldık. Dördüncü günü annesi çıkageldi ve "Galiba bu kızı beğenmedin ve ondan ayrılmak istiyorsun." dedi. "Evet." dedim. "Öyleyse boşa!" dedi. "Peki, boşuyorum." dedim ve kadın, kızı alıp uzaklaştı. Bir daha kendilerini görmedim.[5] Cinlerle İnsanların Evlenmesinin Meşruiyeti İnsanın cinlerle, cinlerin insanlarla evlenmeleri mümkündür. Fakat ulemanın ekserisi, kerih (hoş görülmeyen) görmüş, Hanefi âlimleri ise cin ile evlenmeyi câiz görmemişlerdir.[9] Müslümanlar, İmam Malik b. Enes'e mektup yazarak cinlerle evlenmenin hükmünü sordular. İmam Malik'in cevabı şu şekilde olmuştur: [4] "Dinde bu hususta hiçbir sakınca görmüyorum. Ama hoş da karşılamam. Çünkü, cinden bir adamdır diye cevap verirse, İslam'da fesat alıp yürür. Büyük şayia ve dedikodulara sebep olur." İmam Hasan, Katade, İshak ve Hakem gibi âlimler de insanların cinlerle evlenmesini sakıncalı görmüştür. Ulemadan bazıları da cinlerin insanlarla evlenmesinin kesin olarak yasak olduğunu belirtmişlerdir. Delil olarak da Rum sûresi 21. âyette insanların kendi cinsinden olan kadınlarla evlenip muhabbet tesis ettiklerini ve bu sebeple kendilerine büyük bir lütufta bulunduğunu beyan gösterdiler. Söz konusu âyette şöyle buyrulmaktadır: "İçinizden kendileri ile huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi O'nun varlığının belgelerindendir." Buna göre cinlerle insanlar arasında evlilik meydana gelirse eşler arasında uyum sağlanması mümkün olamaz. Çünkü cinsleri değişiktir. Evlenmenin hikmeti kalmaz. Çiftler arasında huzur ve sevginin gerçekleşmesi mümkün olamaz. Nitekim Zuhri'den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz, cinlerle evlenmeyi yasaklamıştır. Bu hadis, mürseldir. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Cinlerle Evlilik
Kehf sûresi 50. âyetinde mealen "Şimdi siz beni bırakıp da düşmanınız olduğu halde onu ve neslini dost mu edinirsiniz?" [1] denmektedir. Ayette geçen nesil kelimesi, cinlerin evlendiğinin burada sahih olduğu söylenmiştir. Hatta onlar, aile bağları açısından insanoğlundan daha tutucu ve birbirlerine daha düşkündürler. Bulundukları yerleri terk ettiklerinde hep kabile kabile yolculuk yaparlar. Kendi dinlerinden olanlara aşırı bağlılıkları vardır. Peki cinlerle insanlar evlenebilirler mi? Birçok tarihçiler ve hadisçiler, insanlarla cinlerin evlendiklerine dair birçok eser zikretmişlerdir. Mesela Ahmed b. Süleyman, En-Neccad, Emalisinde Ameşten, Ebû Bekr El-Haraiti ,le İ. Ebû Şeybe, "El-Kelait" kitabında bu konuları tahriç etmiştir. Hz. Peygamberin cinlerle evlenmeyi yasaklaması, fıkıh âlimlerinin "Cinlerle insanlar arasında nikahlanmak câiz değildir." demeleri, Tabiinden bazı kimselerin bu durumu hoş karşılamaması, böyle bir şeyin mümkün olduğunu gösterir. Çünkü mümkün olmayan bir şeyin cevazına veya adem-i meşruiyetine hükmedilmez. Kendi tecrübelerimize dayanarak söyleyebiliriz ki, bu konu, asla heveslenecek bir konu değildir. Böylesi bir evlilik, hem tehlikeli hem de sağlıksızdır. Bizim onların enerjisine tahammül edebilmemiz ve uzun süreçte dayanabilmemiz hemen hemen imkansızdır. Her ne kadar ulema bu konuda tenakuzlu davransa da realite bu yöndedir. İsra sûresi 64. âyette Allah şöyle buyurmuştur: "Mallarına ve çocuklarına ortak ol." Bir hadis-i şerifte peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: "Eğer kişi hanımı ile ilişki kurarken besmele çekmezse, şeytan, zekerine girer ve onunla beraber o da cima eder." [7] İbn-i Teymiye'ye göre de insanlarla cinler, birbiriyle cinsî temasta bulunabilir ve aralarında normal bir çocuk doğabilir. Bu, çok vukû bulmuştur demiştir.[8] El-Hâfız-ı Hacer-i Abbas, şöyle rivayet etmiştir: "Kişi, eğer âdet halinde olan hanımı ile cinsî temasta bulunursa, şeytan, ondan önce davranır. Kadın, ondan hamile kalır ve doğan çocuk da muhannes olur. Muhannesler, cinlerin çocuklarıdır." Cinlerle evlilik konusuna karşı çıkanların iddiaları şöyledir: Cin, ateşten yaratılmıştır. İnsan ise hava, su, toprak ve ateşten meydana gelmiştir. Buna göre ateş, kadın rahmine insan nutfesinin düşmesini önler. Çünkü nurfe, yaştır. Ateş ise yakıcıdır. Oysa ki cinler, her ne kadar ateşten yaratılmışlarsa da, onlar, bu ana unsurları üzerinde kalmamışlardır. Allah, yemek, içmek, doğurmak, üremek ile kendi ana unsurlarını değiştirmiştir. Tıpkı topraktan yaratılan insanların atası Hz. Adem olduğu gibi. Çünkü İblis'ten başka cinlerden hiçbiri, ateşten yaratılmamıştır. Hz. Adem'den başka evlatlarından hiçbirisinin topraktan yaratılmadığı gibi.[4] Başka bir deyişle insanların çoğalması, menî iledir. Cinnin çoğalması ise hava iledir. Yani erkekten dişiye bir gaz geçerek bundan yavru hâsıl olur. Bundan anlaşılıyorr ki, insan ile cinnin evlenmesi hayâl iledir. Hakikî evlenmek olmaz. İmam Şiblî, cinlerle evlenmenin mümkün ve vâki olduğunu kabul etmekle beraber, buna engellerin de bulunduğunu belirterek insan neslinin insanlarla evlenmekle olacağını belirtiyor. Ancak "İnsanla cin arasında bir aşk meydana gelir de insan evlenmek zorunda kalırsa, o zaman iş değişir, zararından kurtulmak için evlenilir" diyor ve "Yine de zararından kurtulunmaz." diye ekliyor. Seyyid Ömer diyor ki, bana bir cin kızı geldi. Benimle evlenmek istedi. Şemseddîn Hanefî'den sordum. Hanefî mezhebinde câiz değildir dedi. Böyle söyledim. Beni aldı ve yer altına, evlerine götürdü. Büyüklerine söyledi. Büyükleri dedi ki, Seyyid Şemseddîn'in cevabı başımızın üstündedir. Fakat cinnin insan ile evlenmesi, Şâfî mezhebinde câizdir. Biz Hanefî değil Şâfî'yiz. Ebû Sâid, Osman b. Said ed-Dârimî, "Etbaus-sünenî vel Ahbar" adlı eserinde diyor ki: Bize Muhammed b. Humeyd er-Râzî anlatmıştır: Cinlerden bir adam, bir kızımıza asıla kaldı ve "Ben haram işlemek istemiyorum." diyerek onu bizden istedi. Biz de kızımızı ona verdik. Aramızda şöyle bir konuşma cereyan etti: - Siz nesiniz? - Sizin gibi bir milletiz. Sizdeki gibi bizde de kabileler vardır. - Bizdeki mezhepler sizde de mevcut mudur? - Kaderiye ve Şia gibi her türlü mezhepler bizde de mevcuttur. - Pekâlâ, sen hangi mezheptensin? - Ben, Mürciedenim. diye cevap verdi Bize Ebû Muaviye el-Ameş'ten şöyle duyduğunu nakletti: Bir cin, bizden kız aldı. Kendilerine "Sizce en güzel yemek hangisidir?" diye sordum. "Pirinç pilavı."diye cevap verdi. Bunun üzerine o yemeği biz ona getirdik. Yemeye başladı. Lokmanın kalktığını gördüm; lâkin onu göremedim. Ebû Bekr b. Ebi'd-Dünya der ki: Abdurrahman, Ömer yolu ile Ebû Yûsuf es-Surûcî'nin şöyle dediğini nakletmiştir: Medine'de bir adama bir kadın gelip dedi ki: "Biz, size yakın bir yere indik. Benimle evlenir misin?" Adam, olur dedi ve onunla evlendi. Aradan bir zaman geçtikten sonra kadın, adama: "Buradan gitmemiz yaklaştı. boşa beni!" dedi. Kadın, ona gece bir kadın kılığında geliyordu. Sonra onu Medine sokaklarında aşk avcılığı yaparken görünce; "Onu istiyor musun?" diye sordu. Kadın, elini başına koyup gözlerini adama doğru kaldırdı ve "Sen, beni hangi gözünle gördün?" diye sordu. Adam, gözlerinden birini göstererek "Bu gözümle" deyince, kadın, parmağıyla o göze işaret ettiği gibi adamın gözü akmaya başladı. Kadı Celâleddin Ahmed İbn-il - Kadı Hüsameddin er-Râzî şöyle anlatmıştır: Babam, beni çoluk çocuğunu doğudan getirmek için gönderdi. El-Birve denilen yeri geçince yağmur başladı ve biz, bir mağaraya sığındık. Bir cemaat halinde gece uyurken bir şeyin beni uyandırmakta olduğunu gördüm. Baktım ki, uzunlamasına yarık tek bir göze sahip olan orta boylu bir kadın yanımda duruyor. "Korkma, sana bir zararım dokunmaz. Ben sana ay gibi güzel kızımı vermek için geldim." dedi. Korkumdan "Hayırlısı Allah'tan." dedim. Biraz sonra kalktım ki, bir sürü adam geldi. Hepsinin gözleri de öyle uzunlamasına yarıktı. aralarında kadı ve şâhitler de vardı. Kızla benim nikâhımı kıydılar. Sonra kadın gidip kızı aldı ve bana getirdi. Kızın da aynı annesi gibi tek ve uzunlamasına yarık bir gözü vardı. Buna rağmen gayet güzel ve genç bir kızdı. Korkmuştum. Korkudan ne yapacağımı bilemiyordum. Durmadan arkadaşlarımı uyandırmak için taşlar atmaya başladım. Ama nâfile. Uyanmadılar. Bu defa dua ve niyaza başladım. Sonra oradan ayrılma zamanı geldi ve ayrıldık. Fakat genç kız yanımdan ayrılmıyordu. Onunla tam üç akşam o hâl üzere kaldık. Dördüncü günü annesi çıkageldi ve "Galiba bu kızı beğenmedin ve ondan ayrılmak istiyorsun." dedi. "Evet." dedim. "Öyleyse boşa!" dedi. "Peki, boşuyorum." dedim ve kadın, kızı alıp uzaklaştı. Bir daha kendilerini görmedim.[5] Cinlerle İnsanların Evlenmesinin Meşruiyeti İnsanın cinlerle, cinlerin insanlarla evlenmeleri mümkündür. Fakat ulemanın ekserisi, kerih (hoş görülmeyen) görmüş, Hanefi âlimleri ise cin ile evlenmeyi câiz görmemişlerdir.[9] Müslümanlar, İmam Malik b. Enes'e mektup yazarak cinlerle evlenmenin hükmünü sordular. İmam Malik'in cevabı şu şekilde olmuştur: [4] "Dinde bu hususta hiçbir sakınca görmüyorum. Ama hoş da karşılamam. Çünkü, cinden bir adamdır diye cevap verirse, İslam'da fesat alıp yürür. Büyük şayia ve dedikodulara sebep olur." İmam Hasan, Katade, İshak ve Hakem gibi âlimler de insanların cinlerle evlenmesini sakıncalı görmüştür. Ulemadan bazıları da cinlerin insanlarla evlenmesinin kesin olarak yasak olduğunu belirtmişlerdir. Delil olarak da Rum sûresi 21. âyette insanların kendi cinsinden olan kadınlarla evlenip muhabbet tesis ettiklerini ve bu sebeple kendilerine büyük bir lütufta bulunduğunu beyan gösterdiler. Söz konusu âyette şöyle buyrulmaktadır: "İçinizden kendileri ile huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda muhabbet ve rahmet var etmesi O'nun varlığının belgelerindendir." Buna göre cinlerle insanlar arasında evlilik meydana gelirse eşler arasında uyum sağlanması mümkün olamaz. Çünkü cinsleri değişiktir. Evlenmenin hikmeti kalmaz. Çiftler arasında huzur ve sevginin gerçekleşmesi mümkün olamaz. Nitekim Zuhri'den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz, cinlerle evlenmeyi yasaklamıştır. Bu hadis, mürseldir. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Korsan Bayraklarının Vazgeçilmezi Kuru Kafa ve İki Kemiğin Hikayesi
Gerçek hayatta henüz rastlamamış olsak da filmlerde falan görüyoruz kuru kafa desenli korsan bayraklarını. Hikayesini hiç merak ettiniz mi? korsan bayraklarındaki kurukafa ve çapraz duran iki kemiğin nasıl kullanılmaya başladığını yeni öğrendim. oldukça ilginç bir hikayesi var. biliyorsunuz bu işaret aynı zamanda masonların da kullandığı bir sembol. çok eski zamanlarda, italya'da yaygın olarak kullanılmış ve hatta mezarlarında hep bu logo var. neyse. masonluğun ilk çıkışı çok eski çağlara dayanıyor. bu adamlar bildiğiniz duvar ustaları aslında. ortaçağda özellikle italya şehir devletleri şeklinde bir yapılanmaya sahip bu şehir devletleri birbirleri ile savaş halindeler. bu şehirleri çevreleyen çok yüksek duvarlar var ve masonluk yani duvar ustalığı çok iş yapıyor. fakat şöyle bir sorunla karşılaşıyorlar. a devletinin duvarını tamir eden mason birgün geliyor b devletinin duvarını da tamir etmek durumunda kalabiliyor fakat o zamanlar bu kadar rahat elini kolunu sallayarak dolaşmak mümkün değil. sonunda bu masonlara bir izin kağıdı veriliyor serbest dolaşım için. bu kağıdın üzerinde işi yazıyor. amblem olarak da kurukafa ve iki kemik kullanılıyor. yolda herhangi bir şekilde durdurulurlarsa bu kağıdı gösterip rahatça seyahat edebiliyorlar. bu seyahat eden masonlara özgür masonlar deniyor. günümüzde kullanılan isim de buradan geliyor. masonlar zaman içinde gemilerle yolculuk edip daha uzak bölgelerde işlerini yapmaya devam ediyorlar. gemilerinde de aynı işaret olan bayrak var. bu sırada korsan gemileri de dolaşmakta ortalıkta. adamlar bakıyorlar bu masonların gemideki bayrağı gören geç diyor, ulan biz mal mıyız biz de takarız aynı bayrağı devam ederiz yolumuza diyerek kullanmaya başlıyorlar. o zamandan sonra bu amblem korsanların kullandığı bir sembol olarak günümüze kadar geliyor. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
HİTİTLERDE BÜYÜCÜLÜK
"Eritmekte olduğum şey mum değil, falan falanca kişinin ciğeri, kalbi ve dalağıdır." Hititlerin sistematik olarak derleyip arşivlerinde sakladıkları büyü pratikleri kuşkusuz tek bir kavmin eseri değildi; aksine ta Eski Taş Devrinden beri Eski Anadolu’da yaşayıp gelmiş kavimlerin uzun deneyimler ve sınamaları sonucu birikmiş olan inançların bize yansımasıdır. Bu bakımdan Eski Anadolu-Hitit büyücülüğünün etnolojik ve etnoarkeolojik yönlerden istisnai bir önemi vardır. Gerçekten de diğer kültür verileri yanında o zamana dek ağızdan ağza nakledile gelen büyüyle ilgili çok değerli bilgileri de derleyip yazıya geçiren Hitit “halkbilimcileri”, modern meslektaşlarını gıpta ettirecek işler başarmışlardır. ... Büyücülük de en az fala baktırmak kadar pahalıydı. Dolayısıyla büyücüler tedavi ettikleri insanların ekonomik durumlarını göz önünde bulundurmuşlar, onların ödeme gücüne göre en ucuzundan en pahalısına kadar geniş bir tedavi dizisi oluşturmuşlardı. Örnek olarak fakir bir müşteri ayinde kullanılmak üzere kurban hayvanı olarak 1 sığır, 1 koyun ve 2 keçi verirken, zengin olanı 1 sığır, 6 koyun ve 2 keçi vermek durumundaydı. Ama ucuz büyülerin ne derece etkin olduğu kolayca tahmin edilebilir! Aldıkları ücret yanında kazançlarını arttırabilmek için hastalarından büyü ayinlerinde kullanılmak bahanesiyle gereğinden çok değerli nesne ve eşya istiyorlar ve işlerini bitirdikten sonra fazlaları alıp evlerine götürüyorlardı. Bu eşyalar arasında gıda maddeleri, tıbbi maddeler, değerli taşlar ve altın ve gümüş gibi çok değerli madenler vardır. Yani büyücüler aldıkları yüksek ücret yetmiyormuş gibi, bir de böyle bir hileye başvurarak, kendi kendilerini ödüllendiriyorlardı. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
O Ülkeyi Cinler ve Şeytanlar Bastı! Okuyunca Hayrete Düşeceksiniz!
Meksika'yı cinler ve şeytanlar bastı! MEKSİKA'da insanlar çıldırmış diyeceksiniz. Zira halk tuhaf bir tarikata merak sardı. Kuru kafalı bir geline inanan tarikatın üyeleri kliseyi ve devleti salladı. Rahipler ise ŞEYTAN ile cinlerin ülkeyi işgal ettiğini ilan etti. Dahası da var... Devlet başkanları da 'cinlerin' insanları ele geçirdiğine inanıyor. Zira uyuşturucu çetelerine yönelik başlattığı savaş için binlerce rahibi 'cin kovucu' olarak davet etti. Meksika'daki katolik klisesine göre Tanrı ile Şeytan ülkelerinde kıyasıya bir savaşa girdi. Bazılarına tuhaf gelse de rahipler Meksika'nın Şeytan'ın saldırısına uğradığına ve ona karşı mücadelede daha fazla cin kovucuya ihtiyaç olduğuna inanıyor. Bu saldırının, ülkeyi 2006'dan bu yana sarmalayan uyuşturucu bağlantılı şiddet olaylarında kendisini gösterdiğini söylüyorlar. Resmi rakamlara göre bu dönemde Meksika'da 70 bin kişi öldü. İBLİS BURADA Meksika'da son yıllarda tüyleri ürperten bir vahşet manzarası var. Çocuklar okula giderken ceset parçaları görüyor, insanlar iş yolunda köprülere asılmış cesetlerle karşılaşıyor. Katolik klisesi rahipleri de bütün bunları İblis'in ülkelerine yerleşmiş olmasına bağlıyor. Mexico City'de rahip ve cin kovucu Papaz Carlos Triana, BBC'ye verdiği röportajda aynen şöyle diyor; -"Bütün bu büyük ve sistemli kötülüklerin arkasında karanlık bir güç olarak İblis'in bulunduğuna inanıyoruz. Bu nedenle Tanrı burada kurtuluş için, Şeytan'a karşı savaşmak için cinkovucular istiyor." KURU KAFALI AZİZ ÖLÜM TARİKATI Ülkede halk da çaresizlikten ortaya çıkan tuhaf tarikatlara sardırmış durumda. Bunlar içinde en çok taraftar toplayanı ise Aziz Ölüm tarikatı. Gelinlik giymiş ve tırpan taşıyan bir kuru kafaya tapan bu tarikat üyelerinin sayısının Meksika'da 8 milyona ulaştığı, Orta Amerika ülkeleri ile ABD ve Kanada'da ise çok daha fazla olduğu düşünülüyor. İNSAN KURBAN EDİYORLAR Tuhaf olan ise uyuşturucu kaçakçılarının büyük bir kısmı da bu tarikata üyeler. Tutuklanmamak için dua eden bu tarikat üyeleri dualarının kabul olması için de insan kurban ediyorlar. Papazlara göre "Meksika'da şiddetin artmasının nedeni bu" . CİN KOVUCULAR REVAÇTA Ülkede en popüler ve 'yok satan' cin kovucular. Ve Cin kovuculara en çok ihtiyaç duyulan yer de ordunun ağır silahlı ve bol paralı uyuşturucu şebekelerine karşı son yedi yıldır savaş verdiği kuzey bölgeleri. Burada askerlere paralel olarak rahipler de cin kovucu olarak görev yapıyor. Ernesto Caro cinci rahiplerden biri. Pek çok şebeke üyesi için cin kovmuş olan rahip bir olayı hiç unutamadığını söylüyor. Şebekenin tetikçisi olan bir adam korkunç suçlar işlediğini itiraf etmiş. İnsanların kolunu bacağını kestiğini, bunu yaparken onların ağlamasından zevk aldığını, kimilerini canlı canlı yaktığını anlatmış adam. NEDİR BU TARİKAT? Meksika'da insanları kıyamete sürükleyen Aziz Ölüm tarikatı ile ilgili iki kitap yazan gazeteci Jose Gil Olmos, tarikat üyeleri arasında kriminallerin yanı sıra polis, politikacı ve sanatçıların da bulunduğunu belirtiyor. Olmes, tarikatın birçok kişinin sandığı gibi Aztek döneminden kalma olmadığını, adının ilk kez 18. yüzyılda geçtiğini kaydediyor. "1990'lardaki ekonomik krizin ardından bu tarikat üyelerinin sayısı fırladı. Orta sınıf Meksikalılar sıkıntılı bir döneme girdi. Umutsuzluk içinde umut arayışıyla yüzünü Aziz Ölüm'e çevirdi." diyor. ÖLÜLER GÜNÜ KUTLAMALARI VAR Başkentte uyuşturucu ve suça boğulmuş Tepito bölgesinde tarikatın yıllık kutlamaları var. 31 Ekim Meksika'nın Ölüler Günü festivali. Elbiseli kurukafaya saygısını göstermek için binlerce kişi katılıyor kutlamalara. Bazıları dizleri üstünde yürüyor. Birçok kişinin vücudunda kurukafa dövmeleri var. KİLİSE : RUHLARINA ŞEYTAN GİRMİŞ Kilisenin dediği gibi bu insanların ruhuna Şeytan mı girmiş? Aziz Ölüm tarikatına üye 20 yaşındaki bir çete üyesi niye bu tarikata girdiğini şöyle anlatıyor; -"Bben de Tanrı'ya, Meryem Ana'ya ve bütün azizlere inanıyorum, ama Aziz Ölüm'e daha çok bağlıyım. Bana en çok yardım eden o." Kilisenin dediği gibi bu insanların ruhuna Şeytan mı girmiş? KURUKAFA TAPINAĞI VAR Meksika'yı işgal eden bu tuhaf tarikat öyle büyümüş ki kurukafa tapınağı dahi kurmuşlar. Hatta bu Kurukafa tapınağının bakıcısı da var. 60 yaşlarındaki Enriqueta Romero, tarikatın yükselişinden kilisenin sorumlu olduğunu, çocuk istismarı skandallarıyla kilisenin kendisini ayağından vurduğunu söylüyor. "Rahipler yaptıklarıyla inancımızı tüketti. Şimdi neyi eleştiriyorlar? Ölüm'e inancımızı mı? Bu kötü bir şey değil. Kendi yaptıklarıdır kötü olan." http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
İbn Arabî’de Ayna Metaforu (Sembolizm)
İbn Arabî metafiziğinde sembollerin önemli bir yeri vardır. İbn Arabî bu semboller içerisinde en çok ayna sembolünü kullanır. Ayna sembolü bilen ile bilinenin birliğini simgeler. Kendimizde bu durumu açık olarak tecrübe edebiliriz. Bilen özne olan kendimiz ile bilinen nesne olan kendimiz birdir. Yani hem bilen özneyiz hem de bilgimizin nesnesiyiz. Biz bu bilgiyi kendimizde hazır olarak buluruz. Tıpkı kendimizle konuşurken dinleyen ve konuşanın kendimiz olması gibi. İşte ayna ve aynaya bakan aslında birdir. Tanrı kendisini zâtî olarak bilir; ama hâdis varlık aynasında kendisini bilmesi için yaratılışın gerçekleşmesi gerekmektedir. Ayrıca İbn Arabî’ye göre insan yaratılana kadar âlem cilasız bir ayna gibidir. İnsan bu aynanın cilasıdır. Yine İnsan-ı Kâmil ve onun kalbi en kuşatıcı, en parlak ve en düzgün ayna konumundadır. Bütün âlem işte bu aynadan sûretini almaktadır. Diğer insanlar bu aynaya bakarak kendisini görmektedir. Şeyhü’l-Ekber nazarında ister mümkün varlıklar ayna olsun isterse Vahdet-i Vücud ayna konumunda olsun sonuç değişmez. Eğer mümkün varlıklar ayna ise onlarda gözüken ve idrak edilen Tanrı’nın zâtının sûret ve mazharlarıdır. Eğer Vahdet-i Vücud ayna ise mümkün varlıklar kendi aynalarını ancak bu aynada görebilmektedir. “Bir şeyin kendini kendisi vâsıtasıyla görmesi, ayna gibi başka bir şeyde görmesine benzemez.” Metafizikte mecaz, sembol ve simgelerin sık kullanılması İslam felsefesinin ve genel olarak Doğu felsefesinin temel özelliklerinden birisidir. Fakat bu, şiirsel bir süs olarak düşünülmemelidir. Tüm bu mecazların bilişsel bir işlevi vardır. Rasyonel aklın kavrayamadığı şeyleri “kalpteki akıl” kavrar ve bunların anlamından rasyonel akla ipucu vermek için mecaz, sembol, rumuz ve imgeleri kullanır. Dolayısıyla semboller çok derin anlamlarla doludur. Semboller, insanı kavramlarla meşgul etmekten kurtarıp bizatihi eşyanın kendisini bilmeye aracı olurlar. Çünkü semboller, akıl üstü gerçeklikleri kendi içlerinde barındırırlar. Dolayısıyla düşünme eylemi kavramdan nesnenin kendisine yöneltilmiş olur. Aksi durumda insan kavramlarla oynayan çocuklara benzetilebilir. Aklın kemaliyle insan eşyaya nüfuz edebilir. Bahsettiğimiz, soyut düşüncenin fevkinde bir şeydir. Çünkü soyut düşünce tıpkı somut düşüncede olduğu gibi kavramlara kurban edilme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Somuttan soyuta geçiş bir olgunluk olduğu gibi sembollere erişebilme ikinci bir olgunluk gerektirir. Böylece düşüncenin hammaddesi olan kavramların sakladığı ve kendileri için konulduğu hakikatler idrak edilmiş olur. Bu durumda insan hakikati keşfedilebilir olarak bulur. İbn Arabî yorumlayıcılarına göre, simgeler içerisinde mistisizmin özünü ifade etmeye en uygunu ve aynı zamanda temelinde irfanî veya aklî özelliğe sahip olanı ayna simgesidir. Ayna manevî tefekkürün en dolaysız simgesidir; aslında bilginin de öyle; çünkü öznenin ve nesnenin birliğini temsil eder. Bilgi zorunlu olarak bilen ile bilinen arasındaki ilgiyle bağlantılıdır. Bu ayrım ve ikilik ortadan kalkamayacağı gibi mutlak da olamaz. Ancak nisbî olarak var olabilir. İşte ayna tam da bunu ifade eder. Çünkü aynadaki görüntümüz ne tam kendimizdir ne de kendimiz değildir. İbn Arabî âlemin yaratılışıyla ilgili şöyle demektedir: “Allah, âlemi örneksiz bir şekilde son derece güzel ve kâmil yaratmıştır; çünkü Allah güzeli sever ve O’ndan başka güzel yoktur. Demek ki, Allah kendini sevmiş, sonra kendisini başkasında görmeyi sevmiş ve irade etmiştir. Bunun için de âlemi kendi güzelliğinin suretinde yaratmış, ona bakmış, bakışın kendisini sınırladığı kimsenin sevmesi gibi onu sevmiştir.” Buradan anlaşılmaktadır ki, başkasında kendisini görmek isteği âlemin ayna hüviyetinde yaratılmasını gerektirmektedir. Aynaya bakmanın doyumsuz lezzetini hepimiz biliriz. Bu kendimize olan sevgimizin bir sonucudur. Burada psikolojik bir saplantıdan öte Varlığın kendisine karşı duyduğu karşı konulamaz cezbeden bahsedilmelidir. Ayna vasıtasıyla Varlık öznesi yine kendi suretini görerek kendisinin bilgisine ulaşmaktadır. Mevlânâ (k.s.) bir kıssasında dünyalar güzeli, güçlü ve muktedir bir kralın bir şey dışında hiçbir şeye ihtiyaç duymayacağını anlatır. O şey elbette ki aynadır. Allah yaratılmışlardan müstağni olmakla beraber varlığının güzelliklerini görebileceği âlem aynasını yaratmayı ister. Allah böylece bilinmemekten doğan ızdırabını dindirmiştir. Bu durum insanlar için de geçerlidir. Hem cinsleri tarafından bilinip sayılmaya her şeyden daha çok kıymet veren insan değil midir? İbn Sina’nın Hayy ve Absal hikâyesine bakarsak Hayy için ayna Absal’la karşılaşma anıdır. Hayy, Absal’ı görünce ilk defa kendisini başka bir insan bireyinde görme şansını elde etmiştir. Aynı şekilde Hz. Âdem için ilk ayna, eşi Hz. Havva annedir. Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Hz. Yâkub ile oğlu Hz. Yusuf arasındaki ilişki de bu açıdan değerlendirilebilir. Daha küçük yaşlarda oğlunun yüce makamının farkında olan Yâkub peygamber onu kaybettiği zaman kendisine Allah’ı hatırlatan, bizatihi kendi nefsinin bilgisine ulaşmasına imkân tanıyan, âlemde gördüğü parçalı ayetlerin toplamı hükmünde ve hatta âlemden daha fazlasını kendisinde bulduğu güzeller güzeli aynasını kaybetmişti. İşte bu kaybediş ve ayrı kalış yıllarca üzülmesine acı çekip ağlamasına neden oldu. Yoksa sırf baba şefkati veya yavrusundan ayrı kalmanın ıstırabıyla ağlamış değildir. Ki her oğul babasına bir aynadır. Kâinatın yaratılma sebepleriyle Hz. Yâkub’un gözyaşları arasında paralellik yok mudur? ibnarabiaynametaforu İbn Arabî ve İslam ârifleri Allah’ın kendisini iki biçimde bildiğini söylemektedir. Birincisi, Zât’ın kendi kendisini bilmesi iken, ikinci ise Zât’ın, isim ve sıfatlar diye izah edebileceğimiz âlem aynasında kendini bilmesidir. İbn Arabî ayna ile ilgili şöyle demektedir: “Büyük bir cisim, küçük aynada küçük görülürken, uzun aynada uzun, hareketli aynada ise hareketli görünür. Bazen ayna, özel bir açıdan sûretin aksini (büyük cismin küçük aynada küçük görünmesi) verirken, bazen sûretten ortaya çıkan şeyin aynısını verir. Bu durumda sağ yön, aynaya bakan kişinin sağının karşısında bulunurken, bazen sağ solun karşısında bulunur. Bu, aynalardaki yaygın durumdur ve genel hâle benzer. Âdet (olağan durum) aşıldığında, sağ sağın karşısında bulunur ve yansıma ortaya çıkar. Bunlar, aynalara benzettiğimiz tecellînin gerçekleştiği mertebenin hakikatinin verileridir. Yeteneğini (istidat ve kabiliyet) bilen kişi, onun [neyi]kabul ettiğini de bilir. Neyi kabul ettiğini bilen ise yeteneğini, kabul gerçekleştikten sonra bilebilir. Bununla birlikte, onu kabaca ve genel olarak bilir.” Yani İbn Arabî’ye göre a’yân-ı sâbite veya diğer bir ifadeyle mümkünler ne iseler ancak onu görürler. Görülen varlığın kendisi ve hepsi değildir. Görülen aynanın gösterme imkânına bağlı olarak ortaya çıkan şeydir. Her ne kadar bütün görülenler O ise de bu böyledir. İbn Arabî Fusûsu’l-Hikem’de şöyle demektedir: “Hakk, bütün sûretlerde tecellî edendir. Buradan anlaşılır ki, bir sûret diğerinin aynı değildir. Sanki tek hakikat ayna makamında bulunmuştur. Bu aynaya bakan biri, kendi inancındaki sûreti gördüğünde onu tanır ve onaylar. Aynada kendi sûretini ve başkasının sûretini gördüğü gibi, başka bir insanın inancındaki sûreti gördüğünde ise onu inkâr eder. Öyleyse ayna tek hakikattir; görülen sûretler ise çoktur. Bütün bu sûretlerden hiç biri aynada değildir. Bununla beraber aynanın bir açıdan sûretlerde etkisi varken, başka bir açıdan yoktur. Aynanın sûretlerdeki etkisi, görüntüyü küçük, büyük, uzun, kısa, geniş vb. gibi değişik sûretlerde ve ölçülerde yansıtmasıdır. O halde aynanın etkisi ölçülerdedir ki, o da görüntülerle ilgilidir. Aynanın bu tarz başkalıkları vermesi, görülen şeylerin ölçülerindeki farklılıktır. Bu aynalardan herhangi birine bak, ama bütüne bakma! Söz konusu bakış, zât olması bakımından O’na bakmandır. Hakk âlemlere muhtaç değildir. İlâhî isimler bakımından ise Hakk aynalara benzer. Hangi ilâhî isimde sen ya da başka biri kendine bakarsa, o ilâhî ismin hakikati kendisine bakan kişiye görünür.” İbn Arabî’ye göre aynanın kendi cirmi hiçbir zaman gözükmez. Ayna Allah’ın zâtına en güzel örnektir. Ayna, görülmez, bilinmez, tanımlanamaz, nitelenemez; onu bilen veya tanımlayan veya niteleyen kimse, sadece ondan kendisine ait olan ve onun zâtî hallerinden kendisinde idrak ettiği şeyi haber verebilir. Her aynanın kendisine yansıyan şeyler karşısındaki durumu budur. Çünkü kendisine yansıyan şey ile dolu iken ayna görülemez, sadece, -her ne ise- aynaya yansıyan şey görülebilir. Hatta ayna boş iken bile aynanın kendisi gözükmez. Yansıyan şeyin ayna ile aynaya bakan kimse arasına girip aynanın kendisine perde olduğunu iddia etmek İbn Arabî’ye göre yanlıştır. Görme ve tecelli ile ilgili bundan daha güzel bir misal yoktur. Ve ayna sembolizminin bize verdiği derin anlamın ötesinde bir ilim makamı yoktur. Binaenaleyh Rabbinin varlığının ve birliğinin vücûb hükmünde silinmekle kendi mümkünlüğünün hükümleri ortadan kalkıp, Hakk ve O’nun ilminde resmedilmiş şey ile dolmasının ardından “Gerçek İnsan”ın Hakk karşısındaki durumu da böyledir. Çünkü Gerçek İnsan, kendinde fâni, Rabbinin birliği ve -belirlenmiş veya tercih edilmiş bir amaç ile değil- bizzat sahip olduğu “vücûb hükümleri” ile perdelidir. Bu perdeler Allah’ın Zâtının bilinmesine engeldir. Ayna, kendisine yansıyan şeyi tekrar ona yansıtır; aynaya yansıyan şeyin sûreti de aynaya göre yansır. Ancak ayna, yansıyan şeyin hakikati için bir “mahal” değildir; bilakis ayna, yansıyan şeyin misalinin ve bazı zuhurlarının mahallidir. Aynanın, aynada yansıyanın hakikati üzerindeki tesiri, onu yalnızca ayna vasıtasıyla tanıyan kimse için geçerli olabilir. Bu durumda aynanın tesiri “Mutlak” olamaz. Hakk’ın vasıtasız tecellilerine İbn Arabî “berki tecelliler” ismini verir ki, bu tecelliler anlıktır; çünkü bu tecelli yakıcı olduğu için beşer bunu taşımaya sürekli takat getiremez. Ayna sembolizm ile ilgili iki bakış açısı vardır. Birincisine göre; ayna Tanrı’dır. O tek varlığın mukabilidir. O aynaya bakan herkes onda Allah hakkındaki inancının hayaline bakar ve onu bilir, gerçekler. Ve yine âlem ancak bu aynada gözüküp var olabilen sûretlerdir. İnsan ise bu Tanrı aynasında yansıyan küllî görüntüdür. Bütün görüntü imkânı ifade eder ve bağımsız bir varlıkları yoktur. Aslında tek gerçeklik aynanın kendisidir. Aynanın parlak yüzeyi hiçbir zaman gözükmezken aynanın mevcut olmasının şartı olan arkasındaki karanlık, âlemin varlığını ifade eder. İblisin insan ile ilgili cehaleti buraya dayanır. Bu sadece insana yönelik değil bütün görünür maddî eşyaya karşı anlamazlığın bir göstergesidir. İbn Arabî şöyle der: “Parlak bir cisimde göze görünen sûrete bak da neyi gördüğünü iyi düşün! Cisimdeki sûretin seninle parlak cismi algılanan arasında bir engel olduğunu görürsün. Cisim sûretin yansıdığı yerdir. Dolayısıyla onu hiçbir şekilde göremezsin. Hakk ise mümkünlerin sûretlerinin tecelli ettiği yerdir. Binaenaleyh âlem ancak âlemi, fakat Hakk’ta görmüştür, yoksa Hakk’ı veya Hakk ile görmüş değildir.” İkinci bakış açıdan ise Tanrı aynaya bakan, ayna imkân makamı ve görüntü ise mümkün varlıklardır. Tanrı tek olmasına rağmen farklı aynalarda farklı sûretlerde gözükür. Burada ise insan aynanın cilası konumundadır. Aynaya bakan kimse, bir yönden aynadaki sûretin aynıyken bir yönden ondan başkadır. Aynadaki sûrete bakan şu bilgiyi verir: Ben, Senin tecellinden meydana gelmiş ve Senin sûretine göre var olsam bile Sen ben olmadığın gibi ben de Sen değilim. Eğer âlemi ayna kabul edersek Allah, mazharların hükmünce veya mazharların sûretlerinde zuhur edendir. Yani a’yân-ı sâbite denilen ve aslında Allah’ın aynı olan bu özler hüküm olarak “aynalık” vasfıyla nitelenirler. Eğer Allah’ı âlemin karşısında ayna olarak kabul edersek âlem Hakk’ın Varlığında kendisinin mukabili olan şeyleri görür. Bu durumda âlemin Hakk’ın kendiliğinde bulunduğu durumu yani aynayı görmesi söz konusu edilemez. Nitekim aynada yüzüne bakan kişi yüzünü gördüğünden emin iken aynanın hükmüne göre de yüzünü görmediğini bilir. İbn Arabî bu izahı yaptıktan sonra her iki nispetten dilenenin yapılabileceğini söyler. Görüleceği üzere İbn Arabî’ye göre, insan Allah’ın aynasıdır. Ve yine Allah insanın aynasıdır. İster Allah insanın aynası olsun, ister insan Allah’ın aynası olsun, ayna hep özneyi simgeler; bu yüzden aynı anda bilginin nesnesi olamaz. Dolayısıyla gerek insanın ve gerekse Tanrı’nın zâtı her şeyin kendisinde bilindiği ayna olmakla beraber kendileri hiçbir şekilde bilinemeyen özne konumundadır. Zât makamı göze benzer. Upanişadlar’da ifade edildiği gibi, görünen şeyleri gören göz görünmezdir. Bilinen şeyleri bilen akıl bilinemezdir. Aynanın hep özne olması bu açısındandır. Yoksa özne ve nesne birliğini sembolize eden unsur olması açısından aynadan başka bir varlık yoktur. Bu açıdan ayna kendi bilinemezliği içerisinde bilinebilen sonsuz ve tek şeydir. Tanrı kalb ve âlem aynasında yansıyınca aslî varlığı tersine çevrilmiş olarak gözükür. Ayrıca bir nesnenin aynadaki imgesinin o nesneye göre tersine çevrilmiş oluşu gibi, Saf Varlık’ın saadeti yansıdığında yok edici bir şiddet olarak, ebediyet kısa bir an gibi görünür. İnsanın hakikati olduğu gibi bilmesine engel olan egoyu oluşturan aklı da Hakk’ın sûretini tepetaklak aksettiren bir aynadır. İlkesel düzeyde de birinci ve en büyük olan, en azından görüntüde, tezahür düzeyinde en sonuncu ya da en küçük olandır. Matematik alanında kullanılacak kavramlarla örnek verecek olursak: her ne kadar zaten onun kendi özgün özelliklerinin gelişiminden ya da yayılımından başka bir şey olmayan tüm uzayın kendisinden türediği ilke olsa da geometrik nokta, nicelik itibariyle bir hiçtir ve hiçbir yer kaplamaz. Ancak ilkesel olarak da en büyüktür. Zira o, sayıların tümünü bil kuvve olarak içerir ve yalnızca kendisinin, sınırsızca yenilenmesi sûretiyle onların tüm dizesini içerir. Ağaç sembolizmi ile ayna sembolizmi arasındaki bağlantılardan birisi bu noktada oluşur. Âlem aynasının köklerinin semada olmasına rağmen yeryüzündeki ağaçların kökleri topraktadır. Bunun nedeni yukarıda yapılan izahtır. Görünürler âlemindeki bütün maddî unsurların asılları aşkın âlemde gizlidir. İbn Arabî takipçilerinden Cîlî’ye göre, kalb, yüze tutulan aynaya benzer. Kalb, varlığın görüntüsüdür. Âlem her nefeste değişmektedir ve âlemin görüntüsü kalbe vurunca kalb de âlemle beraber değişir. Tıpkı bir şeyin aynada aynının değil de aksinin çıkması gibi. Yazının aynada ters taraftan yansıması gibidir. Ona göre, aslında âlem ancak kalbin aynasıdır. Aslı ve sûret kalb’dir. Parça ve ayna da bu âlemdir. Görüleceği üzere bir açıdan insan ayna diğer bir açıdan ise Tanrı yahut âlem aynadır. Ârifler zevklerine göre bu ikisinden birisini tercih etmektedir. Kanaatimizce en doğru görüş, İbn Arabî’nin de vurguladığı gibi, bütün varlığın tek başına bir ayna olmasıdır. Aynanın parlak yüzeyi yüce şeyleri simgelerken, aynanın karanlık cephesi ise aşağılık ve süflî şeyleri ifade eder. Yönler görelidir. Mümkün varlık göreli olandır. Öyleyse mümkün, aynaya bakan insan ile ayna arasında gözüken sûrete benzer. Ne görendir ne ondan başkadır! Mümkün sübutu bakımından Hakk’ın aynı veya ondan başka da değildir. Öyleyse mümkün izafî ve göreli bir şeydir. Ayna simgesi hakkında söylenenleri rasyonel olarak anlamsız bulamayız; ancak bir kısım insanların bunlara kani olmasını da bekleyemeyiz. Çünkü onlar kendi mantık ve analizleri dışında bir şey kabul etmezler. Aynanın hem özne hem de nesne olması, hem bilen hem bilinen olması bir şeyin farklı nispetlerle farklılaşmasına benzer. Tıpkı bir insanın babasına göre oğul, oğluna göre baba olması gibi mutlak ve izafi arasında varlıksal bir ikilikten asla bahsedilemez. Ayna sembolizmini özetlememiz gerekirse “Varlık”ın görünebilmesi için mümkün aynasına ihtiyacı vardır. Aksi durumda Saf Varlığı görüp akletmemiz imkânsızdır. Mümkünün gözükmesi için biricik ve tek gerçeklik olan Varlığın ona ilişmesi gerekmektedir. Bu ilişme iki ayrık şeyin bir birine ilişmesi değildir. A’yân-ı Sâbite denilen varlık kokusu almamış mümkün, kendisini ancak ve ancak varlık aynasında görebilir. Herkes aynaya bir baksın. Karşısındaki sûret kimdir? Ne kadar gerçektir? Gören ve görülen kimdir? Kaynakça: http://intizar.web.tr/ * Burckhardt, Titus, Aklın Aynası, çev. Volkan Ersoy, İst. 1994. * el-Cîlî, Abdülkerim, İnsan-ı Kâmil, c. II, çev. H. Fevzî Paşa, İst. Tarihsiz. * Guénon, René, Yatay ve Dikey Boyutların Sembolizmi, çev. Fevzi Topaçoğlu, İst. 2001. * İbn Arabî, Fütûhat-ı Mekkiyye, c. 16, çev. Ekrem Demirli, İst. 2011. ——————, Fusûsu’l-Hikem, çev. Nuri Gencosman, İst. 1992. ——————, Arzuların Tercümanı, II. Baskı, çev. Mahmut Kanık, İst. 2002. ——————, Futuhatü’l-Mekkiyye, c. II, Tahk. Osman Yahya, Mısır, 1984. ——————, Tuhfetü’s-Sefere (Bir Hediye), çev. Abdülkadir Akçiçek, İst. 1971. ——————, Konevî, Sadreddin, Yazışmalar, çev. Ekrem Demirli, İst. 2002. ——————, Vahdet-i Vücûd ve Esasları, çev. Ekrem Demirli, İst. 2002. * Nesefî, Azizüddin, İnsan-ı Kâmil (Tasavvufta İnsan Meselesi), çev. Mehmet Kanar, İst. 1990. * İslam Felsefesi Uzmanı : Fevzi Yiğit * İbn Arabî, Fütûhat-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İst. 2011, c. 16, s. 44. * İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem, çev. Nuri Gencosman, İst. 1992, s. 53. * İbn Arabî, Arzuların Tercümanı, çev. Mahmut Kanık, İst. 2002, II. baskı, s. 81; Azizüddin Nesefî, İnsan-ı Kâmil (Tasavvufta İnsan Meselesi), çev. Mehmet Kanar, İst. 1990, s. 107; Sadreddin Konevî, Yazışmalar, çev. Ekrem Demirli, İst. 2002, s. 157-158; Titus Burckhardt, Aklın Aynası, çev. Volkan Ersoy, İst. 1994, s. 130. * Sadreddin Konevî ,Vahdet-i Vücûd ve Esasları, çev. Ekrem Demirli, İst. 2002, s. 29. * İbn Arabî, Fütûhat-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İst. 2011, c. 14, s. 249. * İbn Arabî, Futuhatü’l-Mekkiyye, Tahk. Osman Yahya, Mısır, 1984, c. II, s. 80. * İbn Arabî, Fütûhat-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İst. 2011, c. 14, s. 148. * İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem, çev. Nuri Gencosman, İst. 1992, s. 42. * René Guénon, Yatay ve Dikey Boyutların Sembolizmi, çev. Fevzi Topaçoğlu, İst. 2001, s. 20; Titus Burckhardt, a.g.e., s. 129; İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem, çev. Nuri Gencosman, İst. 1992, s. 344. * Abdülkerim el-Cîlî, İnsan-ı Kâmil, çev. H. Fevzî Paşa, İst. tarihsiz, c. II, s. 101. * İbn Arabî, Fütûhat-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İst. 2011, c. 14, s. 67. * İbn Arabî, Tuhfetü’s-Sefere (Bir Hediye), çev. Abdülkadir Akçiçek, İst. 1971, s. 54; İbn Arabî, Fusûsu’l-Hikem, çev. Nuri Gencosman, İst. 1992, s. 74. * İbn Arabî, Fütûhat-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İst. 2011, c. 16, s. 248. * İbn Arabî, Fütûhat-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İst. 2011, c. 14, s. 67. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Ruhların Bulunduğu Alem SPATYUM
Spiritüalist terminolojiye Latince’den (spatium) geçmiş bir terimdir. Spiritüalistlere göre, öte-âlem anlamında kullanılan bu terimi “ruhlar âlemi”, yani “ruhların bulunduğu âlem” olarak anlamamak gerekir. Çünkü ruhlar maddi değildir ve maddi olmayan bir varlık için mekândan söz edilemez. Ancak, ruhlar, her maddi ortamda, o ortama uygun bir araç kullanırlar. Bu araç, yani ruhun tesirlerinin ulaştığı hedef, fizik dünyada fizik beden, spatyum denilen mekânda ise ‘perispri’ olur. (Ancak, perispri, fizik beden gibi terkedilmez.) Dolayısıyla eğer spatyuma, orada ruhların araçlarının, etki ve eserlerinin mevcut olmasından ötürü ruhlar âlemi denilmek isteniyorsa, yaşadığımız fizik dünyaya da ruhlar âlemi denilmelidir; çünkü ruhlar (biz), araçları (bedenlerimiz) , etki ve eserleriyle burada da mevcuttur. Spatyum sözcüğünden anlaşılması gereken anlam “ölüm ötesi âlem” ya da kısaca “ölüm ötesi”dir. Spatyum, yapısı bakımından, fizik maddelerin bilinen üç halinden (katı, sıvı ve gaz) farklı hallerdeki maddelerden oluşur. Bunlar fizik maddelere oranla daha akıcı, yoğunlukları daha az ve atomik vibrasyonları daha hızlı maddelerdir. Ancak, spatyum tek tip bir maddeden oluşmaz, homojen bir yapıya sahip değildir; kendi içinde bir kademelenme gösterir. Teozoflar bu kademelenmeyi, birbirinden kesin sınırlarla ayrılan âlemler (ether, astral plân, mantal plân; kozal plân) halinde açıklamaya çalışmaktadır. Neo-spiritüalizm ise, yoğunluk farklılıkları gösteren bir kademelenmenin sözkonusu olduğunu kabul etmekle birlikte, spatyumun birbirinden kesin sınırlarla ayrılmış tabakalar halinde düşünülmemesi gerektiği görüşündedir. Vibrasyonel düzey farklılıklarından kaynaklanan bu kademelenme içerisinde her varlık tekâmül durumuna göre bir yer tutar. Ruhlar spatyumda perisprileri ile birliktedir. Spatyumda sonsuz denilebilecek, çeşitli seyyallik derecelerinde sıralanmış -maddi-hallerde- oluşan yaşam alanları ve muhitleri (ortam, çevre) vardır. Spatyumda her perispri kendi çevresindeki diğer perisprilerle, o çevrenin gereklerine uygun biçimde ilişki ve irtibatta bulunur. Oradaki iki varlığın ilişkisi perisprileri ile olur. Dünyadaki bildirişimde duyguların düşünce imajlarına, düşünce imajlarının da değerlerinden çok şeyi yitirmiş bir halde ses, şekil gibi sembollere dönüşmesi söz konusudur. Spatyumdaki perispriler arası bildirişimde ise ses, şekil, vb. yoktur (orada fizik madde olmadığından zaten mevcut olamaz); Tesir, karşıdakine aynen hissedildiği gibi, orijinal haliyle yansıtılır. Ses denilen kaba maddi vibrasyonların olmadığı spatyumda lisanlara gerek yoktur; bedensizlerin lisanı manalardan oluşur. İlişki şöyle gerçekleşir: Bir bedensizin isteği, perisprisinde o istekle ilgili birtakım vibrasyonların meydana gelmesine neden olur. Bu vibrasyonlar o perispriyle ilgili çevredeki seyyal maddelerin de titreşmesini sağlar. Bu seyyal ortamdaki sarsıntılar, bizim mekân anlayışımızla ölçülemeyecek çok büyük bir alanı bir anda istilâ eder ve dolayısıyla diğer bedensizin perisprisine ulaşarak onda aynı nitelikte bir sarsıntı yaratır. (Bu, fizikteki, titreşimin hava yoluyla aktarılması sayesinde oluşan rezonans olayına benzetilebilir.) Bu bir çağırıştır; ikinci varlık isterse yanıt verir ve ilişki kurulmuş olur. Spatyumdaki iki bedensiz, böylece, bizim yıllarca sürebilecek görüşmelerle yapabdeceğimiz bildirişimi, “bir an” diyebileceğimiz -çok kısa bir süre içinde olup biten bildirişimle gerçekleştirebilirler. Buna karşılık spatyumdaki bedensizler, dünyada olup biten her şeyi bilen varlıklar değildir; bedensizler, bedenlilerle birtakım şartlar dâhilinde (perisprital irtibat, telepati ) ilişki kurmadan dünyadan haber alamazlar, hatta “ruhsal irtibat” seansının yapıldığı odanın içinde olup bitenleri bile bilmezler. Spatyumdaki bedensiz varlıklar dünyadaki bir bedenli varlığın perisprisiyle irtibat kurmadan, dünyadaki canlı ve cansız maddelere doğrudan doğruya bir müdahalede bulunamazlar. Fizik dünyadaki ölüm olayından sonra ruhlar için spatyumda üç temel aşama sözkonusu olur: 1- Kendiliğinden imajinasyon aşaması: Tekâmül düzeyi ne olursa olsun, fizik dünyadaki ölüm olayından sonra ruh, fizik bedenini terketmiş olduğunu hemen anlayamaz; önce bir bocalama dönemi geçirir. (Kişi dünyadayken spatyumun nasıl bir yer olduğu hakkında ön-bilgiler almış olsa bile, yine de bu bocalama dönemini geçirir. Bu, içinde bulunulan yeni ortamı tanıma maktan, anlayamamaktan, alışamamaktan doğan bir tür uyumsuzluk sürecidir.) Bu dönemde bir tür bilinçsizlik hali söz konusudur. Bu hal neo-spiritüalist terminoloji de Teşevvüş terimiyle ifade edilir. Spatyuma göçmüş bir varlıkta dünyadaki haline kıyasla meydana gelen başlıca manevi değişiklikler şunlardır: Dünyadaki maddi bağlar ortadan kalktığından, baskı altındaki vicdan serbestleşir ve dünyadaki haliyle karşılaştırılamayacak derecede güçlü bir konuma gelir. Dünyadaki maddi bağlar ve bu bağlarla bağlı işler ortadan kalktığından, varlıkta, başta pişmanlık olmak üzere duygular (utanma, acıma, hiddet, korku vb.) ve eğilimler ön plana çıkarlar. İlk aşamadaki varlıklar, fikirlerinden çok duygu ve eğilimlerinin esiri olurlar. İmajinasyon yeteneği fizik dünyadakinden birkaç kez daha güçlü duruma gelir, (Düşünme ve imajinasyon maddi bir yapı olan beyin tarafından üretilmediğinden ölümden sonra da devam eder). Bütün bu değişiklikler sonucunda, spatyumda serbestleşen duygu ve eğilimler vicdanın direktifi altında, imajinasyon sayesinde, varlığa gerçek görünen bir yaşam sahnesinin oluşmasına neden olurlar, aslında gerçektir de. İmajlar insan ruhunda objektif (nesnel) bir değere sahiptir. Sahne, imajinasyonla yaratılan öylesine canlı, öylesine objektif imajlarla doludur ki, varlık, bu yapay âlemi kendisinin yarattığının farkında olmadan, yaşamını sahnedeki olayların içinde sürdürür. (Aslında bu yapay bir âlem değildir; bu, vicdanımızın Şuuraltındaki imajlarla gizli olan veya olmayan irademizi kullanarak kurduğu objektif ve reel yaşamımızdır. Bu durum, tıpkı, dünyadayken görülen rüyalara benzer: Rüyada da insan, imajların kendi imajinasyonunun ürünü olduğunu düşünmeden, onları objektif bir realite olarak kabul eder. Varlık, dünyasal anlamıyla “iradesinin dışında” meydana gelen olayları “yarı-şuurlu” bir halde yaşamaktadır. Bu manevi süreç, maddi açıdan şöyle açıklanmaktadır: Spatyumun maddeleri son derece duyarlı maddeler olup, hayal etme ve düşünmeyle şekil alma özelliğine sahiptir. (Bu süptil maddeler imajinasyon yeteneğiyle şekillendirilebilme özelliğine sahip olduklarından, ölüm olayı ile spatyuma göçmüş biri içinden neyi geçirir, neyi niyet eder veya neyi düşünürse karşısında onu bulur.) Dezenkarne (fizik bedenini terketmiş) varlık halen dünyada yaşıyormuş gibi düşünmeye, davranmaya devam eder, düşünsel alışkanlıklarını sürdürür. Bu yüzden, varlık orada, farkında olmadan, spatyumun maddelerini imajinatif faaliyetleriyle biçimlendirerek, kendisini, kendisinin yarattığı yapay bir dünyada bulur. Yarattığı bu yapay dünyayı fiziksel dünya ortamı zanneder ve önceleri bundan hiç kuşku duymaz. Üstelik bunun kendi imajinasyonunun ürünü olduğundan da habersizdir. (Kendi düşüncelerinin, imajinasyon yeteneğinin ürünü olan bu nesne, kişi ve olayları kendi dışındaki beş duyusuyla algıladığı bir gerçeklik sanan varlık, bunların gerçekliğinden, daha doğrusu objektif oluşundan en ufak bir kuşku duymaz.) Aslında bu imajinatif dünyayı yaratan, varlığın iradesini etkisi altına almış vicdanından başka bir şey değildir. Bu işte şuuraltı imajları kullanılır. Dolayısıyla her varlık, fiziksel dünyadaki manevi ve ahlaki yapısı ya da “içyapısı” nasılsa, yani niyetleri, fikirleri, duyguları, eğilimleri, alışkanlıkları, değer verdiği şeyler nasılsa, kendini spatyumda öyle bir ortamda bulur. Varlık, bilmeden oluşturduğu imajların, mizansenlerin, sahnelerin içinde yaşar; bu yaşam, varlık için’yerine göre ıstıraplı, yerine göre ıstırapsız olur. İşte kimi inanışlarda sözü edilen cennet ve cehennem sembollerinin anlamlarından biri de, varlıkların yaşadıkları bu ıstıraplı veya ıstırapsız hallerdir. Oradaki tek yargıç, varlığın vicdanıdır. Spatyum’daki zaman akışı ve zaman kavramı dünyadakiyle bir değildir, kıyaslanamazlar. Örneğin, spatyumdaki bedensiz varlık dünyada yıllar alabilecek olayları, spatyumda dünya zamanıyla bir saniye içerisine sığacak şekilde yaşayabilir ve geçirdiği kısa zaman, kendisine bu kadar uzun gelebilir. Fiziksel dünyadan ayrılmalarının üzerinden henüz birkaç gün geçmiş olmasına rağmen, bu aşamadaki varlıklara, orada geçirdikleri zaman, bir-kaç yüzyıl kadar uzun gelebilir. Spatyumun bu ilk aşamasına klasik spiritüalizmde “iradedışı imajinatif kreasyon aşaması”, neo-spiritüalizmde ise “kendiliğinden imajinasyon aşaması” adı verilir. Teozoflara göre, varlık, bu aşamada, arzular, duygular ve hayaller âlemi olan Astral plân’dadır. 2- İkinci aşama iki “tali aşama “da ele alınabilir: a) Geçiş aşaması: Bu aşamada imajinatif kreasyon devam etmekle birlikte, varlıkta yavaş yavaş şuurluluk hali belirmeye başlar. Fakat bu, “kesikli” (an be an gidip gelen) bir şuurluluktur. Yani ikinci aşamanın gerektirdiği şuurlu ve idrâkli hal henüz tam olarak oluşmamıştır. Bulanık ve bulutlu (sisli) şuur hali biraz berraklaşma göstermiş olmasına karşılık henüz devam etmektedir. Bir şimşek süresi kadar gelip geçici idraklenmeler söz konusudur. Manevi varlıklarını fiziksel dünyadayken sanatla, güzellik duygularıyla, iyi değerlerle, ahlaki ve ruhî bilgilerle yüceltilmemiş, bu alanda hiçbir çaba sarf etmeye gerek görmemiş ve zamanlarını yalnızca maddi zevklerin peşinde koşarak geçirmiş olanlar daha yukarı aşamalara çıkamazlar. Birinci aşamadakiler gibi yüksek varlıkların koruması ve yardımı altında, bir süre sonra, tekâmül ihtiyaçlarına göre hazırlanan yeni bir yaşam plan ve programıyla, dünyada tekrar bedenlenirler. b) Şuurlu ve idrâkli imajinasyon aşaması: İkinci aşamanın bütün gereklerine uyabilecek kadar yükselmiş olan varlıklar, buradaki sınırsız, güzel ve iyi olanaklardan yararlanarak mutlu bir yaşam sürerler. Kendilerini ve çevrelerini tanımaya, araştırmaya çalışırlar. İmajinatif kreasyonlarını artık şuurlu olarak yapmaktadırlar. Fakat burada gelişigüzel ve keyfi amaçlarla yapılan imajinatif kreasyonlar söz konusu değildir. Burası bir değerlendirme ve uygulama alanıdır. Burada, fiziksel dünyada edinilen bilgi ve görgünün uygulama alanına getirilmesi, yani kazanılan yeteneklerin, değerlerin denenmesi söz konusudur. Böyle yükseltici, geliştirici amaçlarla, buradaki varlıklar, gerek kendi imajinasyonlarıyla kendilerinin oluşturdukları, gerekse yüksek varlıkların oluşturdukları olayları yaşarlar. Son enkarnasyonda fiziksel dünyada yaşananlar, başka biçim ve tertipler altında, başka senaryolarla, adeta yeniden yaşanır. Böylece, fiziksel dünyada kazanılanların denenme, sınanma olanağı elde edilmiş olur. Reenkarne olmadan önce hazırlanan sonraki yaşam planını az çok kendileri yapabilecek duruma gelen varlıkların ilk basamağı bu aşamadır. Teozoflara göre, varlık bu aşamada, artık arzulann ve duygulann değil, zihinsel çalışmaların söz konusu olduğu mental (zihinsel) plândadır. 3- Kozalite (nedensellik) aşaması: Bu aşamaya bu adın verilmesinin nedeni bu aşamadaki varlıkların, üç boyutlu âlemdeki olayların neden-sonuç zincirini çözebiliyor, olayların akışındaki neden-sonuç ilişkilerini açıklıkla görebiliyor olmasıdır. Bu aşamadaki varlık kendisi ve başkaları tarafından yapılan işlerin içeriğini araştırır. Buradaki yaşam daha çok bir derin düşünme (contemplation) yaşamıdır; fakat burada söz konusu olan, dünyada anlaşılan tarzdaki cansız ve pasif bir düşünme biçimi değildir. Buradaki düşünce tümüyle aktiftir, bir faaliyettir. Burası bir analiz ve sentez yeridir. Burada varlık milyarlarca yılla ifade edilebilecek bir süre boyunca geçirdiği yaşamlarının bütün gözlemlerini ayrıntılı bir şekilde inceleyerek, çıkardığı sonuçlardan edindiği bilgilerle ilâhî yasaları kavramaya, anlamaya çalışır. Geçmişine ait gözlemleri incelemesinde teorik ve pratik her türlü faaliyet söz konusudur. Kısacası, “kozalite âlemi” ya da “kozalite plânı” denilen bu mekân, üç boyutlu âlemimizdeki realitelerin bütün gereklerini idrak etmiş ve onların neden-sonuç zinciri halinde birbirini izleyen halkalarının gizemini çözmüş varlıkların mekânıdır. Buradaki varlıklar, fiziksel dünyada ancak çok yüksek nedenler uğruna çok nadiren enkarne olurlar. Yeryüzünde yüzyıllardan yüzyıllara gerçekleşen bu doğrudan doğruya temasları sonucunda büyük hakikatler meydana çıkar ve bunların hükümleri yüzyıllarca sürer. Burası, spatyumun en yüksek mekânı olmakla birlikte buradaki varlıklar da üç boyutlu idrakten kendilerini kurtaramamışlardır: Duygu, düşünce ve kabulleri hep üç boyutlu realitelerin etkisi altındadır. Renkler ve biçimler üç boyutlu âleme özgü kavramlardır. Üç boyutlu âlemdeki her gezegenin, kendi tekâmül durumuna uygun bir spatyumu vardır. Klasik spiritüalizmdeki bilgilerde, spatyumun ötesindeki bir başka âlemin varlığından söz edilmez. Neo-spiritüalizme göre ise, madde kâinatı maddenin sonsuz hallerindeki âlemlerden oluşmuştur ve spatyumun ötesinde de bir başka âlem bulunmaktadır: Spatyumun en üst mekânı olan kozalite plânı, gerek maddi yoğunluğu, gerekse barındırdığı varlıkların tekâmül düzeyi bakımından, üç boyutlu âlem ile dört boyutlu âlem arasındaki geçiş basamağıdır, köprüdür. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Bilim adamları ayaklarımızın altında 600 km derinde bir okyanus buldular
Bilim adamları ayaklarımızın altında 600 km derinde bir okyanus buldular. İçindeki su miktarı Dünya’daki suyun 3 katı miktarda. Onlarca yıllık araştırmaların sonucunda bilim adamları Dünya’nın içinde devasa bir su tankı keşfettiler. Bu bulgu Dünya’nın yüzeyindeki suyun belki de göktaşları yada kuyrukluyıldızlar ile değil de, Dünya’nın içinden gelmiş olabileceğini gösteriyor. Dünya’nın nasıl oluştuğunu ve onun içindeki çok katmanlı yapının çalışmasını kavrayınca gelecekte bu suyun kaynağını daha gerçekçi ve doğru bir şekilde tespit edebileceğiz. Hava durumu, deniz seviyesi, dünyanın ısı değişimi ve bunların hepsinin tektonik aktivitelerle olan ilgisi tamamiyle bizim ayaklarımızın altında gerçekleşiyor olabilir. Bir dizi Amerikalı jeofizikçinin yaptığı bu yeni çalışma, USArray adı verilen ve Amerika’ya dağılmış Dünya’nın üst kabuk ve çekirdeğinin hareketini dinlemekte olan yüzlerce sismografın verilerini kullanıyor. Birkaç yıl yerkabuğunu dinledikten sonra, ve bazı karmaşık hesaplamalar sonucunda bilim adamları Dünya’nın altında üst ve alt mantle arasındaki geçiş bölgesinde devasa miktarda su tespit ettiler. Bu bölge yerkabuğunun altında 400 ila 600 km arasındaki derinlikte bulunuyor. Tahmin edebileceğiniz gibi meseleler aşağılarda biraz karmaşık. Burada bahsedilen bir petrol sondasıyla ulaşılabilecek mesafedeki bir su değil. Yerkabuğunda delinmiş en derin delik sadece 12 km idi, ki bu yerkabuğunun ancak yarısı derinliğidir. Ve bu noktada durmak zorundaydık çünkü jeotermal sıcaklık delme cihazımızı eritmişti. 600 km gerçekten de uzun, hem de çok çok uzun bir yol, ve çok garip şeyler oluyor orada. Yeni teoriye göre Dünya’nın alt tabakası ringwoodite adı verilen mineralle dolu. Dünya yüzeyinde yapılan deneylerden biliyoruz ki bu mineral yüksek basınç altında suyu hapsedebiliyor. USArray tarafından yapılan hesaplamalar da gösterdi ki ringwoodite mantonun hareketi ile es kaza daha derine gittikçe basınçta oluşan artma suyu dışarı zoruyor. Suyun zorlanması ve basınçtaki değişim yüzeyde neye neden oluyor bu derin-Dünya jeolojisi uzmanlarının bulması gereken bir mesele. Dünya aşırı derecede karmaşık bir makine ve genelde çok ama çok yavaş bir tempoda hareket ediyor. Bir bilgiye ulaşabilmek için gereken verileri toplamak için yıllarca veri biriktirmek gerekiyor. Bütün bunlarla beraber eğer bulunan bilgiler doğrulanırsa çok büyük sonuçları olacak. Eğer ringwoodite sadece % 2.6 su içeriyorsa, bütün okyanuslarımızı 3 defa daha doldurmaya yetecek kadar su depomuz mevcut demektir. Bu aslında elimizdeki suyu hor kullanıp Dünya’nın tatlı suyunu ziyan edelim demek değil. Ancak Dünya’mızdaki suyun kaynağını açıklama konusunda çok daha mantıklı bir olasılık. Sonuç olarak, bütün bu bulunan bilgiler bize Dünya’nın nasıl da yaşam için en mükemmel kompozisyon ve iklime sahip olduğunu hatırlatıyor. Eğer yakından bakarsanız belki de mucizevi. New Scientist dergisine konuşan bir bilim adamına göre eğer bu bulunan su yeraltında depolanmamış olsaydı ve Dünya’nın yüzeyinde yer alsaydı Dünya yüzeyi sadece büyük dağların tepeleri dışarı çıkacak bir şekilde suyla kaplanmış olurdu. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Spiritüalizm ve Üç Sayısı
Bir ikiyi yarattı… Üç tüm varlıkları üretti. (Lao-Tzu) Nümerolojide, tek olan Tanrıyı temsil eden 1 rakamı sayılmadığından, üç rakamı, ilk tek sayı kabul edilir. Üç tradisyonlarda genellikle, spirituel göğün sayısı olarak kabul edilir. Üç Rakamı İle İlgili Çeşitli Görüşler Yorumlar – Üç rakamı Pisagor’a, Hinduizm’e, Talmud’a ve Afrika yerlileri Dogonlar’a. ve Bambaralar’a göre göğün, ilâhîliğin, ışığın, aktif ve eril prensibin sembolüdür. – Pisagor’a göre “triyad” (üçlü olan, üç ilkesi) yasası eşyayı (nesneleri) oluşturan yasadır ve yaşamın gerçek anahtarı olan bu yasa, yaşam skalasının tüm basamaklarında hükümrandır. Üç, İlâhî Kelâm’ın sayısıdır. – “Üç, fikri temsil eden sayıdır, dört ise fikrin gerçekleşmesini temsil eden sayıdır. ” (Platon) – “Bir, ebedi ve ezeli Tanrı; iki, sonsuzluk; üç, evrenin planı, modelidir.” (Proklus) – “Görünür evrende her şey triyad’dan tecelli etmiştir.” (H.P. Blavatsky) – Mistisizme göre, ilk tek rakam olan üç, kademeler oluşturarak yayınlanan Semavi Tesir’in ilk kademedeki sayısal tezahürüdür. – Dogon tradisyonunda üç, göğün, ilâhîliğin, ışığın, aktif ve eril prensibin, dört ise Yer’in sembolüdür. (Dogonlar Gök ve Yer’in evlenişini, eril sembol olan bir ters üçgeni bir yumurta çiziminin üzerine, sivri ucu yumurtada delik açacak şekilde kondurarak temsil ederler.) Bambara tradisyonunda da üç, göğün, ilâhîliğin, ışığın, aktif ve eril prensibin sembolüdür . (Bambaralar’da erillik demek, oluşumu, tezahürü, üremeyi sağlayan hareket uyaranı demektir, ancak bu uyaran dişil “plan”da tümüyle gerçekleşmez, yani kayba uğrayarak tezahür eder.) Bambaralar’a göre evrendeki nesnelerin meydana geliş sürecinde eril olan ilk âlemin sembolü üçtür; fakat bu, renklerin ve biçimlerin olmadığı, tezahürler ötesi bir âlemdir; ancak, sembolü dört olan dişil prensiple ilgi kurduğu zaman tezahür eder. Üç, bir hareket uyaranı, bir başlatma uyaranıdır, doğumu, üremeyi, oluşumu, tezahürü sağlar ve belirler; fakat açılıp yayılması, gelişmesi ve bilgisi ancak dişil prensip 4’te, yani tezahür eden âlemde gerçekleşir ya da uygulama alanı bulur. – Üç eğilim ya da yönelme vardır: Genişleme, inme, yükselme. (Hint tradisyonu) – Zaman ve eylemler üçlü bir görünüm gösterir: Geçmiş, şimdi ve gelecek; geçmişteki hareketler nedenleri oluşturur, irade şimdiki zamandadır, gelecek önceki hareketlerin belirlediği sonuçlardır. (Hint tradisyonu) – Her şey aslında “bir” olan üçten kaynaklanır. Her eylemde üç unsur vardıri. l- Tesir eden prensip, neden veya hareketin öznesi (süje). 2- Öznenin hareketi (aksiyon), yani eylemi. 3- Bu hareketin nesnesi (obje), hedefi, sonucu veya “tesir edilen “i. (Kabala) Üç İlah Hemen hemen tüm politeist dinlerde ya da kültlerde panteonun başında üçlü bir ilah grubu ya da trimurti (üç görünümlü ilah) yer alır. Fakat bunun Hıristiyanlık’taki triniteyle hiç alakası yoktur; bu, Hıristiyanlık’tan çok daha önceden beri çeşitli kadim tradisyonlarda mevcut bir kavramdır. Tradisyonlardaki bu üçlü ilah gruplarına şu örnekler verilebilir; – Guatemala tradisyonunda Bitol (yapıcı) -Alom (vücuda getiren)-Quhalom (varlığa veren). – Kelt tradisyonunda: Teutates-Tara-nis-Esus. – Peru tradisyonunda: Paçakamak-Kon-Virakoça. – Eski Mısır tradisyonunda: İsis-Osi-ris-Horus (İsis’in yıldızı, eski Mısır metinlerine göre Sirius-A yıldızıdır). – Dogon tradisyonunda: Nommo die-nommo tityayne-o nommo. (Dogonlar nommolar’ı her birinin ayrı görevi olan Tanrı vekilleri gibi tanımlar ve Sirius yıldız sisteminin üç yıldızıyla dolaylı olarak ilişkilendirirler). – Hitit tradisyonunda: Teshup (Teşup)-Hepatu-Sharruma . – İndo-aryen tradisyonunda: Mitra-İndra-Va-runa (Mitra, yıldız-ilah’tır). – Mitanni tradisyonunda: Mitras-sil-Indar-Uruvanassel. – Hint tradisyonunda: Shiva (Sı¬va)-Brahma-Vishnu. Hint tradisyonunda, trimurti üç yüzlü ilah anlamına gelir: Brahma olarak yaratır, Vişnu olarak hükmeder, Şiva olarak yok eder. Aslında üç ayrı ilah yoktur; aynı ilahın üç ayrı fonksiyonunu gösteren üç tezahür söz konusudur. – Sabiî tradisyonunda Hibil-Şitil-Anuş. – Etrüsk tradisyonunda Tinia-Uni-Minerva. – Grek ezoterizminde Phanes-Oura-nos-Kronos. – Grek mitolojisinde Silene (Selene)-Hekate-Artemis. – Eski İran’ın Ehli Hak tradisyonunda: Güneş’in efendileri olan üç kardeş ilah. – Sümer ve İskandinav tradisyonlarında ve neo-platonizmde de bu tür üçlü ilah gruplarına rastlanır. İnsanın Üç Unsuru Ezoterizmde, spiritüalizmde ve birçok tradisyonda insan varlığı üçlü bir yapı içinde ele alınır. Spiritüalizmde ruh-perispri-beden olarak bilinen bu üçlü yapıya tradisyonlarda şu isimlerle rastlanır: – Okültizm’de ruh-astral beden-fiziksel beden. – Asya Şamanizmi’nde can (tin, vs.) gölge can (gölge, ami,vs.) beden. – Grek tradisyonunda nous-psikhos (anemos)-soma. – Latin tradisyonunda spiritus-animus (anima)-corpus. – Kuzey Afrika tradisyonunda ruh-nefes-vücut. – Eski Mısır tradisyonunda khu (ba, sahu)-ka-aufu. – Çin tradisyonunda çişen (po)-çing . – Sabiî tradisyonunda nişimta-ruha-pagria . Üç Plan Çeşidi tradisyonlarda, üç ortam, üç âlem ya da üç “plan” biçiminde üçlü bir ayrımın yapıldığı görülmektedir. Bu üçlü sınıflandırmaya tradisyonlardan şu örnekler verilebilir: – Hindu tradisyonundaki tribuvana: Bu (yeryüzü)-buvas (süptil “plan”ı temsil eden atmosfer)-Svar (tezahürler ötesi “plan”ı temsil eden Gök). – Şamanizm tradisyonunda Yer-Yeral-tı-Gök. – Kelt tradisyonunda yeryüzü ölenlerin bulunduğu yeraltı-zamanın ve mekanın dışındaki âlem Sid. – Kuzey Amerika kızılderililerinin tradisyonunda insanlar âlemi-ölüler âlemi-yukarı âlem. » – Grek tradisyonunda yeryüzü-yeraltı âlemi (Hades)-Olimpos. Diğer Çeşitli Örnekler – Budizmde üçlü mücevher triratna (buddha, dharma, sangha) – Tüm inisiyasyonların üç temel aşamadan oluşması. – Gize’de üç rakamının üç piramitle temsil edilmesi. – Birçok tradisyonda rastlanılan üç uçlu yaba, üç başlı yaratıklar, üç canlıdan oluşan yaratıklar, üçlü şimşek veya başak demeti vs. – Türk ve Kuzey Amerika kızılderililerinin tradisyonundaki üç ok. (Proto-Türk kültürü üzerinde çalışan kimi araştırmacılara göre Türkçe’deki “üç” sözcüğünün ilk hali “uç” idi ve “en yüksek yer” anlamına gelirdi.) – Churchward ‘in 18.000 yıllık olduğunu söylediği mezardan çıkan Uygur hükümdarının üç ışın uçlu tacı ve üç dişli asası. – “Üç merdivenle çıkılan, üç sürünün sahibi, yıldızlı göğü döndüren Tanrı Bay Ülgen”(Altay Türkleri deyimi) – Üç rakamının temsil edilmesinde, tradisyonlarda genellikle şu biçim ve objelerin kullanıldığı görülmektedir: Üçgen, üç uçlu yaba, aynı kökten çıkan üçlü ışın ya da başak demeti, üç yıldız, üç uçlu yıldız ya da Y biçimi, üç ok, üç tüy, üç nokta (Maya hesap sisteminde üç rakamı üç nokta ile gösterilir), üç daire, üç küre, üç spiral, üç insan, üç vücutlu tek başlı balık (tri-nacria), üç başlı yaratıklar, üç ayaklı objeler vs. Kullanıldığı tradisyona göre çok farklı anlamlara gelebilmekle birlikte, üç rakamının tradisyonlarda simgelediği, denk düştüğü veya en çok ilişkilendirildiği temel üçlüler şunlardır: – Üç rakamı kimi tradisyonlarda insan varlığının üç unsurunu simgeler: Spiritüalist terminolojinin terimleriyle, fiziksel beden-perispri-ruh. – Üç rakamı kimi tradisyonlarda vibrasyonel düzeyleri farklı üç ortamı simgeler: Fiziksel “plan” (yeryüzü), spatyom ve Neo-spiritüalist ifadeyle dört boyutlu âlem. (Kimi tradisyonlarda üç rakamı, yalnızca üçüncüsünü, yani yalnızca dört boyutlu âlemi simgelemek üzere kullanılmıştır) – Üç rakamı kimi tradisyonlarda Güneş Sistemi’ni sevk ve idare eden üçlüyü, ezoterik tradisyona göre, üç yıldızdan oluşan Sirius Sistemi’ni ifade eder. Nemrut Dağı’ndaki kabartmada arslanın üzerinde yer alan üç yıldız, Sümer tradisyonunda, bir ‘yay’ taşıyan ilah ile bir¬likte tasvir edilen, ‘Dünya Dağı’ üstündeki üç yıldız, Mayalar’ın Uxmal tapınağındaki üç yıldız ve çeşitli uygarlıklara ait eski tasvirlerdeki üç yıldız, bu anlamda değerlendirilir. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Dünyanın ilk bilgisayarı 'Antikythera düzeneği'nin sırrı çözüldü
Bilim insanları, antik Yunanların 2 bin yıl önce Güneş'in, Ay'ın ve Güneş Sistemi'ndeki beş gezegenin konumlarını doğru olarak belirlediklerini ortaya çıkardı. Akdeniz'de Girit ve Mora arasında bulunan Küçük Çuha (Antikythera) Adası açıklarında 1901'de bulunan bir gemi enkazından çıkarılan mekanizmayı inceleyen bilim insanları, "Dünyanın ilk analog bilgisayarı" olarak da bilinen cihazın aynı zamanda Güneş ve Ay tutulmalarını tahmin etmek için renk kodlarına sahip olduğunu buldu. Yaklaşık 2 bin 100 yıl önce yapıldığı sanılan mekanizmanın zamanının çok ilerisinde bir teknolojiye sahip olduğuna işaret eden araştırmacılar, mekanizmanın yaklaşık bin yıl sonra keşfedilen mekanik astronomi saatleriyle aynı işlevi gördüğünü belirledi. Yaklaşık 12 yıl süren araştırmayı yöneten Cardiff Üniversitesi Astrofizik Bölümünden Prof. Dr. Mike Edmunds, "Çok sayıda bronz dişli çarktan oluşan mekanizma, son derece ileri düzeyde. Bu nedenle daha önce de benzeri mekanizmalar yapıldığına inanıyoruz. Ancak şimdiye kadar benzer bir mekanizmaya dünyanın hiçbir yerinde rastlanmadı." dedi. Hem Güneş hem de Ay takvimine göre düzenlenen mekanizma, Ay'ın evrelerini, Güneş ile Ay'ın Zodyak'taki konumlarını, çıplak gözle görülebilen Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn’ün sıralanışını gösteriyor. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Dünya'nın tek 'kozmik arkadaşı' Ay değilmiş
NASA, Dünya'nın etrafında yüz yılı aşkın dönen bir yarı uydu olduğunu ortaya çıkardı. Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), Dünya'nın etrafında yüz yılı aşkın dönen bir yarı uydu keşfetti. Dünya'nın tek kozmik arkadaşının Ay olmadığı ve bir refakatçisinin daha olduğu bildirildi. NASA, 2016 HO3 isimli bir astroit keşfettiğini ve bunun Dünya'nın yarı uydusu olduğunu açıkladı. 2016 HO3 isimli asteroidin, 10 yıl önce görüntüden kaybolan 2003 YN107'nin bir benzeri olduğu belirtildi. İlk keşfin 27 Nisan'da Hawaii'deki Pan-STARRS 1 araştırma teleskobunu kullanan bilim adamları tarafından yapıldığını açıklayan NASA, o günden bu yana incelenip gökbilimciler tarafından kayıt altına alınan asteroidin 2016 HO3 ismiyle etiketlendiğini açıkladı. İncelemeler sonucunda bir yarı uydu olduğu sonucuna varılan asteroidin, 38 ila 120 metre çapında olduğu tahmin ediliyor. Los Angeles kenti yakınında bulunan NASA'nın Jet Propulsion Laboratuvarındaki Dünya'ya Yakın Cisim Araştırmaları Merkezi (NEO) Müdürü Paul Chodas, yeni keşifle ilişkin, 2016 HO3'ün yaklaşık yüz yıldır dünyanın istikrarlı bir yarı-uydusu olduğunu bildirdi. Chodas, Dünya'nın ve Güneş'in etrafında dönen 2016 HO3'ün, bulunduğu konumu yüzyıllar boyunca koruyarak,gezegenin refakatçısı olmaya devam edeceğini kaydetti. Dünya'nın etrafından, "aşağı yukarı sıçrayarak küçük bir dans halinde yılda bir kez" geçtiği tespit edilen yeni yarı uydu, gezegene tehdit oluşturmuyor. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Esrarengiz Üçüncü Göz İlmi – Osho
Hiç kullanmadığımız için uykuda olan altıncı bir duyu daha mevcuttur. Ve hiçbir toplum, kültür ya da eğitim sistemi insanların bu altıncı duyuyu faaliyete geçirmelerine yardımcı olmaz. Doğuda bu altıncı duyuya “üçüncü göz” denir. O içe doğru bakar. Ve tıpkı içe bakmanın bir yöntemi olduğu gibi içi duymanın, içi koklamanın da bir yöntemi vardır. Dışa dönük beş duyu olduğu gibi, onların karşılığı olan içe dönük de beş duyu vardır. Kişi toplamda on duyuya sahiptir ancak içsel yolculuğu ilk olarak üçüncü göz başlatır ve daha sonra diğer duyular açılmaya başlar. Alıntı: ALTIN GELECEK Üçüncü göz olarak adlandırdığımız altıncı merkez iki gözün arasında yer alır. Bu sana tüm geçmiş yaşamlarına ve tüm gelecek olasılıklarına dair bir berraklık verir. Enerjin üçüncü gözüne ulaştığında aydınlanmaya öylesine yaklaşırsın ki aydınlanmaya dair bir şey kendini göstermeye başlar. Üçüncü göz adamı bunu yayar ve yedinci merkeze doğru bir çekim hissetmeye başlar. Alıntı: PROVOKATÖR MİSTİK Üçüncü göz yalnızca bir metafordur ve kendini bilme, kendini görme deneyimini temsil eder. Üçüncü gözün bir kez açıldığında kendini ve bilincini tüm genişliğiyle gördüğünde Tanrının tapınağına çok yaklaştın demektir; merdivenlerde durmaktasındır. Kapıyı görürsün ve tapınağın içine girip içeride ne olduğunu görme isteğine karşı koyamazsın. Orda evrensel bilinci, aydınlanmayı, nihai bağımsızlığı bulursun. Orada sonsuzluğu bulursun. Alıntı: BEDEN İLE ZİHNİ DENGELEMEK ESRARENGİZ ÜÇÜNCÜ GÖZ İLMİ Alına sürülen sandal ağacı macunu veya kırmızı renkli işaretlerden söz etmeden önce aktarmak istediğim iki olay var. Bunlar bazı şeyleri anlamanı kolaylaştıracaktır. İkisi de tarihi gerçeklere dayanırlar. 1888 yılında, Hindistan’ın güneyinde yaşayan yoksul bir ailenin Ramanuja adını verdikleri bir oğulları oldu. O ileride çok ünlü bir matematikçi olacaktı. Çok fazla okuyamamış olsa da eşsiz bir matematik dehasına sahipti. Çok iyi eğitim almış olan matematikçilerin çoğu yıllar boyunca onlara eğitim verip rehberlik eden hocaları sayesinde ün yapmışlardı. Oysa Ramanuja üniversiteye bile gitmemiş ve kimseden de eğitim veya yardım almamıştı. Yine de matematikten anlayanlar dünyaya onun gibi bir matematikçinin daha gelmemiş olduğunu söylerler. Büyük güçlükler sonucunda bir memur olarak iş bulmuştu ancak kısa sürede inanılmaz bir matematik yeteneğine sahip olduğu etrafta duyulmaya başladı. Birisi ona Cambridge Üniversitesi’nden zamanın en ünlü matematikçisi olan Profesör Hardy’e mektup yazmasını önerdi. Ramanuja mektup yazmadı ama çözmüş olduğu iki geometri kuramını Prof. Hardy’e gönderdi. Hardy bu durum karşısında büyük bir hayrete düştü; bu kadar genç birisinin bu kuramları çözebileceğine inanamıyordu. Hemen Ramanuja’ya bir yanıt yollayıp onu İngiltere’ye çağırdı. İlk tanışmalarında Hardy matematik alanında kendisinin bile onun karşısında bir çocuk gibi kaldığını hissetti. Ramanuja’nın dehası ve kapasitesi öylesine büyüktü ki, bu zihinsel güçle ilgili olamazdı çünkü zihin yavaş işler, düşünmek zaman alırdı. Oysa Ramanuja sorduğu sorulara anında yanıt veriyordu. Soru tahtaya yazıldığı ya da ona sözel olarak aktarıldığı anda hiç durup düşünmeksizin yanıt vermeye başlıyordu. Zamanın en büyük matematikçisi bunun nasıl mümkün olabileceğini bir türlü anlayamıyordu. Bir yüksek matematikçinin altı saatte çözebileceği ve yine de kesin yanıtı elde edip etmediğinden emin olamayacağı bir problemi Ramanuja anında ve hatasızca çözebiliyordu. Bu onun yanıtlarını zihin yoluyla elde etmediğini kanıtlıyordu. Fazla bir eğitimi yoktu, hatta üniversite sınavında başarısız olmuştu. Zihinsel yeteneği olduğuna dair başka bir işaret de olmadığı halde matematik konusunda insan ötesi bir yeteneğe sahipti. Burada insan zekasının ötesinde bir durum söz konusuydu. Otuz altı yaşında tüberkülozdan öldü. Hastanede kalırken Hardy iki-üç matematikçiyi de beraberinde götürüp onu ziyarete gitti. Bir şekilde Hardy’nin arabasını park ettiği yer Ramanuja’nın görüş alanına giriyordu ve onun plaka numarasını okudu. Hardy odasına girdiğinde ona plakasının benzersiz bir numaraya sahip olduğunu söyledi: Bu dört özel unsura dayanıyordu. Ramanuja bunu söyledikten sonra öldü. Onun ne demek istediğini anlamak Hardy’nin altı ayını aldı. Yine de söz ettiği dört unsurdan üç tanesini çözebilmişti. Ramanuja, ölürken bu dördüncü unsurun keşfedilmesini sağlamak üzere bu rakamın araştırılmasını vasiyet etmişti. O dördüncü bir unsur olduğunu söylediğine göre, böyle bir unsur mevcut olmalıydı. Ölümünden yirmi iki yıl geçtikten sonra bu dördüncü unsur bulundu. Ramanuja haklıydı. Ne zaman bir matematik problemine göz atsa, iki kaşı arasında yer alan bölgede bir şeyler olmaya başlıyordu. İki gözü o noktayı merkez olarak alacak şekilde yukarı doğru dönüyordu. Bu nokta yogada üçüncü göz olarak tanımlanır. Ona üçüncü göz denir çünkü bu göz etkin hale gelirse olay ve durumları farklı boyutlardan ve bütünlük içinde görebilmek mümkün olur. Bu, evinin içinde küçük bir delikten dışarıya bakarken birden kapının açılmasıyla gökyüzünü olduğu gibi görebilmeye benzer. İki kaşın arasında küçük bir aralık mevcuttur ve bu Ramanuja’nın durumunda olduğu gibi bazen açılır. O bir problemi çözerken gözleri üçüncü gözüne doğru yöneliyordu. Bu olguyu ne Hardy anlayabilmiştir ne de diğer Batılı matematikçiler. Yakın gelecekte anlayabileceklerdir. Sana üçüncü gözle ilişkisini daha iyi anlayabilmen için alına sürülen kırmızı işaretle bağlantılı bir olay daha anlatacağım. Edgar Cayce 1945 yılında öldü. Bundan kırk yıl önce yani 1905’te bilincini yitirip, üç gün boyunca komada kalmıştı. Doktorlar tamamen ümitsizdi ve onun bilincini nasıl geri getireceklerini bilemiyorlardı. Onlara göre öyle derin bir uykudaydı ki büyük olasılıkla asla uyanamayacaktı. Her türlü ilaç denenmiş olduğu halde bilincin geri döneceğine dair herhangi bir işaret belirmemişti. Üçüncü günün akşamında doktorlar yapılacak bir şey kalmadığını ilan ettiler: Dört ila altı saatte ölecek, yaşamaya devam ederse de zaman geçtikçe hassas damar ve hücreler dağılmaya başladığı için beyni hasar görmüş olacaktı ki bu ölümden de beterdi. Ancak Cayce, komada olduğu halde aniden konuşmaya haşladı. Doktorlar gözlerine inanamıyorlardı: Cayce’in bedeni uykuda olduğu halde kendisi konuşuyordu! Bir ağaçtan düşüp omurgasını incittiğini ve bu yüzden bilincini yitirdiğini söylüyordu. Altı saat içinde tedavi edilmediği taktirde beyninin zarar görüp ölümüne yol açacağını da ekliyordu. İçmesi gereken bitkisel bir karışım olduğunu öne sürüyor ve onu içtiği taktirde on iki saat içinde iyileşeceğini iddia ediyordu. Önerdiği otlar Edgar Cayce’in bilebileceği türden değildi ve bu karışım daha önce böyle bir vakayı tedavi etmek için kullanılmamış olduğundan doktorlar ilkin bu söylediklerinin beynin hasar görmüş olmasından kaynaklandığını düşündüler. Ancak Cayce özellikle bu otları saydığı için denemeleri gerektiğine karar verdiler. Bu maddeler bulunup Cayce’a verildi ve on iki saat içinde tamamen iyileşmesini sağladı. Bilinci geri geldikten sonra kendisine bu olaydan söz edildiğinde Cayce böyle bir ilaç önermiş olduğunu hatırlamıyordu; bu otların ne isimlerini biliyor ne de kendilerini tanıyordu. Ancak Edgar Cayce’in hayatındaki bu olay çok az rastlanan bir durumun başlangıcı oldu. Tedavi edilemeyen hastalıklara çare bulma konusunda uzmanlaştı; hayatı boyunca yaklaşık otuz bin kişiyi iyileştirdi. Önerdiği reçete her zaman doğruydu; onun verdiği ilacı alan istisnasız her hasta iyileşiyordu. Ancak Cayce bu durumu açıklayamıyordu. Yalnızca ne zaman bir hastalığa çare aramak için gözlerini kapasa, iki gözünün de iki kaşının ortasına doğru çekiliyormuşçasına yukarı döndüklerini söylüyordu. Gözleri orada sabitleniyor ve her şeyi unutuyordu; yalnızca bir noktadan sonra çevresindeki her şeye karşı kayıtsız kaldığını ve o noktaya ulaşana kadar tedavi yöntemine erişemediğini hatırlıyordu. Harikulade ilaçlar bulmuştur ki bunlardan ikisi anlamaya değerdir. Rothschild’lar Amerika’da yaşayan çok zengin bir aileydi. Bu ailenin bireylerinden bir kadın uzun zamandır hastaydı ve tedavilerden hiçbirine yanıt vermiyordu. Son olarak Edgar Cayce’a gitti ve Cayce ona bilincini yitirdiği duruma geçip bir ilaç önerdi. Biz bu durumu bilinç yitimi diye adlandırmak durumundayız; oysa bu gizemli oluşumu bilenler, onun o anda tamamen bilinçli olduğunu söyleyecektir. Gerçekte, bilme düzeyimiz üçüncü göz boyutuna erişene dek bilinçsizlik devam eder. Rothschild bir trilyoner olduğundan bu ilacı bulabilmek İçin Amerika’nın altını üstüne getirecek parası vardı ama yine de bulamadı. Kimse gerçekte bu ilacın var olup olmadığını bile kestiremiyordu. İlaçla ilgili bilgi edinmek üzere uluslararası gazetelere ilanlar verildi. Neredeyse üç hafta sonra İsveç’ten bir adam bu isim altında bir ilacın var olmadığını, yirmi yıl önce babasının bu isim altında bir ilacın patentini aldığı halde asla üretimine geçmediğini yazdı. Aynı zamanda babası ölmüş olduğu halde bu ilacın formülünü gönderebileceğini de ekledi. Böylece ilaç hazırlandı ve kadına verilip iyileşmesi sağlandı. Cayce bu ilacı piyasada var olmadığı halde nasıl bilebilmişti? Başka bir olayda yine bir hastaya belli bir ilacı önerdi; araştırmalar yapıldığı halde ilaç bulunamadı. Bir sene sonra gazetede bu ilaca ulaşılabileceğini duyuran bir ilan çıktı. Bir sene öncesinde laboratuarlarda test edilme aşamasındaydı ve henüz ismi verilmemişti ama Cayce bu ismi de bilmişti. Bu ilaç da o hastaya verildikten kısa bir süre sonra tamamen iyileşmesini sağladı. Cayce bazen de bulunamayan ilaçlar öneriyor ve hastalar ölüyordu. Bu konuda kendisine soru sorulduğu zaman çaresiz olduğunu ve elinden bir şey gelmediğini söylüyordu. “Bu ilaçları kimin gördüğünü ve ben bilinçsizken kimin konuştuğunu bilemiyorum. O insanla hiçbir alakam yok.” Ama kesin olan bir şey varsa, o da ne zaman o durumda konuşmaya başlasa gözlerinin yukarı doğru çekildiğiydi. Biz derin uykudayken gözlerimiz de uykunun derinliğine bağlı olarak yukarı doğru çekilir. Günümüzde psikologlar uykuyla ilgi birçok deneyler yapmaktalar. Uykun ne kadar derinse gözlerin de o kadar yukarıya çıkıyor; gözler ne kadar aşağıdaysa o kadar hareketli oluyorlar. Gözler gözkapağının altında hızla hareket ediyorsa bu çok hareketli bir rüya gördüğün anlamına geliyor. Artık derinlemesine yapılmış deneylerle bilimsel olarak kanıtlandığına göre hızlı göz hareketi (Rapid Eye Movement) yani REM hızla gelişen bir rüyanın göstergesi. Gözler ne kadar aşağıdaysa REM de o kadar büyük oluyor; gözler yukarı çıktıkça da REM düşüyor. REM sıfır seviyesine indiği zaman uyku da en derin noktasına ulaşmış oluyor. O noktada gözler sabit şekilde iki kaşın arasındaki noktada duruyor. Yogaya göre derin uykudayken samadhi yani derin meditasyonla aynı duruma ulaşıyoruz. Gözlerin sabitlendiği yer samadhi’de olduğu gibi derin uykuda da aynıdır. Sana bu iki tarihsel olayı yalnızca iki kaşının arasında dünyevi hayatın geri çekildiği ve diğer âlemin devreye girdiği bir nokta olduğuna işaret etmek için anlattım. O nokta bir kapıdır. Kapının bu tarafında bu dünya akıp giderken diğer yanındaysa bilinmeyen, doğaötesi bir dünya mevcuttur. Tilak, yani alına sürülen kırmızı işaret ilkin o bilinmeyen dünyayı simgeleyen bir işaret olarak kullanılmaya başlanmıştı. Herhangi bir yere uygulanamaz ve yalnızca elini alnına koyup o noktanın nerede olduğunu bulabilecek olan kişi sana tilak’ı nereye uygulaman gerektiğini söyleyebilir. Tilak’ı herhangi bir yere koymanın faydası yoktur çünkü o nokta herkeste tam olarak aynı yerde değildir. Üçüncü göz herkeste aynı yerde bulunmaz; çoğu insanda iki kaş ortasının üzerinde yer alır. Eğer kişi geçmiş yaşamlarında uzun süre meditasyon yapmış ve küçük bir samadhi deneyimi yaşamışsa üçüncü gözü daha aşağıda yer alacaktır. Eğer hiç meditasyon yapılmamışsa alındaki nokta daha yukarılarda bulunur. Bu noktanın bulunduğu yere bakılarak geçmiş yaşamında meditasyonla ilişkin belirlenebilir; daha önceki yaşamlarında samadhi halinin başına gelip gelmediği anlaşılabilir. Eğer bu sıklıkla başına gelmişse nokta daha aşağı inmiştir; gözlerinle aynı seviyeye gelmiştir ki daha da aşağı inemez. Eğer bu nokta gözlerle aynı hizaya gelmişse kişi küçücük bir olayla samadhi’ye girebilir. Gerçekten bu olay öyle küçük bir şey olabilir ki önemsiz bile görünebilir. Ve çoğu zaman birisi görünür bir neden olmaksızın samadhi’ye kaydığında bu bizi şaşırtır. Bir Zen rahibesiyle ilgili bir öykü vardır. Bir kuyudan su çektikten sonra başında bir çanak dolusu suyla geri dönüyormuş. Çanak bir şekilde düşmüş ve bununla birlikte kadın samadhi’ye ermiş, aydınlanmış. Olay hiç kayda değer görünmüyor. Çanak düşüp kırılıyor ve samadhi gerçekleşiyor. Görünürde iki olay arasında mantıklı bir bağlantı mevcut değil. Böyle bir olay daha var, o da Lao Tzu’nun hayatında gerçekleşmiş. Sonbaharda bir ağacın altında oturuyormuş ve ağacın yaprakları dökülüyormuş. Lao Tzu bu yaprakları izlerken aydınlanmış. Dökülen yapraklar ve aydınlanma arasında bir bağlantı yoktur ama böyle olaylar gerçekleştiğinde geçmiş yaşamlarda kat edilmiş olan yollar sayesinde manevi yolculuk neredeyse tamamlanmış olduğundan üçüncü göz aşağı doğru inmiş ve gözlerle aynı hizaya gelmiş durumdadır. Bu durumda en küçük bir olay bile teraziyi kıpırdatacaktır; bu herhangi bir şey olabilir. Kırmızı işaret ve sandal ağacı macunu tam olarak doğru noktaya uygulandığında bu birkaç şeyin göstergesidir. Öncelikle ustan sana tilak’ı belli bir yere koyman gerektiğini söylerse orada bir takım şeyler hissetmeye başlarsın. Bunu daha önce düşünmemiş olabilirsin ama gözlerin kapalı bir şekilde otururken birisi yakından gözlerinin arasındaki noktayı parmağıyla gösterse, sanki birisi seni parmağıyla işaret ediyormuş gibi hissedersin. Bu üçüncü gözün algılamasıdır. Tilak üçüncü gözünle aynı büyüklükteyse ve tam olarak doğru yere yerleştirildiyse yirmi dört saat boyunca o noktayı hatırlar ve bedeninin geri kalan kısmını unutursun. Bu hatırlama sonucunda tilak’ın daha fazla; bedenininse daha az farkında olursun. Daha sonra öyle bir an gelir ki beden hakkında tilak’tan başka hiçbir şey hatırlanmaz. Bu gerçekleştiğinde üçüncü gözünü açabilirsin. Bu egzersizde bedeni unutup yalnızca tilak’ı hatırlarken tüm bilincin kristal gibi berraklaşıp üçüncü göze odaklanır. Üçüncü gözü açan anahtar odaklanmış bilinçtir. Bu tıpkı bir mercek aracılığıyla güneş ışınlarını kâğıdın üzerinde odaklamaya benzer; bu yöntemle kâğıdı yakabilecek kadar ısı toplarsın. O ışınlar konsantre hale geldiğinde ateş oluşur. Bilinç tüm bedene dağılmış olarak kaldığında yalnızca yaşamayı sürdürme görevini yerine getirebilir. Ancak tümüyle üçüncü gözün üzerine odaklanıldığında üçüncü gözle görmeye mani olan engel yanıp gidecek ve içsel gökyüzünü görmene olanak sağlayan kapı açılacaktır. Demek ki tilak’ın ilk görevi sana bedenindeki doğru noktayı gösterip yirmi dört saat boyunca orayı hatırlamanı sağlamaktır. Bir başka kullanım nedeni de gelişimini görebilmek için ustanın o noktayı elini alnına koymadan bulabilmesini sağlayıp işini kolaylaştırmaktır. Çünkü bu nokta aşağı indikçe sen de tilak’ı biraz daha aşağıya yerleştirirsin. Her gün o noktayı hissedip üçüncü gözün varlığını nerede hissediyorsan tilak’ı oraya doğru hareket ettirmen gerekir. Ustanın binlerce öğrencisi olabilir: Öğrenci onun önünde eğilirken usta tilak’ın nerede durduğunu gözlemler ve öğrencinin gelişimiyle ilgili soru sormaya gerek duymaz. Öğrenci gelişme mi gösterdiği yoksa bir engele mi takılıp kaldı bu, tilak’a bakılarak anlaşılır. Öğrenci bu noktanın aşağı doğru indiğini hissedemiyorsa bu bilincini bütünüyle odaklayamadığı anlamına gelir. Ve eğer tilak’ı yanlış yere yerleştirmişse noktanın tam olarak nerede olduğunun bilincinde olmadığı anlaşılır. Bu nokta aşağıya indikçe meditasyon yöntemleri de değiştirilmelidir. Bir doktor için hastanede yatan hastanın iyileşme grafiğini gösteren çizelgeler ne anlama geliyorsa, usta için de tilak aynı anlamı taşır. Doktorun hastanın durumunu öğrenmesi için, düzenli olarak hemşirenin hastanın ateşini, tansiyonunu, nabzını kaydettiği çizelgeye bakması gerekir. Aynı şekilde tilak da öğrencinin durumunu göstermek için büyük bir deneydi; ustanın hiçbir şey sormasına gerek kalmıyordu. Nasıl yardım edileceğini ya da neyin değiştirilmesini gerektiğini anlayabiliyordu. Tilak bu yüzden önemliydi; meditasyonda yapılması gereken değişikliklerin miktarını belirliyordu. Bunu şöyle anlayalım. Hepimiz bir cinsellik merkezine sahibiz ve bu merkezi algılamak daha kolaydır çünkü hepimiz cinselliğimizin farkındayız. Oysa üçüncü göz çakramızın pek de farkında değiliz. Yaşamdaki tüm arzularımız bu cinsellik merkezinde doğar. Bu merkez etkin hale gelmeksizin cinsel arzu duymayız. Oysa her çocuk cinsel kapasiteyle ve cinsel arzuyu tatmin etmeye yönelik bütün bir mekanizmayla doğar. Kadınların üretken süreleri boyunca gereksinim duyacakları tüm yumurtaları içlerinde barındırarak doğuyor olmaları ilginç bir gerçektir. Tek bir yumurta bile sonradan üretilemez. Kadının doğduğu ilk günden itibaren sahip olduğu yumurta sayısı, kaç çocuk doğurma potansiyeli olduğunu belirler. Ergenliğe eriştikten itibaren yumurtalıklarından her ay bir yumurta bırakılacaktır. Eğer bu yumurta erkeğin döllemesi sırasında bir spermle buluşabilirse, çocuğun tohumu atılmış olur. Daha sonra ceninin gelişim aşamasında başka bir yumurta bırakılmaz ve bu durum çocuk doğup birkaç aylık olana kadar da böyle devam eder. Ancak cinsellik merkezi etkinleşene dek cinsel arzu da oluşmaz. Bu merkez etkinleşmeden önce cinsellik için gereken her şey bedende hazır olduğu halde cinsel arzu uyanmaz. Kişi on üç – on dört yaşına geldiğinde bu merkez etkin duruma geçer. Bu merkezden haberdarız çünkü biz onu etkin hale getirmesek de doğa getirir. Eğer bunun tersi olsaydı çok az kişi bu merkezin farkında olurdu. Aklından cinsellikle ilgili en küçük bir düşüncenin geçmesiyle bile nasıl olup da tüm üreme sisteminin etkin duruma geldiğini hiç düşündün mü? Düşünce zihinde, yani cinsel merkezden uzakta uyanıyor olsa da anında cinsel merkezi etkin duruma getirir. Cinsellikle ilgili her fikir veya düşünce cinsellik merkezini kendine çeker. Tıpkı suyun aşağı doğru akması gibi, her düşünce kendisiyle ilintili merkezin çekimine girer. Üçüncü göz, irade gücünün merkezidir. Şimdi onun işlevini anlamaya çalışalım. Bu yaşamda üçüncü göz çakraları etkin hale gelmemiş insanlar binlerce yönden esir olarak kalacaklardır. Bu merkez olmaksızın özgürlük söz konusu olamaz. Siyasi ve ekonomik özgürlükten haberdarız ama bunlar gerçek özgürlükler değildir çünkü irade gücüne sahip olmayan, üçüncü göz çakrası açılmamış olan bir kimse her zaman şu veya bu şekilde esir olarak kalacaktır. Esaretlerin bir türünden kurtulmayı başarabilir ama bu kez başka bir şeyin kölesi olacaktır. Kendi kendisinin efendisi olmasını sağlayacak olan irade merkezine, irade gücüne sahip değildir. Kendi kendine emir verme gücü yoktur; bedeni ve duyularının emirlerine uyar. Midesi aç olduğunu söylerse, açtır. Bedeni hasta olduğunu söylerse, hastadır. Cinsel merkezi sekse ihtiyacı olduğunu söylerse, cinsel arzusu uyanır. Bedeni yaşlı olduğunu söylerse, yaşlanır. Beden emir verir ve o da uyar. Ancak irade gücü merkezi faaliyete geçtiği anda beden emir vermeyi bırakıp itaat etmeye başlar; tüm düzen tersine döner. Böyle bir kimse kanından akmamasını istediği zaman kanı durur, kalbinden, nabzından atmamasını isterse onlar da durur. Böyle bir kimse bedeninin, zihninin ve duyularının efendisi olmuştur. Ancak üçüncü göz çakrası faaliyete geçmeden bu olanaksızdır. Bu merkeze ne denli farkındalık getirirsen kendinin de o denli efendisi olursun. Yogada bu merkezi uyandırmak üzere birçok deney yapılmıştır. Alında tilak taşımak da bunlardan biridir. Kişi zaman zaman farkındalığını bu noktada yoğunlaştırırsa büyük sonuçlar elde edebilir. Tilak taşındığında dikkatin sürekli bu noktaya çekilecektir. Tilak konduğu anda o nokta bedeninin gerisinden ayrılmış olur. Bu nokta çok hassastır ve tilak doğru yere konduğu zaman onu hep hatırlamak durumunda kalırsın. Belki de bedenindeki en hassas noktadır. Tüm çaba bu hassasiyeti tetiklemeye yöneliktir. Bu hassas noktayı işaretlemenin yöntemleri vardır. Yüzlerce deneyden sonra bu iş için sandal ağacı macunu seçilmiştir. Sandal ağacı macunu ve üçüncü göz çakrasının duyarlılığı arasında bir nevi titreşim mevcuttur ve macun o noktaya sürüldüğünde duyarlılığını derinleştirir. Herhangi bir madde bu iş için kullanılamaz, hatta diğer bazı maddeler o noktanın duyarlılığını fena halde zedeleyebilirler. Örneğin kadınlar alınlarına renkli plastik noktalar yapıştırırlar ama çarşıdan alınan bu tika’lar herhangi bir bilimsel temele dayanmaz. Yogayla hiçbir ilgileri yoktur ve üçüncü gözün duyarlılığına zarar verirler. Buradaki soru bir maddenin bu noktanın duyarlılığını arttıracak mı yoksa azaltacak mı oluşudur. Eğer duyarlılığı arttırıcı özellikteyse iyidir, değilse de zararlıdır. Bu dünyada küçücük bir şey bile büyük bir fark yaratabilir; her şey kendi ayrı etkisine sahiptir. Bundan yola çıkarak bazı özel şeylerin faydaları ortaya çıkarılmıştır. Üçüncü göz çakrası duyarlılaşıp, etkin hale gelebilirse sana daha büyük bir bütünlük ve haysiyet kazandıracaktır. Daha tamamlanmış, daha bütün olacaksın; içindeki her şey ayrı ve bölünmüş olmayı bir kenara bırakacak ve sen tam olacaksın. Tika denilen küçük, yuvarlak işaretle daha uzun olan tilak’ın kullanımları arasında fark vardır. Tika özellikle kadınlar içindir. Kadınların üçüncü göz çakrası çok zayıftır; öyle de olmak zorunda çünkü kadının tüm kişiliği teslimiyete yönelik yaratılmıştır, güzelliğini teslimiyetten alır. Eğer kadının üçüncü göz çakrası güçlenirse teslim olması da zorlaşacaktır. Onun üçüncü göz çakrası erkeğinkine kıyasla çok daha zayıftır. Bu nedenle bir kadın şu veya bu şekilde her zaman birinin yardımına ihtiyaç duyar. Kadın genelde kendi başına olmaya kalkışmak yerine bir yardım eli, yaslanacak bir omuz, yol gösterecek bir kişi arar. Birinin ona ne yapması gerektiğini söylemesinden hoşlanır ve bu birinin izinden gitme arzusu onu mutlu eder. Hindistan, kadınların üçüncü göz çakrasını faaliyete geçirmeye yönelik çabanın gösterildiği tek ülkedir. Bunun tek nedeni, bu çakra faaliyete geçmeden kadının manevi yaşama dair hiçbir ilerleme kaydedemeyeceğinin, irade gücü olmaksızın meditasyonda ilerleyemeyeceğinin hissedilmesiydi çünkü bunları başarabilmek için güç gerekiyordu. Ancak onun üçüncü göz çakrasını farklı bir yöntemle güçlendirmek gerekliydi çünkü bu, erkekler için geçerli olan, olağan yoldan yapıldığı takdirde kadının dişiliğini eksiltecek ve erkeksi nitelikler edinmeye başlamasına neden olacaktı. Bu nedenle tika değişmez ve katı bir şekilde kadının kocasıyla ilintiliydi. Bu bağlantı gerekliydi çünkü bağımsız olarak uygulansa kadının özgürlüğünü arttıracak ve kendi kendine yeter hale gelmesini sağlayacaktı. Ve o özgürleştikçe git gide zarafetini yitirecek, güzelliği ve esnekliği yok olacaktı. Onun başkalarından yardım arayan halinde belli bir nezaket ve yumuşaklık vardır oysa bağımsızlaşmasının sonucunda sert ve katı olması kaçınılmaz hale gelecektir. Bu nedenle onu doğrudan güçlü kılmanın dişiliğini zedeleyeceği, anne olarak sorun yaşamasına ve teslimiyetinin güçleşmesine neden olacağı düşünüldü. Bu yüzden irade merkezinin kocasıyla bağlantılı olmasına çaba gösterildi. Bu iki yönden yararlı olacaktı: dişiliği etkilenmeyecek ama irade merkezi yine de faaliyete geçebilecekti. Bunu şu şekilde anlayabiliriz: Üçüncü göz çakrası ilişkilendirildiği kimsenin aleyhinde işleyemez. Dini ustayla ilişkili olduğunda ona karşı gelemez. Kadının kocasıyla ilişkiliyse, kadın da asla kocasına karşı gelemez. Tika kadının alnında doğru noktaya takıldığı zaman onun kocasıyla olan derin bağlantısı nedeniyle kadın kocasını izleyecek ama aynı zamanda dünyanın geri kalan kısmıyla olan ilişkilerinde de güçlü olacaktır. Hipnotizmanın ne olduğunu anlayabiliyorsan bu derin ilişkilendirme olgusunu de anlayabilirsin. Hipnozcu, kişiyi hipnotize ettiği zaman kişi artık yalnızca hipnozcunun sesini duyabilecektir. Hipnozcunun alçak sesle verdiği emri duyabilirken, izleyicilerin çıkardıkları yüksek sesli gürültüleri duyamaz. Tika takan Hintli kadın için de benzer bir durum söz konusudur: Bu onu derinden telkin edilebilir kılar. Hipnotize edilen kişi yalnızca hipnozcusuna açık kalarak diğer herkese karşı kapanır. Hipnozcu ona ayağa kalkmasını fısıltıyla söylese bile bunu yerine getirir. Oysa başka birinin yüksek sesle verdiği emri duymaz bile. Bu kişinin bilinci artık tek bir açıklığa sahiptir o da hipnozcuya yöneliktir; üçüncü göz çakrası yalnızca hipnozcuyla bağlantıdadır. Bu mantra kadının tika’sıyla bağlantılı olarak kullanılır. O yalnızca kocasının izinden gidecek ve kendisini yalnızca ona teslim edecektir. Dünyanın geri kalan kısmına karşı özgürlük ve bağımsızlığını korur ama bu şekilde dişiliğiyle ilgili bir sorun da yaşamamış olur; kadınlığı korunmakta, kadınsı nitelikleri zarar görmemektedir. Koca öldüğü zaman tika çıkarılmalıdır çünkü artık kimseyi izlememesi gerekir. İnsanlar tika’nın arkasındaki bilimsel yaklaşımdan haberdar değildir; kadın dul kaldığı için tika’nın çıkarıldığını sanırlar. Ama onun çıkarılmasının arkasında yatan bir neden vardır. Artık hayatının geri kalan kısmında herhangi bir erkek gibi yaşamak zorundadır; ne kadar bağımsızlaşırsa o kadar iyidir. Başka birinin izinden gitmesine neden olabilecek en küçük bir savunmasız alan bile bırakmamalıdır. Bu tika deneyi oldukça derindir ancak, doğru noktada olmalı, doğru malzemeden yapılmalı ve doğru şekilde takılmalıdır; yoksa anlamını yitirir. Tika yalnızca süs amacı taşıdığında hiçbir değeri yoktur. O zaman yalnızca bir formaliteden ibarettir. Tika bir kadına ilk kez takılacağı zaman bu törensel bir şekilde ve ustanın öğrencisinin alnına tilak’ı ilk kez yerleştirirken uyguladığı resmi ayine göre gerçekleştirilir. Ancak bu şekilde uygulandığında etkili olacaktır; yoksa hiçbir işe yaramaz. Artık tüm bu şeyler önemini yitirmiştir çünkü yaslandıkları bilimsel düşünce zinciri tamamen yok olmuştur. Artık yalnızca boş bir ayin, amaçsızca, sevgisizce bir şekilde taşınmaya devam edilen içi boşalmış bir dış kabuğa dönüşmüşlerdir. Sana üçüncü göz çakrası hakkında faydalı olacak birkaç şey daha anlatacağım. Ajna çakra’dan yukarı doğru çizilen çizgi beyni ikiye böler: Sağ ve sol beyin. Beyin o çizgide başlar. Beynimizin bir yarısının kullanılmadığı; en zeki insanlarda, dâhilerde bile beynin en fazla yarısının kullanıldığı, diğer yarının kullanılmadığı ve gelişmediği gözlenmiştir. Bilim adamları ve psikologlar bunun nedenini bilememektedirler. Beynin o yarısı ameliyatla alınsa bile her şey normal olarak işlemeye devam edebilir; kişinin beyninin yansının alındığından haberi bile olmayabilir. Oysa bilim adamları doğanın gereksiz hiçbir şey üretmediğinin bilincindedirler. Bir kişinin beyni hatalı olabilir ama tüm insanlığın değil! Ama tüm insanların beyinlerinin yarısı kullanılmamış, faaliyet dışı ve tamamen hareketsizdir. Yoga beynin bu kısmının yalnızca üçüncü göz çakrasının etkin duruma gelmesiyle faaliyete geçeceği iddiasını korur. Beynin yarısı üçüncü göz çakrasının altındaki, diğer yarısıysa üstündeki merkezlerle bağlantılıdır. Üçüncü göz çakrasının altındaki merkezler çalışırken beynin sol tarafı kullanılır. Onun üzerindeki merkezler harekete geçtiğindeyse beynin sağ tarafı etkin duruma gelir. O diğer yarının faaliyetleri hiç yaşanmamış olduğunda bunun kavranması da imkânsızdır. İsveç’te adamın biri trenden düşmüş. Hastaneye kaldırıldığı sırada çevresindeki on beş kilometre çapında yayın yapan tüm radyo istasyonlarının programlarını duymaya başlamış. Önce duyduğu sesi bir uğultu olarak tarif ettiği için bunun beynindeki bir hasardan kaynaklandığı düşünülmüş. Ancak iki hafta sonra radyo programlarını net bir şekilde duymaya başlamış ve büyük bir korkuya kapılıp doktoruna ne olup bittiğini sormuş. Doktora radyo programlarını kulağının dibinde bir alıcı varmışçasına net bir şekilde duyabildiğini anlatmış. Doktor ona ne duyduğunu sorunca bir şarkının dizesini tekrarlamaya başlamış; bu doktorun biraz önce evdeyken radyoda duyduğu şarkının aynısıymış. O şarkıdan sonra radyo yayını bitmiş ve doktor da hastaneye doğru yola çıkmış. Yayın yeniden başladığında hastanın duyduğuyla, yayınlanan şeyleri kıyaslayabilmek için hastaneye bir radyo getirilmiş. Bunun sonucunda adamın kulaklarının bir radyo alıcısı gibi işlediği anlaşılmış. En sonunda ameliyat olması gerekmiş yoksa çıldırabilirmiş çünkü programları kapatması mümkün değilmiş. Yayınları istese de istemese de her an duyuyormuş. Bu olayın kesinleştirdiği bir şey varsa, o da kulağın çok büyük bir potansiyele sahip olduğudur. Bu yüzyılın sonunda kulaklarımızı radyo yayınlarını doğrudan dinlemek için kullanmamız mümkün olabilir. Kulağa yalnızca bir açma kapama düğmesi eklenerek radyo alıcısı gibi kullanılması sağlanabilir. Bu fikir yalnızca adamın geçirdiği tren kazası sayesinde ortaya çıktı. Zaten dünyada birçok yeni buluş, fikir ve bakış açısı kazara ortaya çıkmıştır. Geçmiş bilgilerimize dayanarak kulağın radyo alıcısı gibi işleyebileceğini asla düşünemezdik. Kulak da, radyo alıcısı da duyma işini gerçekleştiriyor, ikisi de alıcı özellikte. Ama radyo kulaktan sonra ortaya çıkmış, kulak ona bir model oluşturmuştur; radyo, kulaklarımız sayesinde anlam kazanmıştır. Kulağın sahip olduğu diğer potansiyel özellikler kazara karşımıza çıkmadıkça bizim için bilinmez olarak kalacaktır. Benzer bir vaka da İkinci Dünya Savaşı sırasında meydana gelmişti. Bir adam yaralanmış ve bilincini yitirmişti. Bilinci geri geldiğinde gündüz vakti gökyüzündeki yıldızları görebilmeye başladı. Yıldızlar her zaman oradadır ancak Güneş’in parlaklığından dolayı onları göremeyiz; çok uzaktadırlar ve gün ışığı araya girer. Güneşten yüz binlerce kat daha büyük yıldızlar mevcuttur ama Güneş’e ve dünyaya çok daha uzak mesafededirler. Güneş ışınlarının dünyaya ulaşması yaklaşık dokuz dakika alırken en yakındaki yıldızın ışığının dünyaya ulaşması dört ışık yılı sürer. Güneş ışığı saniyede üç yüz bin kilometre hızla yol alır. Bu hızda bile Güneş ışığının dünyaya ulaşması dokuz dakika alır ve en yakın yıldızın ışığı da dünyaya dört yılda ulaşır. Öyle uzak yıldızlar vardır ki ışıkları bize dört bin yıl, dört yüz bin yıl, dört milyon, hatta dört milyar yılda ulaşabilir. Bazı bilim adamlarına göre kimi yıldızların ışınları Dünya var olmadan önce yola çıkmış oldukları halde ancak gezegenimiz yok olduğunda ona ulaşmış olabileceklerdir. O ışınlar kendi yolculukları boyunca Dünya diye bir olgunun var olmuş olduğunu asla öğrenemeyebilirler. Bu yaralanmış adamın gördüğü yıldızlar gündüz de vardır ama görünmezler. Oysa o görüyordu! Gözlerine ne olmuştu? Olağanüstü bir kapasite geliştirmişlerdi; bu olay gözlerin potansiyelini ortaya çıkarmıştı. Gözlerimizin bizim farkında olmadığımız, uyur durumda bir potansiyeli olduğunu gösterir ki tüm duyularımız böyle bir potansiyele sahiptir. Bize mucize gibi görünen her şey normalde uykuda olan potansiyelimizin bir anlık açığa çıkışından kaynaklanır. Bu mucize değildir. İçimizde binlerce ortaya çıkmamış mucize gizlidir; kilitli kapılar ardında saklanırlar. Birkaç dakika önce beynimizin yarısının genelde kullanılmadığından ve yalnızca üçüncü göz çakrasının faaliyete geçmesiyle etkin hale geldiğinden söz ediyordum. Bu yoganın içgörüsüdür. Bu tür içgörüler yakın zamanda edinilmiş deneyimler sayesinde ortaya çıkmış değildir, yirmi bin yıllık bir bilgi birikimine dayanırlar. Bilimin ulaştığı sonuçlara fazla güvenemezsin çünkü bilimin bugün doğruluğuna inandığı bir verinin altı ay sonra yanlışlığı kanıtlanabilir. Oysa yoganın bu içgörülerinin doğruluğu en az yirmi bin yıllık deneyimler sayesinde kanıtlanmıştır. Kendi uygarlığımızın ilk olduğuna dair bir yanılsama içinde olsak da bizden önce de birçok uygarlık var olmuş ve ortadan kalkmıştır. Bizden önce birçok kez insanlık benzer, hatta daha ileri bilimsel gelişmelere erişmiştir ama bu uygarlıklar yok olmuştur. 1924 yılında Almanya’da atom bilimi üzerine bir araştırma merkezi kurulmuştu. Bir sabah aniden, Falkaneli adında bir adam buraya gidip merkezin üst düzey görevlilerine yazılı bir mesaj iletmişti. Bu mektupta şöyle yazıyordu: “Ben ve birkaç kişi atom bilimiyle ilgili bazı kesin gerçekleri bilmekteyiz ve bu bilgilere dayanarak sizi atom araştırmalarında daha ileri gitmemeniz için uyarıyorum çünkü bizim uygarlığımızdan önce gelen niceleri patlayıcı atom enerjisi sayesinde kendi kendilerini yok etmişlerdir. Daha ileri gitmeden araştırmaları durdurmak en hayırlısıdır.” Daha sonra bu satırların yazarı bulunmaya çalışıldıysa da başarılı olunamadı. 1940’ta Heisenberg adlı büyük Alman bilim adamı, atom enerjisini geliştirmek üzere çalışmalar yapıyordu. Yine aynı kişi, yani Falkaneli onun evine gelerek hizmetçisine bir not uzatıp oradan uzaklaştı. Notta yazan mesaj aynıydı ve yine yazarın izi bulunamadı. 1945’te Hiroşima’ya atom bombası atıldığında bombanın yaratılmasına katkıda bulunan on iki bilim adamının her biri de, Falkaneli’den hala araştırmaları durdurmak için çok geç olmadığını; aksi takdirde yıkım için ilk adım atıldığına göre sonuncusunun da fazla uzakta olmadığını dile getiren benzer bir mektup aldılar. Amerika’nın en büyük nükleer bilim adamı olup atom bombasının üretimine büyük katkılarda bulunmuş olan Oppenheimer bu mektubu alır almaz nükleer araştırma kurulundan istifa edip, “Günah işledik” diye beyanatta bulundu. Oysa bir kez daha bu Falkaneli’nin izine rastlanamamıştı. Falkaneli’nin iddiası epey olasıdır: Bizden önceki uygarlıklar atom enerjisiyle oynayıp kendi kendilerini yok etmiş olabilirler. Hindistan’da Mahabharata savaşı sırasında biz de atom enerjisiyle oynayıp kendimizi yok ettik. Durum şudur: Çocuk büyür ve babasının yaptığı hataların aynılarını yapar. Artık yaşlanmış olan baba onu bu hataları tekrarlamaması için uyarır ama artık yaşlanmış olan kuşaklar genç kuşakları uyarsa da gençlikte böyle hatalar hep yapılır. Uygarlıkların yıkılması da aynı adımların atılıp, geçmiş uygarlıkların hatalarının tekrar edilmesinden kaynaklanır. Uygarlıklar da çocukluk ve gençlik evrelerinden geçip, yaşlanır ve ölürler. Yoganın içgörüleri yirmi bin yıllık bir süreç sonucunda kazanılmıştır; tarihi olarak yirmi bin yıllık bir dönemin vardığı sonuçlar oldukça açık ve nettir. Bir adamın gençliğini incelemek istediğinde on adama birden göz atman gerekir çünkü bir adam için geçerli olan, herkes için geçerli olmayabilir. Tek başına bir kişi veya bir olayın incelenmesi sonuca varmak için yeterli değildir. Bu yüzden geçmiş yirmi bin yılın oluşturduğu resmin yeterince açık olduğunu söylüyorum. Yirmi bin yıl boyunca yoga, bu dünyevi yaşamın ötesini bilebilmek için beynin uyur vaziyette, faaliyet dışı olan üçüncü göz çakrasıyla bağlantılı olan diğer yarısını harekete geçirmemiz gerektiği konusundaki ısrarını korudu. Mutlak olana dair, yani maddenin ötesine dair herhangi bir şey öğrenmek istiyorsan beynin bu diğer yarısının faaliyete geçmesi gerekiyor. Ve bu diğer yarıya açılan kapı, yani üçüncü göz çakrası, tilak’ı uyguladığımız noktadadır. Orası dışsal noktadır ve alnın yaklaşık dört santim derininde yer alan içsel bir merkeze karşılık gelir. Bu derin nokta, bu merkez, maddenin ötesinde yer alan transandantal dünyaya açılan bir kapı görevi görür. Hindistan’da tilak kullanıldığı gibi, Tibet’te de üçüncü göz çakrasına ulaşabilmek için bu noktaya cerrahi müdahaleler uygulamaya dayalı yöntemler mevcuttur. Tibetliler üçüncü göz çakrasına ulaşmak için tüm diğer uygarlıklardan çok daha fazla çaba göstermişlerdir. Gerçekten de farklı yönlerden yaşamı irdeleyen Tibet ilim ve yaklaşımlarının tümünün temelinde üçüncü göz anlayışı yatar. Daha önce trans halindeyken hastalıklara çare bulan Edgar Cayce’ten söz etmiştim. O, Amerika’daki tek vakaydı, oysa Tibet’te insanlar yalnızca transa, samadhi’ye geçebilen İnsanlardan tıbbi öneri alırlar. Tibetliler üçüncü göz çakrasına ameliyatla dışarıdan ulaşmaya çalıştılar. Ancak bu noktaya dışarıdan ulaşmak, Hindistan’da yapıldığı gibi yoga yöntemleriyle içsel olarak ulaşmaktan oldukça farklıdır. Beynin uykuda olan kısmı yoga sonucu içsel olarak etkin duruma geçtiği zaman, bilincin gelişiminden dolayı etkinleşmiş olur. Bu merkez, bilinçsel arınma gerçekleşmeksizin dışsal olarak açıldığında beynin o yarısının faaliyete geçmesiyle elde edilecek başarıların kötüye kullanılma olasılığı doğar çünkü adam aynı kalmış, bilinci meditasyon yoluyla içsel bir dönüşüme uğramamıştır. Bilincin meditasyon sonucunda değişim geçirmesi gerekmektedir. Beynin bu tarafı içsel bir dönüşüm olmaksızın etkin duruma geçerse, kişi örneğin duvarların ve maddesel engellerin arkasını görebilme yeteneğini kuyuya düşmüş birini görüp onu kurtarmak için değil de yerin altında gördüğü hazineleri çıkarmak için kullanabilir. Böyle bir kimse insanların kendisine itaat etmesini sağlayabileceğini gördüğünde onlardan kendi çıkarları için faydalanabilir. Dışsal müdahaleler Hindistan’da da yapılabiliyordu ama Hintliler buna hiç yeltenmediler çünkü yogayı uygulayan kimseler bilincin içsel olarak dönüşümü gerçekleşmeksizin böyle güçlerin etkin duruma gelmesinin ve onları kötüye kullanacak olan kimselerin eline geçmesinin ne denli zararlı sonuçlar doğurabileceğini biliyorlardı. Bu tıpkı bir çocuğun eline bir kılıç vermeye benzer. Çocuk kılıçla yalnızca diğerlerini değil kendini de öldürebilir. Demek ki yeni güçler etkin kılınmadan önce bilincin dönüşüme uğraması şarttır. Tibet’te tilak’ın uygulandığı nokta fiziksel aletlerle delinmeye çalışılmıştır. Böylelikle Tibetliler beynin uyuyan kısmındaki gücü öğrenme ve yaşama fırsatını elde etmiştir. Oysa manevi disipline göre Tibet büyük bir ülke olamamıştır. Bunca yol kat edilmiş olmasına karşın Tibet’ten bir Buda çıkmamış olması şaşırtıcıdır. Birçok güç geliştirilmiş, benzersiz birçok bilgi edinilmiş ama önemsiz amaçlar uğruna kullanılmışlardır. Hindistan’da ise bir takım aletlerle deneyler yapmak yerine tüm enerjiyi içsel olarak üçüncü göz çakrasına odaklamaya çalışılmıştır ki üçüncü göz bu kabaran enerjinin gücüyle açılabilsin. Bilinç akışını üçüncü göze odaklamak büyük bir disiplin gerektirir; zihnin yüksek disiplin düzeylerine çıkmasını gerektirir. Genelde zihin aşağı doğru hareket eder; aslında zihin normalde cinsellik merkezine doğru akar. Ne yaparsak yapalım; para kazanmak, statüyü yükseltmeye çalışmak gibi eylemlerde de görünmez bir şekilde motivasyonu sağlayan güç cinsel arzudur. Para kazanıyorsak, bunu yalnızca seksi satın alabilme ümidiyle yaparız. Daha yüksek mevkilerde olmayı arzuluyorsak, bu yalnızca seks partnerleri seçecek ve garantiye alacak güçte olabilmek içindir. Bu nedenle geçmişte bir kralın ünü sahip olduğu kraliçe sayısıyla ölçülürdü ki gerçek ölçüt de budur. Yoksa iktidarın ne değeri kalır? Demek ki iktidar, para ve statü dolambaçlı bir yoldan yalnızca temeldeki seks dürtüsünü tatmin etmeye yöneliktir. Enerjin aşağıya, yani cinsel merkeze doğru akmaya devam ettiği sürece manevi olarak eğitilebilmen zordur. Bu nedenle enerjini daha yüksek düzeylere yönlendirmek istiyorsan cinsel enerjinin doğrultusu tersine döndürülmelidir. Akışın yönü tümüyle tersine çevrilmelidir. Bir geri dönüş yapıp tüm dikkatini yukarıya dönük olarak yönlendirmelisin. Yukarı doğru dikey bir hareket olmalıdır ve bu büyük bir manevi disiplin gerektirir. Atılan her adımda bir yüzleşme yaşanacak ve yapılması gereken fedakârlıklarla karşılaşılacaktır. Engin ve sınırsız olana ulaşabilmek için alt düzeydeki her şeyden kurtulman gerekecek. Bedelin ödenmesi gerekiyor. Böyle bir bedel karşılığında yüce güçler elde ettiğinde onları kötüye kullanman mümkün müdür? Kötüye kullanmak söz konusu olamaz çünkü bu güçleri kötüye kullanma potansiyeline sahip olan kişi bu hedefine ulaşamadan yarı yolda tükenip gidecektir. Tilak’ı kişinin mutluluk anlarıyla ilişkilendirmenin güçlü bir nedeni vardır. Ne zaman mutlu bir olay olsa alına bir tilak konur. Bu durumda hem mutlu olay hem de tilak bağlantı yoluyla anımsanacaktır. Bu noktada bağlantı kanunu hakkında biraz bilgi edinmek gereklidir. Rus bilim adamı Pavlov bu alanda birçok deney gerçekleştirmiştir. Her şeyin birbiriyle bağlanabileceğini, yaşamlarımızın da yalnızca bu bağlantıların toplamından ibaret olduğunu savunmuştur. Deneylerinden biri oldukça ünlüdür. Köpekleri beslemekle ilgili bir deneydir. Pavlov köpekler yemeğe bakarken salyalarının harekete geçmesi için yemeği onların biraz uzağına bırakıyordu. Daha sonra bir zil çalıyordu. Zil ve tükürük salgısı arasında hiçbir bağlantı yoktu ama yemek köpeklere ne zaman sunulsa tükürük salgılamaya başlamalarının ardından zil çalıyordu. Bu on beş gün boyunca tekrarlandıktan sonra zil ve salya arasındaki zihinsel bağ oluşturulmuş oldu. On altıncı günde ortada yemek olmadığı halde zil çaldığında köpeğin salyaları akmaya başladı. Zilin çalınması köpeğin hafızasında yemeği çağrıştırıyordu: Zil yemeğin simgesi haline gelmişti. Aynı bağlantı kanunu tilak için de geçerlidir: Mutlulukla bağlantılı olarak kullanılmıştır. Ne zaman mutlu bir olay yaşansa tilak kullanılıyordu ve bu yüzden tilak ve mutluluk zamanla öylesine birbirine bağlandı ki tilak unutulmaz hale geldi. Böylece ne zaman mutlu olunsa akla ilk gelen şey üçüncü göz çakrası oluyordu. Her zaman mutlu anları anımsamaktan hoşlanırız ve bu olaylar olup bittiğinde gerçekten mutlu olmuş olsak da olmasak da mutlu anılarla yaşarız. Küçük mutluluklar bile abartılır; mutlu olayları büyütürken, mutsuzluk vermiş olanları da küçültürüz. Sevgilinle ilk karşılaştığında ne kadar da mutluydun! Bugün geriye dönüp baktığında bu ne büyük bir olay gibi görünür. Oysa onunla bugün gerçekten karşılaşsan mutluluk bir anda büzüşüp küçülür. Sonraki yirmi dört saat boyunca onu kafanda yine büyütürsün. Hayatın içinde öyle çok mutsuzluk mevcuttur ki bu mutlu olayları büyütmeseydik yaşamamız da oldukça güç olurdu. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Dünya’ mızın İçi Boş mu?
Himalayalar’ ın bazı bölgelerinde, Hermes’ in 22 Arkan’ ı ile bazı kutsal alfabelerin 22 harfini temsil eden 22 tapınak arasında Agarta, Gizemli Sıfır’ ı bulunamazı oluşturur. Yeraltına uzanan, Yerkürenin hemen tüm bölgelerini kapsayan kocaman bir satranç tahtası. (Saint-Yvesd’ Alveydre, Mission de Finde en Europe, Paris, Çalman Levy, 1864, s. 54 ve 65) Dünyanın altında yedi tabaka olduğuna ilişkin hemen her yerleşik dinde inanışlar vardır. Budizm ve kısmen Hinduizm, Agarta-Şamballa gibi çift yeraltı uygarlıklarına ilişkin sarsılmaz inanç beslerler, İslâm verilerindeki Ye’cüc-Me’cüc, Tevrat ve İncil’de Gog, insana benzeyen yeraltı ırkları olup, özellikle Himalaya dağları altındaki geniş, çok büyük mağara-galerilerde yaşadığına inanılır. Bu yaratıkların zaman zaman bir kozmik karışıklıktan dolayı, yeraltı ülkelerinden dı­şarı çıkabildikleri ileri sürülür. İslâmiyet’te de Kehf=Büyük yeraltı mağaralar şebekesi inancı vardır. Kabala’ da da “Yedi Yeraltı Dünyası” inancı vardır. Aynı görüşü İslami gizli bilimciler de benimsemekte ve desteklemektedir. “İç Dünya Teorisi”ne göre, yaşadığımız Dış Dünya kabuğunda bulunan mağaralar sistemi ve geçitler vasıtası ile İç Dünya’ya ulaşılabilir. Ayrıca yerküremizin her iki kutbunda da büyük açıklıklar bulunmaktadır, İç Dünya’da aynı Dış Dünya’da olduğu gibi denizler, ırmaklar, kıtalar ve hayat vardır. İç dünya, dünya küresinin ortasında bulunan merkezi bir güneş tarafından aydınlatılmaktadır. Ünlü “Time” dergisi, 1993 yılında yayınlanan sayılarının birinde, İzlanda’nın altında “Yeraltı Kıtası” bulunduğunu iddia etmişti. Altı ay sonra, “Scientific American” dergisinde de benzer bir makale yayınlandı. İnternette yayınlanan kutuplara ait bir uydu fotoğrafında, kutup bölgelerinde siyah açıklıklar görülmektedir. Bu fotoğrafların biri 1963 yılı Time” dergisinin kapağını süslemiş ve “Holes in the Poles” (Kutuplardaki Delikler) başlığı al­tında okuyucuya sunulmuştu. İç dünyaya girmek mümkün mü? İddialara göre, İzlanda’da ki Snaefell jökull kraterinde böyle bir giriş vardır. Ayrıca dünyamızdaki yedi enerjetik noktalarından birinin merkezi (Bunlara Dünya Çakraları da deniliyor.) de burada bulunmaktaydı. (Çakralar: Başka deyişle güç merkezleri, enerjinin bir bedenden diğerine geçmesini sağlayan irtibat noktalarıdır. Yedi adet Çakra, yoğun bedenin çevre hatlarını hafifçe aşan, esiri bedenin yüzeyinde yer almaktadır. Buna benzer şekilde gezegenlerde de yedi adet Çakra Güç Merkezleri bulunmaktadır.) http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
Aslında Günde 1.5 Saatimizi Kör Olarak Yaşıyoruz!
Herkes gün içinde hiç farkında olmadan binlerce kez gözlerini kırpar. Bu hareket istemdışı olarak yapılır ve bu sayede gözler yoğun ışık temasından ve yabancı maddelerden korunur. Ayrıca gözümüzü kapatıp açmamız sırasında göz yaşının göz yüzeyinde dağılması sayesinde gözün kuruması da önlenmiş olur. Çoğu zaman farkında olmadan yaptığımız bu hareket, içerisinde bulunduğumuz duruma göre azalır veya artar. Sürekli okuma, dikkat yoğunlaştırma veya havadaki nemin artması göz kırpmamızı azaltırken üzüntüler, sıcaklığın veya ışığın artması gibi etkenler ise göz kırpmamızı artırır. Normalde bir insan dakikada ortalama 16 kez göz kırpar. Bu da günde 16 binden fazla göz kırpma anlamına gelir (günde 7-8 saat uyuduğumuzu farz edersek). Göz kırpma süremiz oldukça kısa olsa da (saniyenin üçte biri kadar) bir an için sinirler aracılığıyla gözümüzden beynimize akan görme sinyalleri kesintiye uğrar. Yani, her göz kırptığımızda saniyenin kesirleri kadar kısa bir süre de olsa “körleşiriz”. Bu süreyi bir gün için hesaplarsanız kabaca bir buçuk saat kadar kör olduğumuzu hesaplayabilirsiniz. Belki bu yazıyı okurken içinizden birileri göz kırpıp o çok kısa süren kararmayı fark etmeye çalışmıştır. Ama yaptığınız gibi, bilinçli olarak dikkat etmezsek bu anlık kararmaları hiçbir şekilde fark edemeyiz. İyi ki de etmiyoruz. Peki, nasıl oluyor da bu kararmaları fark etmiyoruz? Beynimiz bu boşlukları diğer pek çok şeyde yaptığı gibi dolduruyor ve kesintilerle uğraşmaksızın rahat bir hayat sürmemize olanak sağlıyor. http://topalkarga.com/
http://topalkarga.com/
YOLCULUK SONRASI ALINAN KARARLAR
Her yolculuk bizi değiştirir. Bazen bir şeyler katar, bazen eksiltir. Bir şekilde yola gidenle, yoldan dönen aynı olmaz. Ama eksiltir ama arttırır, netice mutlaka her yol dönüştürür. Bu dönüşüm çok belirgin veya daha az belirgin olabilir. Ve mutlaka bir değişim vardır. Eylül ayında gittiğim İtalya gezisi sonrası yaşadıklarımı toparlamam uzun sürdü. Bu geziyle ilgili anlatacak çok şey var da, bir yerden başlayayım. Yaşadığım deneyimlere göre almam gereken yeni kararlar var. Bunları toparlamak biraz vakit aldı (Koca bir ekim ) Kendimle ilgili anladığım en önemli şey ‘hissetmek’le ilgili oldu. Bu konu kendimi bildim bileli farkında olduğum ve yok saydığım bir durumdu. Orada yaşadıklarım artık bunu kabul etmemin uygun olduğunu hatırlattı. Hissetmenin tamamen insani ve güvenilir olduğunu anladım. Aslında hissetmek bir aşama, hissettiklerini doğru anlamak başka aşama. Gezide yaşadığım ilk olay kısaca şöyleydi; Pizza kulesindeyim, herkes o çok bilinen Pizza kulesi’ ni düzeltme pozları verirken (öncesinde bende verdim tabi), önümdeki manastırın yanındaki boş yolda yürürken, birden kendiliğinden bir alan açıldı (bu tür şeyleri zaman zaman yaşadığım için yadırgamam, kendimi akışa bırakırım). Fark ettiğim şu oldu, alanda sakin sakin yürüyen artık ben değildim, geç bir delikanlıydı (16-19 yaşlarında). O çok sinirliydi, öfke doluydu, kaldığı manastırın papazının odasından çıkmıştı. Philip adındaki bu delikanlının içsel hissedişi, olayları önceden görüşü güçlüydü. Philip bir konuda bir şeyler görmüştü, bunu söylediği zaman onunla alay edilmişti. Hissedişi değersizleştirilmişti. O an delikanlı bir karar almıştı; Hissetmek ve hissettiklerini söylemek güvenli değildi. Söz verdi, artık, hislere kapalı olacaktı. ‘İçsel 5 duyu ve dışsal duyuları’ kapanmalıydı. ‘İçsel ve dışsal olarak hissetmeyecekti’ kararı böyle aldı. ‘Dokunmak, dışsal hislerdendi, dokunmayacaktı. İç gördüklerini paylaşmayacaktı’. Tarihin bir yerinde böyle bir karar alındı. O alanda bunu anlayan bendim ve kararı anlayıp, bozdum. ‘Hissetmek ve bunu paylaşmak güvenli’, bunu anlamalıydım. İkinci olarak San Gimignano’da yaşadığım şuydu; Tur bizi serbest zaman bıraktığında yokuş yukarı giden bir yol vardı. Yoldan grupla çıktık. Belli sürede tur otobüsünde olmalıydık ve zaman hızlı geçmişti. Yokuştan tura yetişmek için ritmik ve normal adımlarla inerken, gözlerim yoldaydı ve o anda aldığım rehberlik şöyleydi; ‘Ben bu dünyada çok yürüdüm, acele edecek bir şey yok, rahat ol’. Böyle bir rehberliği aldığım o keyifli anda, olan ise şu; Önden giden arkadaşım ‘yetişemeyeceğiz, geç kalıyoruz, koş’ deyip, birden yokuş aşağı koşmaya başladı. Ben henüz yeni rehberlik aldığım alandayım (sanki ne yapacağımın denemesi anında sunuldu). İçim rehberliğin doğru olduğunu biliyordu, yine de önce yürüme hızımı arttırdım sonra ise var gücümle koşmaya başladım. Koşarken bunun son olduğuna karar verdim, ‘artık gereksiz telaş yok, bu son’ dedim. ‘En fazla ne olacak, tur otobüsüne yetişmezsen yetişme, taksiyle gidersin, her şey kalsın ne olacak sanki’. Üçüncü olan ise Venedik’te kısaca şu; O gün çok yağmurluydu, gezi planı aksayabilirdi. Oysa bir konuda gerçekten isteğini söyleyip, oluruna bırakırsan, olan isteğinden de iyi olabiliyordu. Yağmur yağabilir, sen sakin olup, gondolda gökyüzü açık olsun istersen, tam bindiğin anda yağmur durabilir ve hatta sana gökkuşağı hediye edilebilir. Dilek kapıları her an her konuda açıktır, yine rahat ol. Netice: -Hissetmek güvenlidir, keyiflidir, değerlidir. Hissettiklerini doğru tanımlayıp, anlamak ve uygun kişiyle paylaşmak önemlidir. Bu yüzden kendimi yıllarca kapattığım bu konuya açık olmam doğal olandır. Nitekim yıllarca işim vesilesiyle bunu hep yaptım, ‘denmeyeni hissetme ve anlama’, bunu hayatın tümünde kullanmak uygun olanıdır. - Hayatta aceleye gerek yok, bu dünyada bu yollarda milyonlarca kez bulunduk. Telaşa gerek yok yani, telaş sadece yaşanılan o anın güzelliklerini kaçırmamıza neden olur. -Gerçekten isteyince, konu küçük veya büyük fark etmiyor, şüpheye düşmeden istersek ve hazırsak, oluş şekli farklı olsa da, oluyor. Yani “İste verilsin” bu doğru. -Bir alanda dururken, bir şeyler yaparken tabi ki uyum önemli. Yine de bir grup içinde bile olsanız, ‘siz nasıl istiyorsunuz, ne yapmak istiyorsunuz, ne hissediyorsunuz’ buna öncelik verin. Kendi kararınızla hareket edin. Öbür türlüsü ruhu yoruyor. Haa bilinçli olarak başkasıyla hareket edersiniz, yani tercih edersiniz, bu olur. Diğer türlüsü, bilinçsiz sürüklenme hiç hoş değil. Deneyimleri kısıtlıyor. Tekrar netice; Bunları niye paylaşmak istedim; Anlattıklarım özel oldu belki, yine de paylaşmak istedim. Nedeni ise buna ihtiyaç duyan benzer şeyler yaşayıp, anlamlandırmamayı seçenlerimiz olduğunu biliyorum. Belki yazdıklarımın katkısı olabilir. “HİSSETMEK VE HİSSETTİKLERİNİ DOĞRU ANLAMLANDIRMAK ÖNEMLİ”. “RAHAT OL, KAÇIRDIĞIN BİR ŞEY YOK” “HER DURUMDA KENDİ İSTEDİKLERİN, DİĞERLERİNİNKİ KADAR ÖNEMLİ” “KONU NE OLURSA OLSUN DİLEĞİNİ SÖYLEMEK GÜZELİ, OLURU VARSA OLUR” Yazan: Aydek Sultan Özdemir 2.11.2016
http://www.beyazyol.com/lists/yolculuk-sonrasi-alinan-kararlar/265
ON KARAR
Yılın son günlerine yaklaşıyoruz. Yani son değerlendirmeleri yapabileceğimiz kıymetli vakitler. Yılın başından beri neler yapmak istedik, neler yapabildik ya da yapamadık, neyi tekrar düzenlemeliyiz, şimdi değerlendirme zamanı. Değerlendirme vakitleri önemli, çünkü eksiklerimizi görme, fazlalıklarımızı törpüleme dönemi. Buna göre yeni kararlar almak uygun olanı. Kendi adıma kişisel iç değerlendirmemi, yılın her ayını ve yaşadığım şeyleri düşünerek, son haftalarda yaparım. Yinede bugün hepimizin faydalanacağı, bir ön değerlendirme olsun: Bu hayatta her şey geçici ve değişken, hayatın sabitleri etrafınızdaki insanlar veya eşyalar değil. Tabi ki sabitlerimiz var, bunlar bizi biz yapan, mutlu eden haller, yani maddi şeyler değil. Tek gerçek, yaşamda olduğunuz sürece kendinizsiniz. Bu durumda kendinize iyi davranın, hem her koşulda, hem ne yapmış olursanız olun. Yaptıklarımız sadece öğrenmek içindir, öğrenin ve geçin, uzatmayın, çünkü daha öğrenecek yeni şeyler var. Karar 1-KENDİNİZE İYİ DAVRANIN Gözler önemli, insana gözlerine güzel bakacak insanlar lazım. Bunlar dostlar, sevenler. Etrafımızda bol olsunlar. Onlar gözlerimizi ışıldatanlar. Bununla birlikte; Karar 2-GÖZLERİMİZİN İÇİNE MUTLULUKLA ÖNCE BİZ BAKALIM. GÖZLERİMİZDE IŞILTIYI ÖNCE BİZ GÖRELİM.. Bu hayatta “Yaratandan dolayı her yaratılan kıymetli”. Bunu bilmek için önce kendi değerimi bilmeliyim. İnsan kendi değerini anlamadan, diğerlerini anlayabilir mi? Hiç sanmam. Bu durumda; Karar 3-BEN DEĞERLİYİM.. DEĞERİNİZİ BİLİN.. Fark ettiyseniz gülen ve samimi olan insanlar her zaman güzel görünür. Aşırısı azıcık kırışıklık yapsa da, gülün ve samimi olun. Dürüstlük en zor zanaat ve en kıymetli olanı, çekinmeyin, bazen acıtsa da dürüst olun. Yalanın kimseye uzun vadede bir faydası yok. Karar 4-KENDİNİZE VE HAYATA DÜRÜST OLUN. Dürüstlük başka şey, her şeyi herkese söylemek başka, her insana gerektiği kadar şey söyleyin. Karar 5-HERKESE HER ŞEYİ SÖYLEME, GEREKEN KADAR SÖYLE Kendi bildiğini herkesin bildiğini sanma, bildiklerin sana lütuf unutma. Karar 6-BİLDİKLERİNE SAYGI DUY Daha çok dinlemek, her zaman öğreticidir. Karar 7-DAHA ÇOK DİNLEYİP, DAHA AZ KONUŞ Karşındaki sormadan, her bildiğini deme. Bu seni ve bilgiyi değersizleştirir. Bir şeye ihtiyacı olan sorar, unutma. Karar 8-BİLGİYİ İSTEYENE, SENDE İSTİYORSAN VER Bedenim bu dünyayı algılamamı sağlayan aracım, dünya hepimiz için bedenli olduğumuz için var. Karar 9-BEDENİMİZE EN İYİ ŞEKİLDE BAKALIM Nefes varlıkla yokluk arasında en önemli köprüdür. Onu fark etmek alanımızı sakinleştirir. Sakin ve geniş nefes tüm varlığımızı mutlu eder. Nefesini izlemek ve ruh durumunu olumluda tutmak, bilinçli yapabileceğiniz bir seçimdir. Karar 10-HATIRLADIĞIN HER AN NEFESİNİ İZLE, RUH HALİNİ OLUMLUDA TUT. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 15.11.2016
http://www.beyazyol.com/lists/on-karar/266
SOL DİZ VE AN
Geçen hafta sol dizimi incittim. Dikkatli davranayım derken, hafta başında aynı dizimi tekrar incittim, yani fiziksel olarak biraz sıkıntılı oldum. Sağolsunlar ailem işe bıraktı, aldı, işte de bir şekilde az hareketle idare ettim. Dün alacak kimse yoktu ve işten kendim çıkıp, biraz yürümem gerekti. Dikkatlice yürürken şunu fark ettim. Tüm iç algılarım dizimde olduğu gibi, dış algımda dizimdeydi. İç gözlerim ağrıma odaklıydı ve dış gözlerim sürekli dizime ve adımıma bakıyordu. Sonra şunu hissettim. Bu dizimi incitme olayım geçen haftanın ve birkaç gün öncenin olayıydı. Bedenim, zihnimin görmek istemediği bir şeyi göstermek istedi. Artık görmeliydim. Bu bir uyarıydı. Olanları birkaç gündür düşündüm, evet bırakamadıklarım vardı. O yüzden ileri adım atamıyordum belki. Bu fiziksele de yansıdı. Sonra şunu düşündüm; yürürken yere bakmam gerekmezdi, yani geçmişte olana. Olan zaten olmuştu, fiziksel olarak ve manen. Sonra yolda, karşımdaki ağaca baktım; ağaç yazın aldığı suyu bedeninde kullanmak üzere tutuyor olabilirdi. O suyu belki şiddetli bir yağmurla almıştı ama ha bire bedenindeki suya bakmıyordu. O yağmur suyu, onun gövdesinde duruyor ve ağacın bir parçası oluyordu ve ağaç suya sürekli düşünce vermese de, su, ağacın yapı taşlarından biri haline geliyordu. Aynı şekilde geçen haftalar içinde yediğim yemekleri bedenim ya yapı taşlarına çevirdi ya da attı. Yani bedenim dediğim şey, dünyanın malzemelerinden yapılıydı. Bedenim yediği yiyecekleri hala öyle bekletmiyordu, ya o ya bu yapıyordu. Zihnimin insani kısmı ise yaşanan olaylara bağlı bazı duygu ve hisler hissediyordu. Bunlara tecrübe deyip gerekli kısmını alıp, gerekmez kısmını atması uygun olan değil miydi? Kesinlikle bu uygun olanıydı. Yani yaşadığı duyguları ya deneyim hanesine alacak ya da hiç sistemine almayıp, o anda o günde bunu halletmesi uygun olacaktı. Böylece dün yaşanan, ağacın gövdesindeki, yazın çektiği su gibi, var ve yok olacaktı. Ya da bedendeki yiyecek gibi var ve yok olacaktı. Mide ve sindirim sistemi bir gıdayı alıp, sistemde halledemeyip bekletirse, gıda bedende toksik hal alıp, beden içinde çeşitli hastalıkların nedeni olur. Aynısı duygusal atıklar içinde geçerli. Bunları bekletmenin gereği yok yani, ya deneyim hanesine alın ya da hiç almayıp geçin. Zihnin sindirim kısmında bekletirsek, o duygular toksik hal alır. Bizim zihnimizi zehirler. O vakit yaşanan olayların duygusal yansıması neyse yapı taşınız haline getirin, konuyu uzatmayın. İşte bunu yapabildiğimiz vakit; Geçmişte takılmamız gerekmeyecek. Geçmiş, bedende yenen gıdanın yapı taşı haline gelmesi gibi, hem sistemimizde duruyor olacak, hem zihnimiz aktif olarak onu düşünmeyecek. Gelecek ise zaten yok. O vakit olan tek şey, yaşanılan, nefes alınan o an. O sonsuz an, TEK AN, tek var olan, içinde yaşanılan tek an. Netice zihnimde gevelediğim uzattığım bazı duygular, sol dizime yansıdı. Bedenime yansıdığı anda, artık görmemem mümkün değildi. Bu durumda şunu anladım; Neye kızdıysam, ne yaşadıysam o bitti, çoktan sindirilmiş olmalıydı. Bu, sindirme o konuyu yok saymak değildi. Ağacın gövdesindeki su gibiydi, yani beni BEN yaptı. Artık zihnimin gözlerinin sürekli o yaşadığıma bakması gerekmezdi. O anda bedenimin gözlerini de yerden kaldırdım, ayağıma bakması gerekmezdi. Dizimi biliyordum, bu durum şu anki gerçekliğimdi. Bu bilgiyle, sürekli ona bakmadan ilerleyebilirdim. Uygun olan buydu. Yani yaşa ve bilgini al, sindirimi bedensel ne zihinsel olarak uzatmadan yap..  Yazan: Aydek Sultan Özdemir 17.11. 2016
http://www.beyazyol.com/lists/sol-diz-ve-an/267
DÜNYA, DUALİTE GEZEGENİ
Bu dünyada hepimiz bir şeyler yaşıyoruz. Yaşananların bazısı bizi üzüyor bazısı neşelendiriyor. Netice sürekli kendimizce çabalıyoruz. Üzüldüğümüz konular hakkında günlerce bazen yıllarca kendimize gelemiyoruz. Sürekli mutsuzluk üretiyoruz. Oysa bir şeyi unutuyoruz. Biz dünya gezegeninde yaşıyoruz. Pek çok gezegen var ve bizimki DÜNYA gezegeni. Bu gezegenin özelliği DUALİTE yani ikilik. İkilik yani dualite ne demek; Bir şey olduğu anda ikili şekilde oluyor. Bizim algımız hangisine uygunsa olanın o yanını görüyoruz. Yani bu ne demek; Biri hiç yok yere bize küsüyor diyelim, görünen şekil bu. O anda bizim algımız genelde; Bunu hiç hak etmedim, bana haksızlık yapıldı vs şeklinde oluyor. Olan şeyi bu şekilde kötü olarak algılıyoruz. Oysa bu mümkün değil, olanın tek yönü bu, yani sıkıntı üzüntü, kötü durum. Birde olanın diğer yanı var. Mutlaka o sıkıntı duyduğumuz şeyin bizim için iyi olan bir yanı var. Beynimizin algısı sadece birini fark edebiliyor, oysa diğer yanı da var. Bir yaşanan olay olduğu anda, ikilik gezegeninde yaşadığımız için ve beyin algımız bunun tekini otamatik olarak algıladığı için birini fark ediyoruz. Genelde çoğu insanın algısı olumsuza daha meyilli olduğu için, kötü dediğimiz olay anında, ikilik gereği iyi olan yanı mutlaka olması gerektiği halde bunu göremiyoruz. Dediğim gibi oysa bu mümkün değil, kötü görünen olanın içinde mutlaka iyi vardır. Hani hep denir “hayrın içinde şer, şerrin içinde hayır vardır” İşte bu söz dualitenin özetidir ve günlük yaşamda hepimizin kötü dediğimiz olay anında hep kullandığımız bir sözdür “Vardır bir hayır” deriz. İçimiz yani hücrelerimiz bunu bilir. İyi ve kötü yan yana ve iç içedir. Birini görüyorsak diğeri mutlaka vardır, biz görememişizdir. Bu mutlak bilgidir çünkü gezegenimiz DÜNYA ve dünya DUALİTE gezegenidir. O zaman yılın son ayına yaklaştığımız bu günlerde, hepimize deneysel bir çalışma öneriyorum. Üzüldüğümüz canımızı sıkan her olayda, bizim bazen o anda göremediğimiz iyi yan ne olabilir. Bunu keşfetmeye çalışalım. Bunu fark edince ikinci yapacağımız şey, algımızı bu iyi olanda tutmak olacak. Ve zaman içinde her kötü görünenle aynı anda olan, iyi yanı görme konusunda becerimizi geliştireceğiz. Bu arada unutmayın; her yolak, yol kullandıkça güçlenir. Olan içindeki iyiyi görmek bir beceridir. Bunun için başlangıçta İRADE kullanımı gerekir. Yani hem olanın iyi yanını göreceğiz hem de algımızı burada tutacağız. Bu irade gerektirir. İrade kullanımı insan olmanın gücüdür ve bizi her konuda ataletten kurtarır. İrade ile sağlık düzeltilir, kilo verilir ve yine irade ile duygusal hasarlar onarılır, yeni hayatlar kurulur. Bu arada olan olaylarda alacağımız dersler ve bilgiler vardır. Her olay bize bir şey öğreten mesajdır. Vicdani yanımızı, masumiyetimizi, merhametimizi geliştirmemiz içindir. İşin bu yönünü atlamamakta yarar var. Bunları başka bir yazıda konuşalım. Evet yılın son ayına girmemize birkaç gün kala; Dualite bilgisini kendi hayrımıza kullanmayı öğrenelim. Şimdi tam zamanı, zaten şimdiden başka ne var.. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 28.11.2016
http://www.beyazyol.com/lists/dunya-dualite-gezegeni/268
KAOS-DÜZEN yani DUALİTE
Ülkemde ve dünyada sayısız kötü olayın yaşandığı dönemlerdeyiz. Tabi ki insanlığın var oluşundan beri pek çok kötü şey yaşanmıştır. Bu dönemde ise her şeyin dozu son derece artmış durumda. Yani görünen bu. Diğer yandan olan ise şu, son bir yıldır (tabi aslında son 20 yılı belirgin olmak üzere, doğduğumdan beri) bende dünya gibi sürekli değişiyorum. Kendimle bazen kavgalı bazen hoşnutum. Son 1 yıldır anladığım, hoşnut olduğum anlarımı artırmamın hem kendim, hem her şey için hayırlı olduğudur. Bu yüzden bazen düşsem de, üzülsem, ağlasam, kendimi kapatsam da tekrar toparlanmaya çalışıyorum. ‘Bunu herkes yapıyor ne var’ diyebilirsiniz. Doğru herkes yapıyor, bende eskidende yapıyordum. Şimdi hissettiğim fark şu, düştüğümün de kalkma çabamın da, kalktığımın da farkındayım. İrade kullandığım anların bilincindeyim. Ülkemde ve dünyada olduğu gibi, benim kişisel bedenim içinde de her gün bir sürü olay yaşanıyor. Biliyorum ki her gün yüzlerce hücrem hiç beklemedikleri anda ansızın ölüyor. Belki örneğin 120 gün yaşaması beklenen eritrositlerim (alyuvar) bedenimde 80. günde ölüyor, yani genç ölüm. Bir yandan da, yeni bebek hücrelerim doğuyor. Bedenimde bunlar her an yaşanıyor. Eskiye göre fark şu, bunları biliyorken şimdi anlıyorum. Düzen bu şekilde. KAOS ve DÜZEN dönemleri hem bedenlerde hem dünyada geçerli. Nedeni basit; DÜNYA dualite (ikilik) gezegeni. Yani bizim yaratılışımız her şeyi zıttıyla anlayabiliyor. Gece olmadan gündüzü, kadın olmadan erkeği, nefret olmadan sevgiyi anlayabilen çok az yaşayan insan var. Çoğumuz ikilikten bir şeyi anlayabiliyoruz. Durumumuz bu. Bedenimdeki hücrelerim öldüm diye isyan ediyor mu bilmiyorum. Hele bağırsak mukoza hücreleri, her gün yüzlercesi ölüyor ve yeniden oluşuyor. Onların isyanını ben duymuyorum. Tek anladığım genel beden içi sağlığım iyiyse, bütün olan Aydek’in daha iyi hissettiği. İşte aynen bunun gibi, hiçbir hücrenin feryadı sızlanışı bana ulaşmıyorsa (genel sağlıksızlık dışında, artık ipin ucu iyice kaçınca da zaten beden infilak ediyor) bizim kızgınlığımızın da, bütüne bir faydası olduğuna inanmıyorum. Bütün yani yaratıcı, sistemini, birbirini takip eden KAOS ve DÜZEN döngüleri şeklinde koymuş. Hem de her konuda bu böyle, dünyada yaşanan siyasi, toplumsal olaylar, evlilikler, ilişkiler, sevmeler, arkadaşlıklar, her şeyde bir düzgün giden ve bir de karışan dönemler var. Yaşam bu şekilde düzenlenmiş. Yani sonsuza kadar sorunsuz devam edecek bir şey yok. Ne dünyada barış, ne evlilik, ne sevgi. Haa tabi başka şeylerde var, bir konuda düzen bozulduğu zaman, onu farklı bir şekilde toparlamanın ilmi ve yolları. Bugün konumuz bu değil, bu konuda deneyimlerim artarsa konuşabilirim. Bugün için konum, KAOS-DÜZEN’in, İYİ-KÖTÜ gibi birbirini tamamlayan iki faktör olduğunu kabul etmemiz için. Yani dualite gereği, biri olduğu için diğeri var. Bu kaçınılmaz durum. Birde bunun süreleri koca dünya tarihinde anlayışımızdan ya da insanın ömründen uzun olabilir. Yani bazı insanın ömrü örneğin savaş, yani kaos dönemi içinde geçer, bazısının tüm ömrü dünyanın düzen dönemine denk düşer. Aynısı kendi kişisel yaşamlarımız içinde geçerlidir. Ve işte birde hepsinin ötesi var. Bunu içsel ve dışsal olarak anlayıp, yaratılıştan, dünyada var olmaktan (olduğumuz sürece) razı olmak, mutlu olmak. Varlık tarafındaysak bunun kıymetini, sevgisini yaşamak, değerini bilmek. Hiçbir şey için acelemiz yok. Dünyadayız ve buranın tadını çıkaralım, hem de “kaos-düzen” döngülerine rağmen. Birde kişisel olarak hissettiğim şu var (özellikle bu haftanın başından beri) dünyada muhteşem bir şeyler oluyor. Çünkü sanki bu bendede oluyor. Her olana rağmen bir huzur, bir keyif, gözlerimi sevgiyle dolduran hoşnutluk hali. Yani enerji işlerinden dışsal olarak anlamam belki, yinede içim biliyor, bir şeyler farklılaşıyor. Bir ılıklık, bir hafiflik, bir razılık.. Böyle işte.. İyi olun, iyi kalın.. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 1.12.2016
http://www.beyazyol.com/lists/kaos-duzen-yani-dualite/269
BEDEN SOL YAN SORUNLARI
Son bir aydır bedenin sol yanıyla ilgili problem yaşayanların ne kadar çok olduğunun farkındayım. Sol omuz kol diz eklemlerinde düşme incinme sonrası sorunlar. Bir de sol veya sağ gözle ilgili problemler sık bu dönemde. O zaman gelelim sol yanımınızın beden okumasına; Bedenimizin sol tarafı Çin tıbbında kendimizi temsil eder. Sol yan aynı zamanda YİN (dişil) özelliklerimizi içerir. Aynı zamanda sol yan geçmişi temsil eder. Kadın veya erkek bedeninde olmanın ötesinde anne-baba enerjisiyle bize gelen dışsal cinsiyetimizden farklı olarak herkesin hem dişi hem eril beden kısım ve organları vardır. Bu konuya girmeyeceğim çünkü beyazyol’ un ilk yazılarında bu konuda çok bilgi bulabilirsiniz. Soldaki her sorun bizimle ve o güne kadar yaşadıklarımızla ilgilidir. Tabi ki sorunun yerine göre ve kişiye göre konuların detayı değişse de, beden okuyucu için konunun özü aynıdır. Konu kendimizle ve o güne kadar yaşadıklarımızla ilgilidir. Sol omuz bölgesi geçmişle ilgili konularda, yaşanılanlarda hala kendimize kızgın olduğumuzu anımsatır bize. Yaptıklarımızı yanlış bulmuşuzdur ve kendimize kırgınızdır. Bu kırgınlık sessizce ve derindir. Sol diz ise bize hala geçmişte yaşanılanları kendimize bağ gördüğümüzü, ilerlememizi geçmiş düşüncelerin engellediğini düşündüğümüzü gösterir. Gözler zaten malum görmek, dış yaşanılanları değerlendirmektir. Sol yan eklem sorunları geçmişle kendimizle ilgili konularda zorlandığımızı gösterirken, sol gözdede sorunumuz varsa (iltihap, ağrı vs) geçmişi yanlış gördüğümüz bize hatırlatılıyor olabilir ya da sağ göz gelecekle ilgili kaygı korkular taşıyor olabileceğimizi gösterir. Bu arada şunu da söyleyeyim, sol yanında sorun olanlar hassas ve kırılgan, çabuk incinen insanlardır. Sorunun ne olduğunu bilseler de söylemezler, azıcık ketumluk vardır yani. Tüm bunlardan sonra bugüne gelelim. Tabi önce bu rahatsızlıklarınıza tıbben yapmanız gerekenleri yaptığınızı kabul ediyorum. Çünkü hep dediğim gibi, bir sorun bedene yansımışsa onun ilk tedavi yeri tıbbidir. Sonrasında söyleyeceklerim şöyle; Ne yaşandıysa yaşandı hepsi geçti. Bazı şeyleri biz eksik veya hatalı yaptık, bazı konulardada diğerleri yanlış yaptı diye düşündük. Yani mutlaka konular farklı olsa da herkes bazı sorunlar yaşadı. Hepimizin bazı eksiklikleri var. Ya da bazı fazlalıklarımız var. Bunlar çok doğaldır. Hayatın işleyişi bu şekildedir. Bunu sorun etmeyin, herkes kendince yapabileceğini yaptı. Her güzel şeyde sizin olamaz ya, arada paylaşmak iyidir. Neticede oldu bitti ve işin özünde hiçbir yaşanılan yanlış eksik değildi, büyük planda mutlaka bir gereği vardı. Kimse kimseye yanlış falan yapmadı. Bizler bilincimizin aklımızın yettiği kadarını yaptık ve onlarda aynı. Biz insanlara verilen en büyük hediye HAYAT, bunun kıymetini bilelim, tekrarı yok. Yaşadıklarımızdan sadece güzel olanlar bizden ruhumuza armağan olan. Yaratılışa en büyük hediyemiz mutlu anlarımız. O vakit ne yaşandıysa yaşandı, mutlaka kendinizce bir değerlendirme yapmışsınızdır ve artık bırakın. Herkes kendince yaşadıklarının bilgisini eksik veya tam olduğu kadar almıştır. O zaman geçmişle uğraşmayalım artık o bitti ve gelecek henüz gelmedi. Tek gerçeğimiz bugün bu an, buna odaklanalım. Ne kadar yapabiliyorsak o kadar burada olalım, iradeyle her zihnin kaçışını toparlayarak. Kendimizi sevelim hem çok sevelim, biz olmasak dünya bizim için yoktur hatırlayalım. Bizi severek yaratanı mutlu yaşayarak sevindirelim. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 10.12.2016
http://www.beyazyol.com/lists/beden-sol-yan-sorunlari/270
YAŞ DÖNÜMLERİ İLE İLGİLİ ÖNERİLER
Biz insanlar hayatı zorlaştırma ustasıyız. Bugün, yılbaşı öncesi belli yaş dönemleri arasında hayata bakış açımızın nasıl olması gerektiğini gösteren kısa pratik önerilerim olacak. Maksat hayata bakışımız kolaylaşsın. Hayatın ilk 30 yılında, nasıl bir hayatınız olmasını istediğinizi iyice düşünün. Neler yapmaktan hoşlanıyorsunuz ya da nelerden hoşlanmıyorsunuz, ne tür insanlardan hoşlanıyorsunuz ya da hoşlanmıyorsunuz? Bunlara bir bakın. Bunu hiç acele etmeden yapın, zaten sonrası buradan yol alacaktır. Birde ilk çocukluk yıllarında nelerden mutlu olurdunuz? Size nasıl davranılsın istiyorsunuz? Bunları her insan bilir aslında ama zamanla unutur. Siz fark edin ve hep hatırlayın. Çünkü inanın keyif aldığınız mutlu olduğunuz şekilde yaşamadığınız zaman hayatınız ciddi sıkıntılı olabiliyor. O yüzden bu dönemi iyi değerlendirin yorumlayın, kendinizi kasmadan keyif aldığınız halleri bilin. 30-50 yaşlar arası yıllar insanın en mücadeleli yılları. Buradaki mücadele hayatın oturtulması için yaptığımız seçimleri iyice anlama öğrenme bilme yerleştirme için yapılır. İlk olgunlaşma denemelerinin yılları. Herkes kendince ne yapabilmiş veya yapamamış olsa da tebrikler herkese, iyi mücadeleydi. Herkes hayatta her şeyi iyi yapamaz. Her şeyi yapmamız olmazdı zaten, iyi şeylerin bazılarını da diğerlerine bıraktığımız iyi oldu. Yani bazılarının ilişkileri iyi gider iyi bir ailesi olur, bazısının işi iyidir, bazısının kendi iyidir, bazısı yaşadıklarının yorumlarını iyi yapar vs. Burada dikkat etmemiz ve fark etmeniz gereken tek şey mutlaka iyi şeylerimiz olduğudur. Bazıları bu dönemde bunu yapmaz ve kasar üzer kendini. Burada iyi yönlerinizi fark edin, hayata ve dünyaya kattığınız güzel şeyleri gerekirse odaklanarak bulun. Yani mutlaka vardır iş ki onu veya onları fark edin. Bu dönemin değerlendirmesi gerçekten önemlidir. İyi bir değerlendirme ilerisi yıllar için anlamlıdır. Nelerimizi eksik hissettik, illa bunun olması gerekir miydi? Gerekir diyorsanız bu konuda neler yapabilirsiniz? Bunları bulmaya usuletle ve sükunetle gayret edin. Kendinizi yargılamayın kötülemeyin, bunun bir faydası olmaz. Amacımız sadece neleri düzeltebiliriz ve bunu nasıl yaparız üzerinde yoğunlaşmak olsun. 50-70 yaşlar tecrübelerin olgunlaştığı dönemlerin başıdır. Güzel yılların en güzelidir, insanın henüz gerçekten genç olduğu yaşlardır. Tuhaf olan henüz genç olunduğu halde çoğu kişinin kendini yaşlandı sandığı zamanlardır. Bu yıllarda artık şunu anlamış olmanız gerekir; Hayat sadece keyif aldığımız ve mutlu olduğumuz anlar kadardır. Artık kendinizi tanıyıp, bu iyiliği sağlayan şeyleri bilip, bunlarda olmanın kolaylığını keşfettiğiniz zamanlardır. Keyfin bol olabileceği dönemler yani, kıymetini bilin. 70-90 yıllar arası kendinizin en derin özelliklerini keşfettiğiniz yıllar, sadece saygılar sunuyorum çünkü benim diyebileceklerimi siz mutlaka keşfetmişsinizdir. 90-100 o ne güzel gülüş, haklısınız gençliğin sonu ve olgunluğun başı yılları artık. Eminim gülüşünüz biriken olgunluğadır, saygılar sunuyorum. Başka bir şey demem uygun olmaz sanırım. En azından uluorta yerde bir şey demem uygun olmaz. 100-500 ve ötesi saygılar sevgiler, önünüzde saygıyla eğiliyorum, ne denebilir büyüksünüz ulusunuz. Aslında çok doğal olması gerekirken dünyanın bu koşullarından dolayı çoğumuza zor gibi görünen bu yıllara gelmenin sırlarını rica etsem bize de söyleyebilir misiniz? Herkes adına çok rica ediyorum, sizden öğrendiklerimle artık gerçek “Bilgelik kitabını” yazmaya başlayacağım. Söz sizin adınızı ve resminizi de isterseniz paylaşacağım. Keyifli güzel ömür diliyorum. İnsan olabilen herkese sevgiler saygılar. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 16.12.2016
http://www.beyazyol.com/lists/yas-donumleri-ile-ilgili-oneriler/271
2016 ve MUCİZELER
2016’nın bitmesine sayılı günler kala yılla ilgili benim söyleyeceğim, mucizelerle dolu kendi adıma unutulmaz bir yıl olduğudur. 2016 sana çok teşekkür ederim. Yıl içinde her anda hem ülkemizde hem dünyada insanlık adına çok acı şeyler yaşandı ve hala yaşanıyor. Bunun farkındayım. Ama şunun da bilincindeyim kaosun amacı bir şeylere tekrar düzen getirmektir ve onun getirdiği güzellikleri görmek meziyettir. Hazır olmak, o karmaşanın içindeki güzelliği görebilmek, yıkıldım bittim öldüm derken tekrar dirilmek ve her olana rağmen yaşamın mucizelerini görmek. Bir insan önce kendi mutlu olmalı. Bu sanıldığı gibi bencillik değildir. Kendi mutlu olmayan, kendine hayrı olmayan, dünyanın mutluluğuna nasıl katkı sağlar ki? Mucizeler her an ve her yerde iş onu görebilmekte. Mucize, imkansız olan demek değildir. Mucize her an içinde olan ve görülmeyi bekleyendir. Yani beceri onun her an olduğuna inanmak ve görmek. Mucize her şeyin sütliman sessiz huzurlu olması değildir. O bazen müthiş bir kargaşanın ortasında duran bir noktadır. Rüzgarlı bir fırtınanın tam ortasındaki sakinliktir. Mucizeler hazır olanlara gelirmiş. Yani zihinlerimiz hazır mı? Hayatta mucize dediğimiz nedir? Ne olunca mucizedir? Büyük bir ev mi, yat mı kat mı para mı eş mi? Nedir sizin için mucize? Mucizenin gerçekleştiği anda derin bir tatmin hissi vardır. Mucize ev yat kat eş değildir. O dünyanın ikili yapısı içinde (dualite, iyilik ve kötülük) güzelliği görmektir. Yaratılanın ve olanın güzelliğine hayran olmaktır. Mucize aşkı sevgiyi hissetmektir. Mucize güzel şeyler yaratmaktır, çalışmaktır yaratıcılıktır. Her yaptığını sevgiyle yapmaktır. İnsanı en derinde mutlu eden, o severse severim, verdiği kadar veririm, yaptığı kadar yaparım değildir. Mucizenin içindeysen, beklediğin için değil sende olduğu için yaparsın. Mesela sevebildiğini anladığın için seversin, o da sevsin diye değil. Mesela yazabildiğin için mutlu olursun, herkes yazdığını beğendiği için değil. Yemeği yaparken mutlu olursun, herkes beğensin diye değil. Tabi ki dünya yaşamı içinde yapılan şeylerin görülüp değer görmesi hepimizi mutlu eder. “Marifet iltifata tabidir” denir ya, siz sevin o da severse ne mutlu, siz sağlığınıza iyi bakın, bedeninizde buna cevap verirse ne mutlu. Siz yemeğinizi yapın, yiyen teşekkür ederse ne mutlu. Siz yazın çizin, beğenen olursa ne mutlu. Ama şunu hiç unutmayın, önce siz yaptığınızdan hoşnut olun. Hani Nesimi’ye sormuşlar, yarin ile hoş musun? Oda demiş ki “Hoş olayım olmayayım o yar benim kime ne?” İşte o yapılan her işinizde ince ince yayılan haz keyif mutluluk, dünyanın ve bizim kaderimizin güzelleşmesi için gereken şey. Siz yaptığınızdan hoşnut musunuz vicdanınız hoşnut mu elinizden geleni yaptınız mı? O vakit kime ne? Mucize kargaşanın içinde bu durumun sizin için iyiliğini görmektir. Mucize dünyanın kargaşası içinde bu durumun dünya için iyiliğini görebilmektir. Yani yapman gerekeni her günde yapmak, çok abartılı anlamlar içinde olmamak, yaptığını kalbinin sevgisi ile yapmak. Başkalarının sözüyle beğeni veya yerişiyle değil kalp ve akılla yapmak, vicdanı duyarak yapmak. Bazen yapmamız gereken sadece ayağa kalkmaktır, bazen sadece elimize bir örgü alabilmektir. Kalkamayan biri için kalkmak mucizedir, eli tutmayana örgü örmek mucizedir. Yani abartmak değil, yaratılan halimizin o andaki en iyisini yapmak. Her zaman küçük noktalar bir araya gelir büyük bir resim oluşturur. Küçük güzellikler birikir dünyanın mucizesi olur. Güzel bir hayat nasıl olur düşünün, önce onu hayal edin, sonra her gün irade ile adımınızı atın. Kalbinizin ve zihninizin kirletilmesine izin vermeyin. Bu devirde bunu sağlamak gerçekten irade gösterebilmeyi gerektirir. Öyleyse irademizi kullanalım. İrade göstermek bize verilen tanrısal bir özelliktir. Onun verdiğini kullanalım, daha iyi olalım. Biz olmayınca ne düzeltmeye çalışacağımız bir dünya var ne de düzelteceğimiz insanlar var unutmayalım. Var olduğumuz için bizim için dünya var. Biz yoksak dünya bizim için yok. Bu arada bu yılın bana verdiği pek çok şey içinde o iki mucizeye şükür doluyum. İşin komiği insan mucizeyi her zaman yaşarken fark edemiyor sonra anlıyor. Olsun nerede anlarsanız orada olur. Yine iki şükür dolu olduğum mucizede kişisel kaosumun ortasından çıktı. Yani kargaşanın tam içinde huzur dolu bir alan var. Size sizi göstermek için yaratılışın size özel hazırladığı bir şey var. Eksiğinizi tamamlayacak olan, sizdeki yaratılıştan getirdiğiniz güzellikleri çıkarmanızı isteyen bir şey. Dünyanın ikilik yasası gereği insanoğlu zorluktan geçmeden, kendindeki kolaylık ve güzelliği göremeyebiliyor. Netice hangi zorluktan geçerseniz geçin, para sağlık sevgisizlik nankörlük vs vs. Tüm bunlar ve bunlara aracılık edenler, sadece yaratılışın sizi daha iyi hale getirebilmesi için var. Mucizeleri görmeye ve hayatımıza dahil etmeye izin verelim
http://www.beyazyol.com/lists/2016-ve-mucizeler/272
DEĞİŞİM
Hayatın içinde her şey sürekli değişir. Değişmeyen bir şey yoktur ama biz bazen bunu geç fark ederiz. Her günümüz aynı gibi sanırız. Oysa her şey kendine göre sürekli değişir. Biz eğer bilinçli varlıklarsak, bu değişimleri hissederiz. İrade denilen tanrısal bir özelliğimiz olduğu için eğer istersek kendimizle ilgili değişimlere dahil olabiliriz. Yani biz istesek de istemesek de değişim olacaktır. Bu durumda buna aktif olarak dahil olmak akıllıca olacaktır. Yani şöyle; Biz kendimizde nasıl bir değişim istiyoruz? Çok mu hareketsiz ve atalet içindesiniz? O zaman iradeyi burada koyun. Daha çok hareket edin, zorlansanız da istediğinizi yapın. Çok mu kilolusunuz? İradenizi burada gösterin. Diğer ucu denemeyi seçin. Daha az yemeyi seçin. Çok mu sağlıksızsınız? Düşünün o zaman iradenizi buraya koyun. Nasıl daha sağlıklı olursunuz? Neleri değiştirseniz olabilir? İyice düşünün ve buradan devam edin. Çok mu yalnızsınız, sevilmiyor musunuz? Daha çok insanların içinde olun, iradenizi buraya koyun. Önce kendinizi siz sevmeye irade gösterin. İrade göstermek insanın sahip olduğu en kıymetli tanrısal özelliklerden biridir. İrade göstermenin başlangıcında zorlanırsınız. Sürekli kendinizi denetlemeniz gerekir. Diğer uç, yani alıştığınız davranışlarınız sürekli sizi tekrar çekmek ister. İrade bu çekilmeye karşı direnç göstermektir. Her değişiklik başta biraz çaba ister. Bu sabrı ve gayreti gösterirseniz zaman içinde kendiliğinden olmaya başlar. Hani arabayı sürmeyi öğrenmek gibi, önce bilinçli irade çaba ve sonra doğal akış gibidir. Değişim hayatın tek gerçeğidir. Değişim kötü olmak zorunda değildir. Değişim iyidir, bizi yeniler. Biz görmesek de tüm bedenimiz sürekli yenilenir değişir, bu hayatın gerçeğidir. Biz bu değişime bilinçli katılabiliriz. Başlangıçta deneyin çaba gösterin. Olmadı gibi görünürken tekrar deneyin, az olmuşken azı çoğaltın, siz istediğiniz şekilde değişin. Yapabildiğiniz kadarının kıymetini bilin. Kendiniz için güzel değişimlere yer açın, sürekli ve sürekli değişmeye açık olun. Şunu hep hatırlayın insan sadece kendi istediği zaman bir şeyler yapabilir. O zaman değiştirmek istediklerinizi isteyin. Deneyin hep deneyin, siz yapmazsanız nasıl olacak? Öyleyse siz yapın. Yazan: Aydek Sultan Özdemir 28.12.2016
http://www.beyazyol.com/lists/degisim/273